Ara sıra çocuk kitabı okumak iyi hissettiriyor. Bunun bu yıl içinde iyi bir çocuk öyküsü yazmalıyım hedefimle uzaktan yakından alakası yok tabi. 2023 yılının ilk kitabını okul kütüphanemizden seçmek istedim ve raflarda ilk gözüme çarpan Alman yazar Andreas Steinhöfel’in Tudem Yayınlarından çıkan Çat Kapı kitabı oldu. Kitabın çevirisi Ziba Akkerman tarafından yapılmış ve editörü ise Tuğçe Akyüz.
Kitabın konusu
Kitap, içine kapanık ve birbirine bağlı görünen Kayın Sokağına dört çocuklu bir kadının taşınması ile başlıyor. Mahalleye yeni taşınan Bayan Schröder ve birbirinden ilginç çocukları, sokağın sakinleri tarafından dışlanmakla kalmayıp çeşitli sıkıntılara da maruz bırakılıyorlar. Onların bu durumuna başkaldıran tek kişi ise Schröder ailesinin komşularının oğlu Paul. Paul hem bu yeni aile ile arkadaşlık kurmak hem de onları diğer insanlara karşı korumak için elinden gelen gayreti gösteriyor.
Kitap hakkında
Kitabı hızla ve keyifle okudum. Oldukça ilginç ve akıcı ilerliyor olsa da sanki dahası varmış da erken final yapmak zorunda kalmış gibi hissettiriyor. İçerik bakımından da öğrencilerime okumalarını tavsiye edebileceğim nitelikte bir kitap.
Bir çocuk hatta gençlik romanı olduğu için kapak görselinde tüm kahramanlarımızın çizimleri mevcut. Büyük bir okuyucu olarak hayal gücümü sınırlandırmaması adına kapağa bakmadan okudum kitabı. Okuma sonrası fotoğrafını çektiğimde detaylıca fark ettim karakterleri. Çocuk kitaplarında belki ama ortaokul düzeyi romanlarda hayal gücünü sınırlayan ana karakter çizimleri kapakta yer almamalı diye düşünüyorum.
Gereksiz detaylar
1992 yılında yayınlanan kitabın Türkçe baskısındaki adı Çat Kapı iken orijinal adı Paul vier und die Schöders imiş. Açıkçası Çat Kapı kitap için harika bir isim tercihi olmuş. Tudem Yayınlarında yazarın diğer kitaplarını da buabilirsiniz.
Büyük umutlarla gittiğim bir filmden ilk defa umduğundan daha fazlasıyla çıkıyorum. Her anını ya heyecan ya da hayranlıkla izledim Avatar: Suyun Yolu filminin. Heyecanımın en büyük şahidi bu güzel anı birlikte yaşadığım üç harika öğrencimdi. O güzel öğrencilerime bir ödül olarak gittiğimiz sinema ve ardından yediğimiz yemek sanki onlara değil de bana bir ödül gibi oldu. Hem film hem de akşam öğrencilerimle güzelleşti.
Avatar: Suyun Yolu filmi yorumum
Filmin süresini gördüğümde bu kadar uzun zamana neler sığdırabildiklerini çok merak ediyordum. Dakikalarca Pandora’ya şahit olmak ve onu yaşamak benim için harikaydı. Film sadece bir olayı, aksiyonu aktarıp geçmek yerine, sunduğu evreni her zerresine kadar yaşamamı, hissetmemi sağladı. Gökyüzünde bir uçan da bendim sanki.. sanki suyun altında hayallerimin ötesindeki canlılarla yüzen, konuşan bendim. Filmin en azından bir yarım saat daha uzun olmasını isterdim.
Filmde en üzüldüğüm nokta küçük ve kirli bir perdede izlemiş olmamızdı. Önümüzdeki günlerde daha büyük ve kaliteli bir salonda yeniden izleyeceğim 🙂 Ve eminim ki yine pişman olamayacak hatta daha yeni, nice ayrıntılar keşfedeceğim.
Vlog kanalımın yeni videosu
Film gününe dair kısa hatıralar barındıran yeni bir video günlük hazırladım. Evimizin penceresindeki güvercinler ve bir öğrencimin köyünden manzaralar da eşlik etti kısa videoya. Hatta sonlarda sevgili eşim de misafir oldu 🙂 Önümüzdeki günlerde eşimin çektiği videolardan da birkaç vlog hazırlayacağım. Size şimdiden keyifli bir seyir dilerim.
Yıl 2023 oldu, günler öncesindendi bu hatıra. Yeni yıla ve olan bitene dair konuşacak çok şey var ama blog yazmak için gerekli zamanı ayıramaz oldum. En azından paylaştığım her videonun öyküsünü anlattığım bir yazı yazmaya karar verdim ve ilk olarak da yılın en güzel anlarından birisini anlatmak istiyorum:
Memleketime, ailemin yanına en son Temmuz 2021’deki büyük yangın sürecinde gidebilmiştim. Yangından bir gün önce adım attığım evdeki birkaç tatlı tebessümün ardından gökyüzümüz kızıla boyanmış ve kalan günlerimi gönüllü yangın faaliyetlerinde geçirmiştim. Yangın bitti, tatil bitti ve ailemden ayrıldım. Onlarla çok vakit geçiremeden ve pek hasret gideremeden.. Rize’ye döndüğüm günden beri ise hastalıklar peşimi bırakmadı ve yolculuk imkansız hale geldi. Bel fıtığı da başlayınca iyice eve hatta uzun günler yatağa bağlı kaldım. Kötü günleri yad etmek istemem ama işte o yangından beri ilk kez annem ve babam çıkıp geldiler küçük erkek kardeşimle. Küçük dediğime bakmayın, oldu yirmi yaşında: Büyüğüne göre küçük. Yakında tercüme ve tashihini yaptığı nice kitaplar çıkacak ve ben de gururla paylaşacağım sizlerle. (Umarım ailenin geri kalan iki güzel kızı ve doktor beyi ile de yakın zamanda bir araya gelip hasret gidermek nasip olur.)
Anne babamı bambaşka bir memlekette, kendi evimde görmek farklı, garip bir duyguydu. İşim ve üçüncü gün başlayan ateşli hastalık nedeniyle çok vakit geçiremesem de aynı evde olduğumuzu bilmek bile bana iyi hissettirdi. Bu arada onlar Manavgat ben ise Rize’de yaşıyorum: Mesafe hatırı sayılır ölçüde.
Normal zamanlarda alışkanlık haline getirmeye çalıştığım video günlük kayıtlarımı nedense onlarlayken alamadım. Konuşacak çok şeyimiz mi vardı ya da aklımın ucundan bile mi geçmedi, hatırlamıyorum. Sadece birkaç dakikalığına aldığımız bir kayıtta babamın bana bakışlarını fark ettiğimde dünyalar benim oldu. Öylesine güzel ve samimi bir bakıştı ki.. Az sonra paylaşacağım videonun sonlarında yer alıyor bu anlar: Youtube kanalımın en kıymetli videosu oldu benim için.
Bu arada kanalıma abone misin?
Videonun girişinde kayınvalidem ve kayınbabamın hayalleri olan ve birkaç yıldır uğraş verdikleri evleri var. Bugünlerde içine yerleşmek de nasip oldu fakat çektikleri ve maruz bırakıldıkları sıkıntıların haddi hesabı yok. Umarım o evde yaşanacak güzel günler bunca sıkıntı ve kederi unutturur.
Çocuklarım var sonra videon ilerleyen kısımlarında. Ders kazanımını desteklemek amacıyla cami ziyaretine gittik ve hepsi video çekmemi istese de onlara camiyi ve detaylarını anlatmaktan fırsat bulamadım videoya. Onların kırılmaması adına ve onlar için de geleceğe kısa da olsa bir anı olması için paylaştım tebessümlerini. Umarım hayat boyu tebessümleri eksik olmaz.
Gayesiz bir yazıya başlamanın rahatlığını arıyorum. Son zamanlarda attığım her adımın bir amacı var sanki.
Yazıya başlamaya an kala kafam tertemizken daha yazdığım ilk kelime ile yapmam gereken başka bir iş zihnimi meşgul etmeye başladı. Kafamı meşgul etmeye devam ediyor ve bırakmıyor. Oturduğum bankın yaşam iddiasının neticesi yapışkan sıvı…
Kaval dersi aldım. Altı yıl önceydi en son elime alışım. Çilek hastası benzeri bir hale bürünmüştü kavalımın derisi. Temizledikten sonra hızla alıştık birbirimize. Henüz ikinci derse gidemedik lakin ilk ders bile unuttuklarımı hatırlamama yetti. Feyyaz öğretmenim harika bir insan. Onunla bir öğretmenler günü programı provasında tanış olduk.
Okul müdür yardımcılığı vekaleti görevimi layıkıyla yapmaya çabalıyorum. Kafamda çok fazla iş var ve eksik kalmaktan korkuyorum. İdare işlerini aksatmak bir yanda, öğrencilerim için derslerde faydalı olabilmek bir yanda, sosyal etkinlikler ayarlayabilmek ise bambaşka bir yanda..
Serazat Edebiyat Dergimizin üçüncü sayısı gecikmeli olsa da hazırlandı. Harika bir ekibe sahibiz fakat gecikmeler illa ki oluyor, hayatın bir parçası. Kapağıyla, içeriğiyle dolu dolu, ayırdığınız zamana değecek bir dergi oldu. Bu sayıdaki öyküm ise benim için çok özel. Sayı çıktıktan sonra paylaşacağım blogdan da lakin dergiden okumanız daha güzel olacaktır. Kapakta da yine öyküye dair ufak bir iz bıraktık.
Yazmak şifa! Ve Sezer abi ile oynanası PUBG Mobile de ayrı bir şifa ama hasret kaldığım bu şey konumuzla pek ilgili değil.
Elime telefonu alıp bir fotoğraf arıyorum yazı için, şuan.. yaz bitmeden önceki son deniz ziyaretimden kalma bir kum fotoğrafı. Sabah erken saatlerde orada olduğum için silinmemiş, sahilin asıl sahiplerinin ayak izleri.
Sevgili kardeşim Abdurrahman’ın uzun süredir aktif olarak kullandığı, hem kendini hem de insanları eğlendirdiği bir instagram hesabı var: Dr.Vaynci. Son haftalarda bu hesabın hikaye paylaşımlarına el attım ve kendimden bir şeyler paylaşmaya başladım. Geçtiğimiz gün ise takipçilerle beraber bir blog yazısı oluşturmak istedik. Hikayede aşağıda da izleyebileceğiniz harika Karadeniz manzarasını paylaştım ve takipçilerimizden neler hissettirdiğine dair mesajlar göndermelerini rica ettim. Onlar da sonunda oluşacak bu yazının bilgisi ile hislerini paylaştılar. Hepsini yayınlayamadım ama ortaya harika bir yazı çıktı. Katılana, okuyana kucak dolusu teşekkürle…
Soğuk sonbaharda dünyada bir ben kalmışımda tam burada dizlerimin bağı çözülmüş gibi. @gülcihanceylann
İçimde dinmek bilmeyen bir telaş soluksuz bir çığlık ve bilinmeyen bir öfke beliriyor. Bu kadar…
@derya_farukklc
Umut sızıntıları var. Evet, sızıntı; ne büsbütün umut dolu ne de büsbütün karamsar. Bulutlar sanki sakinlik gibi, ferahlık gibi. Ama çok derinde değil, hemen altında hüznün ıslaklığı var. Hüznün yürekte dalgalar olarak tezahür edişi ve bu dalgaların kayalarla çarpışması, en naif duyguların öfkelerle çarpışması gibi. Duygusal bir karmaşayı hissettiriyor anlayacağınız. Ve mutlak sonuç, sebebi bilinmeyen o gözyaşları. Belki bu da yağmurun gelişi. @busesahann
Sevdiğin insana sarıldığında kendini hiç olmadığın kadar huzurlu hissedersin ya bu da öyle bir huzur veriyor insana.
@wonderful’m
Aslında içimde derin ve sert dalgalar var ve onlar beni sakinleştirebilecek güçteler. Ama sinirli ve gergin olduğumda onların kayalara çarpma sesi kulaklarımda çınlarken sakinleşmek istediğimde dingin sakin dalgalara dönüşüyorlar. Nerde nasıl olmak istediğim beynimde bitiyor.@mine.tirpan
Yer ve göğün birbirine ne kadar çok benzer ama bi’ o kadar da birbirinden farklı olması..
@esranursizer
Mektup yazmalı insan, ne dediğini bilmeli ve ne söylediğini düşünmeli. Birden bire ağızdan kaçan kelimeleri geri çeviremeyiz çünkü. Düşlenmeli insan, ölçmeli verdiği değeri çünkü dünya kalbi kırılmayan ve kötüleşmeyen insanlarla güzel. @aytkn_mne
Kalbimin kanatlanıp buharlaştığını hissettiriyor. Sanki minicik bir kuşum, özgürüm, kanatlarımı çırptıkça yaşıyorum.
@fatmanurr._x
İçimde bastırılmış öfkem, dile getiremediklerim ve haksızlıkların içinde boğulup nefes alamazken bana gözyaşı bıraktığı bir anda haykıracak ve kendimi dinleyecek bir yer gibi. @begonvill_1903
Bitecek tüm su an var olan sıkıntılar. Zaman, zaman gerek biraz.
@ceylan.aktas
Gece yarısını geçeli hayli zaman olmuştu. Nefes alamıyordum, duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Baktım olacak gibi değil, attım kendimi dışarıya.. Amaçsızca sokaklarda yürürken kendimi deniz kıyısında buldum. Az ileride bir bank dikkatimi çekti. Kumların içinde, yapayalnız.. Sanki benim için yapılmış da bunca zamandır beni bekliyormuş gibiydi. Gittim yanına, oturdum. Attım elimi omzuna, eski bir dostmuş gibi. Kapattım gözlerimi, denizi dinledim. Dalgaların müziğinin vermiş olduğu sarhoşlukta yitirdim kendimi.. Orada ne kadar kaldım hatırlamıyorum. Huzur doluydu. Bir sıra yağmur yağmış, hatırlamıyorum. Gün doğumunda eve girerken anladım sırılsıklam olduğumu.. @erturkbarisr
Bana her şeyi içine alan içinde bir çok bilinmeyeni taşıyan fakat dışına sakinliği yansıtan insani hatırlatıyor.
Uykudan garip bir ağırlıkla uyandım. Ağrı desem ağrı değil, sancı desem sancı değil. Bacaklarımı, kolumu ya da kafamı kıpırdattıkça ağrı sağlanıyor. Yan yatakta yine bel fıtığından acılı haykırışlar atan adamın hali nedeniyle kendi halime üzülemiyor ya da ağrılarımın onunki kadar olmadığına dua ediyorum. Rabbim ona da şifa versin.
Sevgili karım Melek de yanı başımda. Uyku tutmuyor onu da pek. Sabah olmalı ve bir ağrı kesici bağlanmalı bana. Bu halde nasıl taburcu olacağım, bilemiyorum. Dün akşam ameliyat sonrası ilk ayağa kalktığımda henüz beşince adımcıkta kan ter içinde kaldım. Başım döndü ve tansiyonum düştü. Birkaç saat sonraki deneme başarılı geçse de üçüncüde yine fenalaştım. Bu sabah taburcu edilmeyişim; ağrılarım normalmiş (Nasıl?!).
Dua ediyorum ve güzel insanlardan, akrabalarım ve öğrencilerimden dualar, hoş dilekler topluyorum. Umarım uyuyup uyandığımda daha iyi hissediyor olurum ve bu ağrılar biraz dinmiş olur.
Sabah saat 8.00 suları
Kahvaltımı yapacak kadar bile oturamadım. Başım dönmeye başladı, midem bulandı hemen. Yük yine hanıma kaldı. Yedirdi içirdi, sağ olsun. Umduğum gibi olmadı ve hâlâ ağrılar devam ediyor. Normal sanırım bu durum. Normal olmalı. Normaldir inşallah ve tez zamanda ağrılar diner.
İlla olumsuz konuşmayayım: Mesela her sabah bacak ağrısı ve topukta yanma ile uyandırdım aylardır ve bu sabah o ağrı gitmiş. Bu iyiye işaret. Ameliyatın güzel geçtiğinin göstergesi sanırım. Biraz daha zaman geçse daha fazla olumlu cümleler kurabileceğime inanıyorum.
Günümüz
Aradan üç hafta geçti ve bu yazıya bir cümle dahi ekleyemedim. Çok garip bir süreçti benim için. Bu sürece dair iki video hazırladım. O videoları hazırlamam ise sadece video günlük yarış hırsının son kırıntıları idi. Sırasıyla bu iki video, yazıya dökemediklerime tercüman olacaktır.
*Bu öykü Edebiyat Ortamı Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2022 tarihli 87. sayısında yayımlanmıştır.
Yaz kahvaltısı sofrasından kalkan beş yaşındaki bir çocuktan beklenen heyecanla kalkıp dışarı fırlamalıydı. Merdivenin korkuluğundan kayarak, hayır uçarak, inmeliydi aşağıya. Toza toprağa bulanmalıydı arkadaşlarıyla oynarken ve anasından yiyeceği zılgıtın ve büyük ihtimal köteğin endişesini ancak akşam ezanı için yanan şerefe ışıklarını görünce hatırlamalıydı. Pehlivan dedesine sığınmak aklına gelmeli ve onun peşine takılıp akşam namazı için camiye varmalıydı. Şadırvanda üstünü başını bir güzel temizlemeli ve son rekâtına yetiştiği farzın tamamını kılmış edasıyla çekildiği köşede sızıp kalmalıydı. Kafasına yediği şaplakla irkilmeliydi, dedesinin tehditkâr şefkatine sığınarak dönmeliydi eve.
Fakat tüm bunlar için önce arkadaş edinmeliydi. Kış aylarında köy yerinde en zor bulunan şeydi arkadaş ama yazın bol olurdu. Olanca bolluğa rağmen onun kısmeti kocakarı efsunlarıyla düğümlenmiş gibiydi. Kendisine kimse mi selam vermezdi yoksa selama kapalı mıydı yüzü? Yüzünde kendisinden uzak durulmasını işaret eden bir iz mi taşıyor diye defalarca kez iki köşesinden bağlanan çaputla lavabonun üstüne asılmış, dedesinin avucundan kendi avuncunca büyük, sarı plastik çerçeveli aynaya bakardı. Bazen öylesine dalardı ki bu bakmalara; birden görünmez olurdu. Görünmezliğinden aldığı cesaretle fırlardı dışarı. Evlerinin hemen karşısındaki boş arsada top koşturan çocukların arasına karışırdı. Kaleciye nanay çeker, kimine çelme takar kiminin de yüzüne tükürür, gol olacak topu dışarı çelerdi. Kötü şeylerdi bunlar ama hak ediyordu her biri. Çocuklar hep bir ağızdan euzü çeker, bilenler titrek ellerini açarak nas suresine sığınır, bilmeyenler ertesi gün hocaya gideceklerine yeminler ederlerdi. Onların halleriyle eğlenirken anasının sesiyle irkilen görünmez çocuk, birden görünür olurdu aynanın karşısında. Korkuttuğu çocukların yüzlerindeki dehşet kendi yüzüne yerleşirdi anası ona bağırınca. “Hasan, yeter len oyalandığın orada, kurudun kaldın mı aynanın karşısında, kapat şu suyu da artık, boşa akıtma!“
Hasan beş yaşındaydı. Babasının askere gitmek için onları köye, dedesinin yanına bırakmasının üzerinden iki bayram geçmişti. Hasan geçen zamanın pek farkında değildi. Her yeni günde bir başına farklı maceralara dalıyor, bambaşka hayaller kuruyordu. Evin önündeki yolun sonunda bir ejderha vardı misal. Onu tüm heybetiyle hiç görmemişti ama gürlemesini çoğu kez duymuş, birkaç kez de kızıl gözlerini seçebilmişti ağaçların arasından. Sapanını boynuna asıp ceplerini çakıl taşlarıyla doldurduğu nice yiğitçe denemesinde daha yarı yoldayken korkusuna yenilip geri dönmüştü.
Bir gün, babasının alelacele on günlük izne geldiği günden bir elin parmakları kadar gün öncesi, Hasan iki arkadaş edindi. Adlarını hiç sormadı onlara ve onlar da Hasan’a sormadılar adını. Üç arkadaş birlik olup bahçedeki badem ağacının eve doğru uzanan irice dalına bir saray inşa ettiler. Saray, dışarıdan bakıldığında dallardan ve naylon parçalarından ibaret gibi görünse de içine girildiğinde en az on cami büyüklüğündeydi. Hasan camiden daha büyük bir yapı görmediğinden böyle anlatmıştı heyecanla ebesine* sarayını. Kendisinin çok büyük bir odası vardı sarayda, diğer iki arkadaşının da kendi odaları vardı ama en büyüğü Hasan’ındı. Odasının içinde bisiklet sürebiliyordu ve diğer arkadaşlarıyla top bile oynayabiliyordu. Arapsaçlarından bir bahçe yapmıştı balkonuna, kokuları ebesinin bahçesindekilerden kat kat daha keskindi. Diktiği yemiş ağacı bir günde büyümüş ve ballı yemişler sunmuştu ona. Bir de iğde ağacı vardı bahçesinde. Komşunun bahçesinden bir daha iğde alması gerekmeyecekti. Gerçi annesi “Çaldın!” demişti; almak, çalmak mıydı? O ufacık şeyler onca köteğe değer miydi? Gözyaşı kadar tatlıydı iğdeler Hasan için; kendi ağacından topladığı iğdelerden koca bir çuvalı komşusunun kapısına bırakmalıydı yarın ilk iş.
Hasan anlattıkça gözlerindeki ışıltı arttı. Dinlediği masallardan daha büyüleyici bir gün yaşamıştı. Ebesinin başını okşayan elinin sarhoşluğu ve günün yorgunluğunun raksıyla uykuya teslim olmak üzereydi ki son sözlerine yetişen annesinin zılgıtıyla sıçradı yerinden: “Anam bu çocuk üç harflilere mi karıştı! Delirtecek misin beni sen! Kim bu arkadaşlar! Allah’ım nedir benim bu çilem…“
Gelecek dayağın habercisi bu feryatları tanıyordu Hasan, fırladı olduğu yerden. Kapıda yatsı namazından dönen dedesinden sıyrılarak dışarı fırladı. Annesinin feryatları, dedesinin heyheyleri durduramadı onu. Hünerli bir kaç hamle ile sarayına tırmandı, içeri girer girmez saray kapısının sürgülerini çekti. Tüm tehlikelerden emin bir şekilde serdi yatağını. Kendi elleriyle yapmıştı döşeği; pamuk ve tebessümle doluydu içi, dedesinin döşeğinden bile rahattı. Yastığını kuşlar ev hediyesi diye getirmişlerdi gündüzden. Yorgan desen peri kızlarına layık türden, ebesinin saçlarını okşadığındakine benzer bir şeyler hissetti sarılınca. Hiç uyumamış gibi uyudu Hasan. Uykuyu yeni tadıyor, yeni baştan keşfediyordu.