Yazar: Ubeydullah Öz

  • İshak Edebiyat ile İlk Kitap Soruşturması

    İshak Edebiyat ile İlk Kitap Soruşturması

    İshak Edebiyat “Sadece Öykü” sloganı ile yayın yapan harika bir platform. Öykü, çeviri öykü, öykü kitabı incelemeleri, öykü kitabı soruşturmaları ve öyküye dair her şeye temas eden bir yer. İlk kitabım “İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü!” üzerine benimle de bir söyleşi gerçekleştirdiler. Kendilerine bana bu heyecanı yaşattıkları için tekrar teşekkür ediyorum.

    İshak İlk Kitap Soruşturması – Ubeydullah Öz

    1- Öykü yazmaya ne zaman, nasıl başladınız?

    Lisede Devlet Parasız Yatılı Yurdunun koridorlarını Alman klavye daktilo ile çınlatarak başladı ilk yazı maceram. Okul müdürüm merhum Osman Kaya hediye etmişti daktiloyu. Kahramanlarını ve olay örgüsünü hatırlayamadığım o öykü, Edebiyat öğretmenimin yurtta belletmen olduğu bir akşam, kırk fırın ekmek yemem gerektiği ve benim ne haddime olduğu vb. sözleriyle sona erdi. Üniversite yıllarına kadar bu utançla devam edip yazmaktan uzak kalsam da Alim Yıldız ve Hüseyn Kaya hocalarımla tanışmamın ardından onların edebiyat anlatıları ile yeniden öyküler hayal etmeye başladım. Yıl 2012: Bir yandan okumalar yapıyor, yazıyor diğer yandan da arkadaşlarımızla Nun Edebiyat adında bir dergi çıkarıyorduk. Hayatımın en güzel ve verimli zamanlarıydı edebiyat adına.

    Yazmayı bir ihtiyaç olarak görüyordum. Babamın eksik bıraktığı bir hikâye idi yazmak, kitap çıkarmak. Çocukluğumda babamın bir kareli okul defterine yazdığı romanı vardı. Onu yayınlatmak için uğraşmış fakat yayınlatmak bir yana defter ortadan kayboluvermişti. O defterin kayboluşunun gizemine dair merakımla ve babamın hayalini tamamlamak arzusuyla doğdu yazma ihtiyacım.

    2- Öykü türünü seçmede özel bir nedeniniz var mı? Öykü yazmanın kolay olduğunu düşünüyor musunuz?

    Yazmak önce hayaller kurmakla başladı benim için: Sahip olamadığım oyuncakların hayalini kurardım. “Onlara sahip olsam neler oldu? Köydeki çocuklar beni de aralarına alsalar ne kadar mutlu olur, neler yapardım? Köy evinin alt katındaki hiçbir insanın yaşamadığı odaya girmemin yasaklanmasına neden olan cinler, orada ne yapıyorlardı? Babam memuriyeti elinin tersiyle itmese nasıl bir hayatımız olurdu?”  Zihnimde hep hikayeler vardı. Bu yüzden yazmak için aklıma öyküden başkası gelmedi. Sanki başka tür yoktu yazılabilecek.

    Öykü yazmak benim için oldukça zor. Kafamda dolaşan kurguları anlamlı bir bütün halinde yazıya dökemiyorum çoğu zaman. Yazabildiğim öykülerin onlarca katı yazılamamış hayal kırıntıları ile dolu not defterlerim. Daha kolay yazabilmeyi dilerdim ama bu sefer de şu an oldukları kadar kıymet verir miydim, bilemiyorum.

    3- İlk öykünüzün yayımlanma macerasını anlatır mısınız? Yayımlandığını gördüğünüzde neler hissetmiştiniz?

    İlk öyküm yine arkadaşlarımızla çıkardığımız Nun Edebiyat Dergisinde yayınlanmıştı. Kendi mecramız olduğu için yayınlanma heyecanından çok ortaya öykü denilebilecek bir metin çıkarmış olmanın şaşkınlığını yaşamıştım. Kendi dergi ve fanzin çalışmalarımız haricinde bir öykümün yayınlanması yıllar aldı.

    Yıllarca dergilere gönderdiğim öykülerin cevapsız kalmasının ardından bir gün Sadık Yalsızuçanlar hocamızın hiç ummadığım şekilde saatler içinde mailime yanıt vermesi ve öyküyü Edebiyat Ortamı’nın yeni sayısına aldıklarını yazması ile çocuklar gibi havalara uçtuğumu söylesem az kalır. Oldum olası çocuk halli birisiydim ama bu haber ile içim içime sığmamış, o gece gözüme uyku girmemişti. Abartabildiğim kadar abarttım sevincimi o hafta.

    4- Öykülerinizden dosya oluşturma fikri nasıl oluştu? Dosyanızı oluştururken nelere dikkat ettiniz? Belirli bir tema üstünden mi ilerlediniz yoksa farklı temaların oluşturduğu bir bütünü mü tercih ettiniz?

    Sözün doğrusunu söylemek gerekirse bir dosya oluşturmayı haddim görmemiştim. Pandemi yüzünden eve kapandığımız günlerde hayatın ne kadar kısa olabileceği düşüncesi ile bu hayalin her ne şekilde olursa olsun gerçekleşmesini istedim.

    Kitaptaki öyküler birbirinden tamamen bağımsız ve farklı renklerde. Zihnim öylesine karmaşık ve tutarsız ki bir tema ya da konu üzerinden farklı hikayeler anlatabilmek benim için imkânsız gibi. Öykülerimde kendim olmaya çalışıyorum sadece: Heyecanımı, merakımı, kararsızlıklarımı, anlam arayan anlamsız hayallerimi, kafamda ötüşen kargaların anlatılarını yansıtmaya çalışıyorum. Bazı şeyleri ifade edebilmek için öykülerde simgelere de kullandım: Gelecek zamana, geçmişe ya da aynı zamanda farklı mekânlara işaret eden simgeler.

    5- Kitap yayımlamak oldukça meşakkatli bir iş. Dosyanız okunmayabilir, okunsa bile uzun süre bekletilebilir, bekletilse bile birçok etmenden dolayı yayımlanamayabilir. Bütün bu durumlar gözünüzü korkuttu mu?

    Dergilere gönderdiğim eserlerde bile bu korkulu ve heyecanlı bekleyişi yaşıyordum. Daha fazla stresi kaldıramayacağım hissiyle büyük yayınevlerini denemekten uzak kaldım. Dosyamı teslim ettiğim ilk yayınevi olan Matruşka Yayınlarında da bu his eksik olmadı.

    6- Çok fazla yayınevi var. Yayınevini belirlerken nelere dikkat ettiniz? Hedefinizde bir yayınevi var mıydı?

    Özellikle bir yayınevi hayalim yoktu. Sevgili dostum Bünyamin Ayvaz, güzel insanlarla Matruşka Yayınları’nı kurduktan sonra kendisine dosyamı ilettim. Kabulü sonrası heyecanım daha da arttı ve dosyanın son halini alabilmesi için Hüseyin Kılıç ağabeyden editörlük yapmasını rica ettim. Sağ olsun dosyayı benden daha çok sahiplendi. Öykülerime nokta atışı dokunuşlar yaptı. Kitabın yayınlanma sürecinde ve hatta sonrasında emekleri çok büyük ikisinin de.

    7- Öykü yazmaya yeni başlayanlar için önerileriniz nelerdir? Yola çıkmadan önce çantalarına neler koymalarını isterdiniz?

    Klasik cevapların ötesine geçebilir miyim, bilemiyorum. “Boş bardaktan su taşmaz.” nasihati ile başladım okumaya ve yazmaya. Fakat bardak ne kadar dolu olursa olsun, taşabilmesi için gözlem ve hayal gücü de istiyor. Bu yüzden sadece okuyarak değil hayal gücünü geliştirecek her şeyle dolmak gerekiyor (Zehirlenmemek için dikkatli de olmalı.). Bu bir film ya da bir bilgisayar oyunu dahi olabilir. Şehir merkezinde yaşlıların hikayelerini dinlemek ya da sadece bir suyun akışında kaybolmak. Zannımca en önemlisi de saçmalamaktan korkmamak gerekiyor yazabilmek için.

    Benim için bir ilk olan bu anlamlı sohbet için İshak Edebiyat’a teşekkür ederim.

  • Mavi Yeşil Dergisinin 149. Sayısı Çıktı

    Mavi Yeşil Dergisinin 149. Sayısı Çıktı

    Mavi Yeşil dergisi, Eylül-Ekim 2024 tarihli 149. sayısıyla okurlarıyla buluştu. İki ayda bir yayımlanan dergi, bu sayısında da edebiyat dünyasına zengin bir içerik sunarak, dikkat çekici isimleri bir araya getirdi. Yazın sıcak günlerinde hazırlanan sayıda, öykü ve şiirden denemelere kadar geniş bir yelpaze sunuluyor.

    Öykü bölümünde, dört farklı yazarın kaleminden çıkan hikâyeler yer alıyor: Kemal Cavuş, Senem Gezeroğlu, Canan Sanlı ve Öznur Unat. Her biri, okuru derin düşüncelere sevk eden ve farklı duygulara hitap eden öykülerle bu sayıya katkıda bulunmuş.

    Derginin şiir sayfalarında ise, güçlü dizeler ve farklı temalar dikkat çekiyor. Elif Burcu Özkan, Ahmet Günbaş, Hilmi Haşal, Mehmet Bekâr, Deniz Sarıtop ve Gül Yıldız Ermiş, şiirleriyle bu sayıya renk katıyorlar. Okuru duygusal bir yolculuğa çıkaran bu şiirler, zengin imgelerle işlenmiş.

    Ayrıca dergide, edebiyat incelemeleri ve denemeler de yer alıyor. Ömer Eski, kısa bir ‘mutluluk’ yazısıyla dergideki yerini alırken, Zeynep Şule Şahin, Tanzimat dönemi şairlerinden Ziya Paşa’nın şiirlerine dair bir inceleme sunuyor. Elif Şeyma Çetin ise, modern şiirin önemli isimlerinden Gülten Akın’ın şiirlerinde ‘ev’ temasını ele almış.

    Bu sayıda yer alan bir diğer dikkat çekici içerik ise, Hasan Öztürk’ün editörlüğünü yaptığı “Günlerden Kalan” kitabı üzerine Şener Şükrü Yiğitler ile gerçekleştirdiği röportaj. Ayrıca, Halit Ziya Uşaklıgil‘in konuşma yazılarından oluşan yeni kitabı da, Hasan Öztürk’ün değerlendirmesiyle okurlarla buluşuyor.

    Edebiyatseverler için titizlikle hazırlanmış bu sayıda, her zevke hitap eden bir içerik bulmak mümkün. Dergi, zengin içeriğiyle edebiyat okurlarını bir kez daha keyifli bir yolculuğa davet ediyor.

    İletişim: maviyesildergisi@gmail.com

    149. Sayının İçindekiler:

    • Halit Ziya’nın Devrinde “Edebiyatımız Ne Hâlde?” İmiş / Hasan Öztürk
    • Aforizyak / Elif Burcu Özkan
    • Gülten Akın Şiirinde Evin Hâlleri / Elif Şeyma Çetin
    • Şener Şükrü Yiğitler ile Günlerden Kalan Kitabı Hakkında Konuşma / Konuşan: Hasan Öztürk
    • Süreğen / Ahmet Günbaş
    • Ziya Paşa’nın Terci-İ Bend’inde Geçen Tasavvufi ve Hikemi Unsurlar / Zeynep Şule Şahin
    • Mutlu Olma Sanatları / Ömer Eski
    • Belki / Hilmi Haşal
    • Tik Tak… Tik Tak… / Öznur Unat
    • Ve… Sıfır / Senem Gezeroğlu
    • Benzerlik / Mehmet Bekâr
    • Biraderimin Hastalıkları / Kemal Çavuş
    • Kalp Işığı / Deniz Sarıtop
    • Hayat Dondurması / Canan Sanlı
    • Üzerlik Tohumu / Gül Yıldız Ermiş
  • Dağ Keçisi

    Dağ Keçisi

    Önce Lada vardı. Dağ keçisi de derler, Niva. Üç maaşla alabiliyordum abi, mucize gibi bir şey. Doksan dört model, çekme demirli, çürüksüz, Tofaş direksiyon kutulu. Geyik dağlarına çıkardım onunla. Çocukluğumda babamla traktör sırtında tavşan anladığımız yamaçları bana mısın demeden tırmanırdı. Nivamın şansına elim hiç boş dönmezdim. Gün ağarmaya başladığında bir dere kenarı bulurduk kendimize. Allah ne verdiyse pişirir, yer ve evin yolunu tutardık. Aradan bir yıl geçmeden fiyatı katlandı, tutabilene aşk olsun. Artık onunla kurduğum uyku öncesi hayalleri bile ulaşılmaz oldu. Hayalleri bile garibanlıktan kurtulamayan bu kardeşin artık rüyasında bile göremiyor dağ keçisini.

  • Tespih: Yeni Bir Hobi mi Yoksa Ne?

    Tespih: Yeni Bir Hobi mi Yoksa Ne?

    Ne olduysa hepsi Mete Almalı yüzünden oldu! Gerçi genelde onu bir hobiye ya da koleksiyona başlatan ben olurdum ama bu sefer işler değişti. Sanırım çocukluğumda bir yere değdi bu tespih meselesi. İlk yazdığım öykülerden biri de Şems-i Sivasi Cami önünde tespih satan dedelere dairdi. Gerçi Mete de yazdı sanki tespih satan o aynı dedelere dair bir öykü. Her neyse konumuz bu değil aslıda: Pul, kartpostal, madeni para, kağıt para, defter, deniz kabuğu, takke vb. derken şimdi bir de tespih eklendi biriktirmelerime.

    Geçtiğimiz aylarda ufaktan merak saldığım metal oyuncak arabaların neredeyse tamamının yahud! malı olduğunu fark ettikten sonra bu hevesi bir çöpe attığımda yerine bir şey koymak zorunda hissettim. Bir boşluk oluşmuş gibiydi içimde. İşte bunlar hep obsesif kompulsif bozukluk mudur sanki, bilemiyorum. Mete’de gördükten sonra kokulu ağaç tespihlere merak salmış ve önce pelesenk, sonra karanfil ve bir de kuka tespih edinmiştim. İçimden geldi ve güzel insanlara farklı vesilelerle hediye etmek nasip oldu fakat arayıp da bulamadığım bir tespih vardı: Öd ağacı tespih.

    Kust-i Bahri ve Udi Hindi olarak da bilinen öd ağacını Peygamber Efendimiz’in (ص) evinde de yaktığı ve bu suretle çıkan güzel kokulu dumanlarla hanesini tütsülediği rivayet ediliyor.1 Hem bu rivayetin gönlümde oluşturduğu huzur hem de öd ağacının doğal bir ağrı kesici olarak kabul edilmesi nedeniyle bir tesbihim olacaksa bu ağaçtan olsun demiştim. Arayışımın bilmem kaçıncı gününde Rize’de buldum bu güzelliği. Tespih ustası Muhammed Erden tarafından yapılan bu tespihi 0,43 gram altın değerinde bir meblağa satın aldım.

    İşte öd ağacı tespihe ulaşmanın ardından başladı yazı tekrar. Benim için büyük kabul edilebilecek bir karar da aldım bu esnada: Örneğin pullarımı yavaş yavaş satışa çıkaracağım ve sadece at ve kuş pullarını bırakacağım. Tabi başarabilirsem!

    Son fotoğraftaki poşetin içinde taşıyorum yeni arkadaşımı. Kokusu kaybolmasın diye böyle yapmamı tavsiye etmişti satın aldığım kişi. Aklıma Eyüp Aktuğ’un ceketinin iç cebinde yine benzer bir poşette taşıdığı karanfiller aklıma geldi.

    Bu da böyle bir hikaye işte. Daha yazarım buralara. Yazsam iyi olur zira “Yazmak kendini iyileştirmek gibi!”2

    1. (İbn Sa’d, ½ s.113; M Hamidullah, İslam Peygamberi-trc. Salih Tuğ-2/1063) ↩︎
    2. Cahit Zarifoğlu ↩︎
  • KitapHaber’de Müzeyyen Çelik Kesmegülü ile Konuştuk

    KitapHaber’de Müzeyyen Çelik Kesmegülü ile Konuştuk

    KitapHaber, internetin en aktif edebiyat platformlarından. Aynı zamanda bir kitap ve eleştiri dergisi de çıkarıyorlar ve her ilde aktif okuma grupları oluşturma çalışmaları yürütüyorlar başarıyla.

    16 Mart 2011 tarihinde yayın hayatına başlayan, her hafta güncellenen içeriğiyle kitap değerlendirme yazıları başta olmak üzere, kitaba ve kitabî olana vurgu yapan yazıların yer aldığı platformumuz, dergi, sinema, söyleşi ve kültür sanat haberlerine de yer veren kamu yararı gözeten, gönüllülük esasına dayanan bir platformdur.

    İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü! kitabımın ardından tanış olduğumuz ve kendisine “abla” diye hitap etme müsaadesi aldığım Müzeyyen Çelik Kesmegülü, KitapHaber’de Günümüzün Anlatıcıları başlığı için cevaplamakta hayli zorlandığım sorular sordu. Hatta itiraf etmem gerekirse bir tanesini cevaplayamadım bile 🙂

    Kendisine ve KitapHaber ailesine bu söyleşi için çok teşekkür ediyorum.

    Söyleşinin tamamına KitapHaber sitesinden buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

    Günümüzün Anlatıcıları: Ubeydullah Öz İle Konuştuk

    Kişiyi yazmaya yönelten temel etken hayaller mi yoksa gelişen şartlar mı? Ya da diğer bir etken… Sizde hangisi daha etkili oldu?

    Beni yazmaya iten şey hayallerimdi. Zihnimde farklı sebeplerle oluşan sayısız hayalin peşinde kararsızlıkla koşup durdum çocukluğumdan beri. Sahip olamadığım şeylere ya da merakımı gideremediğim şeylere dair hayallerimde öylesine gerçekçi bir kurgu oluşturuyordum ki hangisinin gerçek hangisinin hayal olduğunu karıştırabiliyordum çocuk aklımla. Büyüdükçe de pek bir şey değişmedi. Okuduğum kitaplar, oynadığım oyunlar, izlediğim filmler, gezdiğim yerler ve tanıştığım yeni insanlar hep hayal dünyamı geliştiren şeyler oldu. Yazmak ise bu hayallerin ardından çıkagelen bir ihtiyaç gibiydi.

    Anlatmanın arkaik yanı düşünüldüğünde, anlatının kutsal yanı var gibi görünüyor. Sizce de öyle midir?

    Hayata dair her şey ve her anda kutsallık görüyorum. İnsanın her nefesinde ilahi takdir mekanizması işlemeye devam ediyor. Hâsılı insan yazdıklarında ya da söylediklerinde de bu halden bağımsız değil. Hayal edebilmem ve yazma iradem de yine Allah Teâlâ’nın takdiriyle gerçekleşiyor. Fakat ortaya çıkan her esere, öykü ya da şiir ya da her ne olursa, kutsiyet atfedilmesine anlam veremiyorum. Eserde kutsiyet arayabilmek için rıza makamında olmak, malayaniden beri olmak gerekiyor.

    Edebiyat dergilerinde görünüyor musunuz? Görünmek de gerekir mi? Edebiyat dergileriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

    Yazmadan önce dergi çıkarmak ile başladı maceram. 2012 yılında, Sivas’ta arkadaşlarımızla Nun Edebiyat adında bir dergi çıkarıyorduk. Derginin yedinci sayısı olmalı ilk öykümü yazabildiğim. Bu yüzden dergi her zaman kitap çıkarmaktan da kıymetli gözümde. O gün bu gündür isimleri değişse de nice dergi ve fanzin çıkardık. Hâlâ Serazat Edebiyat adıyla devam ediyor maceramız.

    Dergiler hep olmalı ve her şeyden önce dergilerde pişmeli insan. Sadece farklı insanlara ulaşmak için değil kendini taze tutmak için de şart farklı dergilerde görünmek. Hâlâ bir dergide öyküm yayınlandığında ilkmiş gibi heyecanlanıyorum ve bu heyecan hiç bitmesin diliyorum. Sanırım beni yazmaya tutunduran şeydir dergiler.

    Yazarken karşınıza birini alıyor musunuz? Okuyucu yahut hayali bir karakter de olabilir. Yoksa kendiniz mi kendi muhatabınızsınız?

    Annemi alıyorum karşıma. O ne derdi diye düşünüyorum. Onun anlam veremeyeceği, benim adıma korku duyacağa bir metin yazabildiysem bu öykü olmuştur diyebiliyorum. Annem kitabımı okuduğunda cinlerle muhatap olduğum korkusuna kapılmıştı. Yazdıklarımı normal göremiyor, endişeleniyor benim için. Öykülerimin sıradanlıktan uzak olduğuna böyle karar veriyorum.

    Yazma evresinde, Ridwan adında bir gün uzun uzadıysa öyküsünü anlatmak istediğim karga dostum ile bir arada karalamalar yapıyoruz. Çocukluğumda dinlediğim bir radyo tiyatrosunun kahramanıydı. Adını ben koydum ve o günlerden beri hayal dünyamın başköşesinde oturuyor.

    Öykü yazmak için en haklı nedeniniz nedir? Yazmasanız ne olur?

    Büyük konuşmak istemem ama yazmak hayatımın güzel gittiğinin işaretidir. Yazmamak, anlatamamak, içime kapanmak ve hayal kurmaktan vazgeçmek anlamına geliyor. Böylesi zamanlarım oldu ve o günlere dönmeyi istemem. Öykü yazamadan evvel günlük tutuyordum. İnternet ile tanıştıktan sonra günlüğüm yerini blog yazmaya bıraktı. Yazmak, kişisel bir terapi gibi, kendim kendimi iyileştirmem, tedavi etmem gibi. Yazmazsam kaybolurum. Ben kaybolunca Ridwan da konacak dal bulamıyor.

    Buna inanmıyorum, inanmaktan korkarım. Yaşadıklarımdan ya da hayallerimden hareketle yazdığım şeylerin içinde olağandışı izler var. Bu izlerin hayatıma teması belli evrelerde kendini göstermiş olsa da kalanında da olsun dilemem.

    Öykücüler genelde birbirini sever ama bu eğer bir yarış olsaydı çağdaşlarınızdan kimi geçmek isterdiniz?

    Üretkenlik ve kurgusu bakımından şaşkın kaldığım öykücüler var. Onları geçmek değil belki ama bu yönlerinden feyz almak isterim. Hüseyin Kılıç, Hüseyin Safa Ak, Şeyda Başer Eroğlu ve Sıddık Yurtsever’i sayabilirim isim olarak.

    Hikâye ile öykünün farklı türler olduğuna dair dergiler dosya hazırlıyor ve yazarlar bazen görüş ayrılığına düşüyor. Sizce böyle bir fark var mı? Bu iki kavramla ilgili sizin tanımınız nedir?

    Yanlış bir ifadeden imtina ederek, her ikisini de yaptığımı düşünüyorum. Kurgudan uzak, geleneksel bir anlatı tadında yazdığım hikâyeler de var. Bunlar annemin de hoşuna gidiyor.:) Fakat asıl yapmak istediğim olağandan hareketle bambaşka bir kurgu oluşturarak öykü yazabilmek. İşte burada annemin korkuları başlıyor.

    Öykü yazıyorsunuz ama iyi bir öykü okuru olduğunuzu düşünüyor musunuz? Dergileri takip eder misiniz? Yeni çıkan kitapları alır mısınız? Bir de son çıkanlardan bize önermek istediğiniz öykü kitabı var mı?

    Çok iyi okurlar var çevremde. En yakınımda Zeki Altın var mesela: Bir insan nasıl bu kadar fazla kitap okuyabilir, anlam veremiyorum. Zeki’yi ve diğerlerini takip ettikçe hiç kitap okumuyormuşum gibi geliyor.

    Dergileri ise itiraf etmek gerekirse öyküleri için takip ediyor, okuyorum. Şu an arkadaşlarımızla çıkardığımız Serazat Edebiyat Dergisine gelen iyi öyküleri okudukça, yayınlanmasına vesile olmaktan haz alıyorum.

    Düzenli takip gayretinde olduğum öykü dergileri var. Madden temini zor olsa da son zamanlarda çalıştığım kuruma Olağan Hikâye ve Hece Öykü dergilerinin geliyor olması benim için büyük şans.

    Yeni çıkan öykü kitaplarında seçici olsam da okumaktan geri kalmadığıma inanıyorum. Öneri olarak da madem isimlerini önceki sorularda andım, yine o güzel insanların okuduğum son kitaplarını önermek isterim: Hüseyin Kılıç – Şimdi Karşıya Geçebilirsiniz, Hüseyin Safa Ak – Ölülerin Uğrak Mahallesi, Şeyda Başer Eroğlu – Huzurun Tarifi Yok ve Sıddık Yurtsever – Yarım Kalmış Bir Nehir.

    Umarım bir nebze okumak için ayrılan zamana layık olabilmişimdir. Söyleşi için başta Müzeyyen Çelik Kesmegül hanımfendi olmak üzere KitapHaber ailesine teşekkür ederim.

  • Can Dostum Eyüp Aktuğ, Kitabım Üzerine Bir İnceleme Yazdı

    Can Dostum Eyüp Aktuğ, Kitabım Üzerine Bir İnceleme Yazdı

    Üniversite için dört yıl yaşadığım Sivas, bana harika dostlar ve büyükler kazandırdı. Eyüp Aktuğ ise bana kardeş oldu. Onun adını Sivas’a gelmeden önceleri blog dünyasından tanıyordum. 2010lu yılların hızlı blog yazarlarındandı: Kalemi keskin, dili yerine göre sivri, yerine göre naif, şiiri huzur.

    Onunla dört yıl Sivas caddelerini arşınladık, kaldırım taşlarını saydık. O ve güzel insanlarla harika işler yapmak nasip oldu. Sivas bize kucak açtı, biz de ona şiir söyledik haykırarak.

    Cadde yıldızsız geceye inat sokak lambalarıyla aydındı. Eski bir askeri binanın önünde oturmuşlar ve şiir söylüyorlardı sessizce. Biri taşın soğuğunu iliklerinde hissederek kulağında çınlayan anne nasihatine boyun eğdi, kalktı ansızın. Diğeri onun kalkışına şiirle eşlik etti. Ardlarındaki tozları şiirle silktiler. Biri caddede akan insan selinin rabarbasını yırtan haykırışıyla devam etti şiire:

    “Şiirimiz erkek emzirir abiler…”

    Öbürü, dönüp şaşkın gözlerle bakan kalabalığa aldırmadan elini diğerinin omzuna atarak eşlik etti:

    “Şiirimiz mor külhanidir abiler…”

    Kalabalıktan talip çıkmadı şiire. Kendi dünyalarında yollarına devam ettiler. İki arkadaş bir vücut arşınladılar caddeyi, bir şiir bitti, diğeri başladı. Seslerini alçaltmadan söylemeye devam ettiler. Bir çay ocağının önünde sustular, ellerini omuzlarından çekip ceplerini yokladılar. Çıkan kuruşlukları bir bir saydılar, iki çay bir simite denk gelen meblağ ile tebessümleri arttı. İki tabure çekip oturdular, çay söylediler, simit bölüştüler ve sustular. Suskunluk da şiir söylemek kadar yakışıyordu onlara.

    Araya giren onca yıla rağmen ne mutlu ki hâlâ birlikteyiz ve Serazat Edebiyat Dergisi için hayaller kuruyoruz. Onun yazdıkları benim için çok kıymetli. Kitabımı yazması ise tarifsiz bir mutluluk oldu, sağ olsun. İnşallah en kısa zamanda onun kitaplarını da okumak ve onun kadar iyi olamasam da blogda incelemelerini yazmak nasip olur.

    Ubeydullah Öz’ün “İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü” Kitabı Üzerine, Eyüp Aktuğ

    Kıymetli dostum Ubeydullah Öz’ün öykülerini bir araya getirdiği “İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü” kitabı Matruşka Yayınları’ndan Şubat 2024’te neşroldu. 25 öykünün ve 1 çizgi romanın bir araya geldiği kitap 78 sayfadan müteşekkil. Çakıcı Mustafa başlıklı kısa öykü ile kapılarını okuruna açan kitap yazarın ilk göz ağrısıdır. Ubeydullah Öz’ü “İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü” kitabı için tebrik ediyorum. Okuruna ulaşmasını, muhatabını bulmasını diliyorum.

    On beş yıla yakın bir süredir tanıdığım Ubeydullah Öz, dostluğuyla ve desteğiyle daima yanımda olmuştur. Edebiyat ve tiyatro alanlarında kıymetli emeklerine ve ortaya koyduğu değerli ürünlere şahitlik ettim. Bu anlamda daima bir arayış içinde olmuş, denemekten ve yenilenmekten çekinmemiştir. Okuruna ulaştırdığı öykülerde tekrara düşmeyen yazar, akıcı dili ve merak uyandırıcı üslubuyla okuru peşinden sürüklüyor. Yazar özgün sesini ve üslubunu kısa öykülerinde okuruna duyurmayı başarmış. Öz’ün öykü serüveninde şahitlik ettiği ve okurunu şahit kılmak istediği arayışı kitabını yükselten etkenler arasında.

    Devamını okumak için Eyüp Aktuğ’un blogunu buradan ziyaret edebilirsiniz.

    Sayfalar: 1 2

  • TRT Trabzon Radyosuna Konuk Oldum

    TRT Trabzon Radyosuna Konuk Oldum

    Blog yazmayalı uzun zaman oldu. Adamkarga mahlası müstear olmaktan çıkıp ismim ve cismimle aşikar olunca blog yazmaktan da uzak kaldım. Bu vakte kadar yapıp ettiğim ve belki de başardım sayılabilecek her şeyin başlangıç noktası blogumdu, vefasızlık ettim. Kendim için vefasız sıfatını, hak ediyor olsam da, daha fazla kullanmak istemiyorum ama olan biten bu.

    neşeli bir tanışma

    2024 yılının ilk aylarında yapılan Rize Kitap Fuarında tanış olduğum Özgül Kömürcü hanımefendi vesilesi ile oldu her şey. Onunla tanışmama yine kitap fuarında tanıştığımız Mücahide hanım vesile olmuştu. Hoş bir vesileler zinciri. Kendisi hem yazar hem de TRT Trabzon Radyosunda spiker ve program yapımcısı. Pek neşeli, tebessümlü birisi. Benim için imzaladığı “Masalsız Mı Kaldık Şimdi?” kitabını o gün içinde hızla okumuş ve çok sevmiştim. O gün masal tadında bir çalışma yapma hayali de oluşmaya başlamıştı zihnimde.

    heyecanlı bir bekleyişin ardından

    Tanıştığımız ilk gün programına davet etmişti Özgül Hanım. Benim için yeniden bir radyo stüdyosuna girecek olmak heyecan verici bir haberdi. Önceleri Sivas’ta kısa bir dönem de olsa yerel radyoda “İsmini Arayan Program” adıyla radyo programı yapmıştım. İnternet radyolarındaki sayısız macerayı hatırlasam bile bu bambaşka bir deneyim olacaktı.

    Kurban bayramı öncesi, geçen onca zamana rağmen sönmeyen bir heyecanla beklediğim an için tarih belirlendi. 23 Haziran Pazar günü saat 11.00’da TRT Trabzon Radyosunda Hayatın İçinden programına konuk olacak ve on dakikalık bir söyleşi gerçekleştirecektik. Programı Özgül Hanım ile yapacağımı sanıyordum ama kendisi yapımcı koltuğunda idi.

    O gün geldiğinde eşim ile birlikle çıktık yola. Rize’den bir saatlik bir yolculuk ardından kısa bir dolmuş yolculuğu daha. Stüdyoda yine Özgül Hanım ve en az onun kadar güler yüzlü insanlar karşıladı bizi. Ortamı hissedebilmek ve tadını çıkarabilmek için bir saat kadar erken gittik ve iyi ki de erken gitmişiz. Özgül Hanım, sağ olsun, muhabbetini ve neşesini eksik etmedi bizden. Çok geçmeden programın spikeri Tutuş Fidan Beyefendi de geldi, tanıştık. Heyecanım, hevesim git gide artırıyordu.

    ve yayın

    Hâlâ heyecanlıyım. Dilimde en olmadık zamanlarda çıkan büyük bir yara yüzünden düzgün konuşamamaktan korkuyorum. Kitabım İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü!’den konuşacağız kısaca ve sonrasında asıl konumuza olan Rize İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitaplığından bahsedeceğiz.