Yazar: Ubeydullah Öz

  • Zeytinyağı Üretimi ve Doğallık Yanılgısı

    Zeytinyağı insanlık tarihinin derinliklerine inildiğinde bile izine rastlanan faydaları saymakla bitmeyen bir üründür. Faydaları herkes tarafından bilinmesine rağmen ülkemizde tüketimi ayçiçek yağına göre epey azdır. Kullanımının yaygın olmamasının yanında zeytinyağı kullanan kişiler bile sağlıklı ve kaliteli zeytinyağı tüketmemektedir. Bu duruma maruz kalan kişilerin bir kısmı maddi durumlarından ötürü kaliteli ve sağlıklı ürünlere yönelemezken , diğer kısım ise zeytinyağı konusunda yeterince bilgiye sahip olmadığı için doğru ürünü satın alamıyor.

    Bunun temel sebeplerinden biri ülkemizdeki doğallık algısıdır. Merdiven altı imalathanelerde üretilen ve hijyen kurallarına uyulmadan yol kenarlarında hafif yaşlı amcalar tarafından her ürünü doğal kabul eden bir algıdan söz ediyorum. Burada amaç kesinlikle insanları zan altında bırakmak değildir. Fakat doğru ile yanlışı ayırmak bazen soğan zarı soymaya benziyor. Bu durum soğana zarar vermeden zarı ayırmak gibi bir şey aslında. Şimdi zeytinyağının hangi koşullardan ve nasıl sıkılması gerektiğinden bahsetmeye başlayınca taşlar yerine oturacak diye düşünüyorum.

    Erken hasat zeytinyağı nedir?

    Öncelikle zeytin aşamasından başlayalım. Zeytinin içerisindeki sağlığa yararlı antioksidan, fenol gibi maddeleri maksimum verimle zeytinyağına aktarabilmek için zeytin yeşil halindeyken yani tam olgunlaşmamışken toplanır. Aynı zamanda zeytini olgunlaşmadan toplamak daha iyi bir aroma elde etmeyi de sağlar. Maksimum verimin elde edilme süreci , sadece zeytini erkenden toplamayla bitmiyor. Zeytinin dalından toplandıktan sonra zeytinyağına dönüşmeden beklediği her an içerisindeki Oleik Asit değeri artış göstermekte ve içerisindeki faydalı bileşenler azalmaktadır. Dalından toplanan zeytin hızlı bir şekilde zeytinyağına dönüştürüldüğünde gerçekten kaliteli bir zeytinyağı elde edilir. Bu tür elde edilen zeytinyağı ürünlerine Erken Hasat Zeytinyağı denilmektedir.

    Sızma zeytinyağının özellikleri

    Zeytin dalından koptuktan sonra güneş ışığından bile etkilendiği için bazı zeytinyağları, zeytinlerin gece vakti hızlı bir şekilde toplanıp güneş ışığı görmeden işlenmesiyle elde edilmektedir. Bu zeytinyağlarının oleik asit değeri oldukça düşüktür. Oleik asit değeri zeytinyağının sızma olup olmadığını gösteren kıstaslardan belki de en önemlisidir. Bir zeytinyağının sızma olması için Oleik Asit değerinin 0 ile 0.8 arasında olması gerekmektedir. Bir zeytinyağı markasının ürünlerinde “sızma” ibaresini kullanabilmesi için devletimize ait laboratuvarlardaki testlerden başarıyla geçmesi gerekmektedir. Zeytinin zeytinyağına dönüşürken geçtiği çetrefilli aşamaları detaya inmeden yüzeysel olarak anlattım. Detaya insem bir bu kadar daha incelik çıkardı fakat sizi detaylarla boğmadan verilmek istenen mesaja yöneltmek istiyorum.

    Fabrika üretimi ama doğal zeytinyağı

    Firmaların üretim yaptıkları tesisler devletimiz tarafından sürekli denetlenmektedir. Artık çoğu zeytinyağı firması kontinü sistem denilen el değmeden üretim modeline geçmiştir. Üretim aşamasında makineleşme olayı halkımız tarafından doğallığı yok edici bir olay olarak gözükmektedir. Aslında tam tersine üretim yaparken insan kaynaklı hataların ve oluşabilecek olumsuz faktörlerin önüne geçmektedir. Zeytinyağını insan ve makine üretirken içerisine farklı madde katıldığı, ambalaja girmiş ürünün içerisinde kimyasal olduğu algısını bir kenara bırakmalıyız. Doğal olduğu kanaatine vardığınız denetlenmeyen üretim tesisleri (!) zeytinyağı içerisine istediğini katabilirken, üretim tesisleri denetlemelerini geçtim, Tarım ve Orman Bakanlığı yetkilileri markaların ürettiği ürünlerden zamanı ve mekanı önceden planlanmadan bir numune alıp analiz işlemine tutarken bu iddiaların ne denli yanlış olduğu ortadadır.

    Doğal soğuk sıkım zeytinyağı

    Hasılı yeterli araştırma yapıldığı takdirde doğal olana ulaşmak zor sayılmaz. Fakat benim tercihim eğer ulaşma imkanım varsa soğuk sıkım zeytinyağı kullanmaktan yanadır. Zeytinyağının lezzet ve aroma açısından en kaliteli ve sağlığa en faydalı olan versiyonu soğuk sıkım olanıdır. Babam, soğuk sıkım zeytinyağını köy fabrikalarından temin edip halk pazarlarında satıyor. Bu nedenle ulaşmam oldukça kolay 🙂 Çevremdeki bir çok arkadaşıma temin ettim ve ne babamın müşterilerinden ne de kendi çevremden olumsuz dönüş almadım. Bu yazının başında ticari bir niyetim yoktuysa da şuan neden olmasın diyorum. Denemek dilersen bana adamkarga.net@gmail.com maili üzerinden ya da instagram hesabımdan ulaşabilirsin.

    Umarım bir nebze faydalı bir yazı olmuştur. Sağlıcakla kal…

  • Kamer Aygün (Hisseden Adam) ile Doğadan bir Röportaj

    Kamer Aygün (Hisseden Adam) ile Doğadan bir Röportaj

    Kamer Aygün kimdir?

    Kamer Aygün, her an sürprizlerle dolu bir doğa insanıdır. Kendisi ile sevgili eşim Melek vesilesiyle 2019 yılında tanış olup bir yıl kadar sonra da ilk kez yüz yüze gelmiştik. Yaşam dolu, hoş sohbet ve paylaşımcı bir güzel insan. Yazılarıyla, instagram paylaşımlarıyla ve youtube videolarıyla insanların doğaya dair hislerini yeniden canlandırmaya gayret ediyordu. Bir gün geldi ve bu gayreti insanlardan da karşılık buldu. Onun doğa ve canlılarla olan göz kamaştırıcı ilişkisine şu sıralar milyonlarca insan şahitlik ediyor ve umarım zamanla daha da artacaktır. Bu keyifli röportaj için kıymetli dostum Kamer Aygün’e tekrar teşekkür ediyorum.

    Kamer Aygün (Hisseden Adam) Röportajı

    – Kamer Aygün kimdir?

    Önceki hayatı şehirde geçmiş ve gelecek hayatını da şehre odaklı inşa etmeye çalışan bir gençtim. Ta ki, kırsala adımımı atana kadar…

    – Bu yaşam tarzına karar verdiğin ilk günlere geri dönelim: Seni buna iten duygu neydi?

    Eğitim hayatı bitmiş, iş hayatı başlayacaktı. Her şey tam istediğim gibi gidiyordu. Geleceğimi tam da hayal ettiğim gibi kuruyordum. Kısa süreliğine köyüme, yılların birikmiş yorgunluğunu gidermeye geldim. İşte her şey orada başladı. Hani insan hisseder ya, ben o hissiyatların dahasını yaşadım. Tatlar daha etkiledi, aldığım kokular daha mest etti, duyduklarım kulağıma daha güzel gelmeye başladı ve daha çok şeyi duyar oldum. Toprağa dokunduğumda içime eşsiz hisler yüklendi ve artık baktığımda gördüklerim bana daha ve dahasını vermeye başladı. İşte bu hissiyatı kaybetmek istemedim. Duyuları güçlenen insan, gerçek anlamda güçlü insandır. Ben bu gücü kaybetmek istemedim…

    – Hisseden adam mahlasını tercih etme sebebin nedir?

    10 yıla yakın süredir kırsaldayım ve o yıllardan beri hayatımın sloganı şudur: 

    “Tüm duyularını kullanabildiğin bir hayatı hisset”

    Hislerimi kuvvetlendiren kırsal yaşam ve içindeki tüm unsurlarla bir olmaya başladıktan sonra, hissetmenin önemini daha iyi anladım ve bunu nasıl güçlendireceğimi düşünmeye ve deneyimleyerek öğrenmeye çalıştım. Kısıtlar ve kalıplar! İşte bunları bir bir ortadan kaldırmaya başladığımda, kendimi olduğum gibi kabullenerek hep bir üst versiyonuma ulaşmak için çaba gösterdim. Zaman değişti, ben değiştim. Bu değişimdeki en büyük destek de hislerimdi. Hisseden Adam ismini seçmedim. Kendime biraz uzaktan bakma imkanı bulduğumda, dillendirdiğim bu oldu… Her insan hisseder ama kalıp ve kısıtlardan kurtulanlar, gerçeği yaşar. Asıl hissetmek budur…

    – Hisseden adam nasıl bir doğada hangi şartlarda yaşıyor?

    Doğu Karadeniz’in Rize şehrinde, kıyı şeridinde bir dağın üzerinin güney kısmında yaşıyorum. Şehre yakın gözükse de, sanki bir o kadar da uzakmış hissiyatını veren bir ortam. Çay bahçeleriyle donanmış bir örtüsü var ve bu örtüye kısım kısım ormanlar eşlik ediyor. Bulunduğum konum, hem denize, hem dağlara, hem vadiye bakıyor. Aldığı hava akımları sayesinde, biraz aşağısındaki köye istinaden, bambaşka bir atmosfer sunuyor. Dağın eteğindeki köyde sıcaktan uyunamazken, hemen dağın üzerindeki evimde, battaniyeyle uyumam gerekiyor…

    – Doğada yaşamak seni takip ederken harika hissettiriyor. Fakat sen her zaman güzelliklerin yanında zorluklarını da ifade etmekten geri durmuyorsun. Karşılaştığın zorluklardan ve bu zorluklarla baş etmedeki motivasyonundan bahsedebilir misin?

    Kırsal yaşamın zorluğu, her şeyi kendin yapman gerekmesidir. Şehirdeki hazırcılık yoktur. Bu hayatın kalitesi, tamamen senin emeğine bağlıdır. Sizlere yansıyan hayatımın güzelliği ise, bu hayatı güzel yaşama becerimden kaynaklıdır. Severek yaşadığım ve hislerimi de kısıtlamadığım için, o hissiyat, izleyenlerin içinde yer ediyor. Sıfır bilgi ile geldiğim bu kırsal yaşamı şimdi böyle tatlı ve güzel gösterebiliyorsam yılların deneyim ve tecrübesidir. Hiç bilmeyen biri, bir işle ilgilenirken, ben birkaç işin aynı anda üstesinden gelebilecek bilgi ve donanıma sahibim. Bu da zor olan hayatı kolay gösteren bir durum…

    – Doğada bir çok insanın korkuyla uzaklaştığı canlılarla yakın ilişkiler kurabilmeyi nasıl başarıyorsun?

    İnsan dahil tüm canlıları bir tutarım ve onlarla iletişim kurmak için önce oldukları gibi kabul etmem gerekir. Bunu yaptığımda, onları tanıma imkanı bulurum ve nasıl yaklaşacağımı bilirim. Mesela akrebi direk parmaklarınla baş kısmından tutmaya çalışsam parmağımı tehdit algılar ve sokar. Ancak elimi yürüyüş yoluna koyarsam ve elimin üzerine çıkmasını sağlarsam, elimi sadece yürüyeceği bir alan olarak algılar ve tehdit hissetmediği için de saldırmaz. Bu verdiğim örneği her canlıda uygularım. Tabi uygulanan başka güvenli yöntemler de var. Bunu başarabildiysem, onların yaratılışına duyduğum saygı ve sonra da sevgidendir. İnsan severse, bir yolunu buluyor…

    – Doğada tek başına olmak nasıl bir his?

    Dağlık arazimizde tek başıma kalmak, müthiş bir hissiyat. Tek kalmamın sebebi insanlardan kaçmak değil. Bu ortamın imkanlarından faydalanmak. Aynı düşünceye sahip aile bireylerim dostlarım da zaman zaman gelir ve tadar bu ortamı…

    Dağda tek kalmak, oldukça da geliştirici bir durum. Planlı ve programlı, duyuların daha aktif ve tedbirli yaşamaya başlıyorsun. Bu da, tüm unsurlarını hakkını vererek kullanmanı sağlıyor. Yani yaşadığını sonuna kadar hissediyorsun.

    – Ailen ve arkadaşların hayatının neresindeler? Aile fertlerinin doğa yaşamındaki katkıları nelerdir?

    Ailemle hep bir aradayız. Dağlık arazimiz bizim ofisimiz aslında ve aile şirketi yönetir gibi genel olarak dağda toplanır ve çalışırız. Onların varlığımı kabullenip desteklemesi çok önemliydi bu süreçte. Tabi en önemlisi güvenmeleri…

    Her evladın annesi, evladını başarılı görmek ister. Daha iyi yerlere gelsin ister. Annem ise bu hayata olan ilgimi gördüğünde bana sadece şunu söyledi: “Sen nerde mutluysan, ben de mutluyum.

    Annem için her şeyden önemlisi mutluluğumdu. Elbette hayat mutluluktan ibaret değil. Ancak sorunlarla başa çıkabilecek yetiye sahip olduğumu görmek ve annemin de bunu görmesi, başlı başına mutluluk sebebi…

    – Sana en çok sorulan sorulardan biri de evlilik… Evleneceğin insan için doğayı terk edip şehre döner misin? Neden?

    Evlilik, inancımın da tavsiye ettiği bir birliktir. Her zaman sıcak baktım ama sıcak bakmakla, evliliğin gerçekleşmesi bir olmuyor elbet. Evliliğe ne karşıyım ne de yanıp tutuşuyorum. Yazılmışsa olur. Ben sadece hayatıma giren fırsatları iyi görme yetisini geliştirmeye çalışıyorum. Bu yetim sayesinde, o insanla karşılaştığımı hissettiğimde ise adımımı atarım.

    Benim yaşam hususunda bir kalıbım yok. Tek gayem elimdeki imkanları değerlendirmek. Bu dağ yaşamı imkandı ve ben de onu değerlendirdim. Şartlar değişse de değişmesini istemediğim tek şey, imkanların değerlendirilmesine olan hassasiyetim. Bugün bana verilenler, bugün için verilmiş ve onları değerlendirmem gerek. Eşim olacak insandan tek beklediğim de bu hassasiyetime ortak olması. Elbette benim için değil. Kendi için…

    – Gelecek için hedeflerin, planların nelerdir?

    İmkanlarım dahilinde hayal kurar ve yapmak için harekete geçerim. Harekete geçemeyeceğimi düşündüğüm bir şeyi hayal etmem. Bu yüzden, bugün elimdeki imkanlara göre hareket eder ve geleceğimi şekillendiririm. Tek gayem, elimdekileri iyi değerlendirmek. Gerisi zaten gelecektir…

    – Bir konuşma yapsan ve sesin tüm insanlara ulaşacak olsa, ne olurdu sözlerin?

    Gözlerini son kez kapadığında, “Yaşadım.” demek istiyorsan hislerinin akışını bozan kısıt ve kalıpları fark et ve onlardan kurtul. Kendini önce olduğun gibi kabullen sonra da geliştirmeye başla. Var olanı kabullenmeden geliştiremezsin. Hislerinin önündeki duvarları kaldırdığında duyuların da aktifleşecek ve her duyunu daha da hissedeceksin. Zaten bundan sonrası da kendi kendine gelişecek.

    Yolunu, birileriyle kıyaslayarak yürüme. Kişisel gelişim, kişinin kendi potansiyelinin en üst seviyesine ulaşma sürecidir. Bunu da ancak kendini kendinle kıyaslayarak başarabilirsin. İşte o zaman asıl sen olabilirsin…


    Kamer Aygün sosyal medya hesapları

  • Keloğlan ama Bıyıklı ve Saçlı

    Keloğlan deyince aklınıza kim geliyor? 2000 sonrası nesilden yani Z kuşağı dediklerindenseniz TRT Çocuk’un Keloğlanı gözünüzde canlanabilir fakat Y kuşağı ve öncesi için ilk akla gelen isim Rüştü Asyalı olacaktır. Rüştü Asyalı hem muhteşem oyunculuğuyla hem de yanık sesiyle okuduğu türkülerle gönlümüze kazınmış bir isim.

    Fakat Yeşilçam’ın ilk Keloğlan’ı Rüştü Asyalı değil. 1948 yılında Vedat Örfi Bengü yönetmenliğinde çekilen, başrolünde usta orta oyuncu ve tulûat sanatçısı İsmail Hakkı Dümbüllü’nün yer aldığı ancak hakkında tek bir görselin bile bulunmadığı bir film mevcut kayıtlarda. İsmail Dümbüllü’yü Keloğlan olarak görmek muazzam olurdu. Umarım bir gün birileri tozlu raflar arasından çıkarır ve bizlere sunar bu filmi.

    Peki ya kim bu saçlı ve bıyıklı Keloğlan? Cevap, Yeşilçam’da bıyık denince akla gelen isim olan ikinci Keloğlan’ımız Öztürk Serengil. Kendisini ve bıyığını hem komedi filmleriyle hem de hiciv şarkılarıyla tanıdığımız usta oyuncu, meğer Keloğlan rolüne de bürünmüş.

    Yıl 1965. Yönetmen koltuğunda Yavuz Yalınkılıç oturuyor ve Keloğlan rolünde Öztürk Serengil var. Fakat bu filmde bir gariplik görülüyor daha ilk saniyelerde. Öztürk Serengil, kendisiyle özdeşleşen ince bıyığıyla ve saçıyla katır sırtında geliyor uzaklardan. Saçlarını gizlemek için mi taktı diye düşündüğüm başlığını da çıkarınca saçları tastamam ortaya çıkıyor.

    Yapımcı ve yönetmen Yavuz Yalınkılıç saçlı ve bıyıklı bir Keloğlana nasıl razı oldu, bilemem. Belki de Öztürk Serengil adının her şekilde filmin izlenmesi için yeterli olacağını da düşünmüş olabilir. 1999 yılında hayatını kaybeden büyük usta Öztürk Serengil, ömrü boyu 300 film oynamış ve ne yapmış etmişse Keloğlan filmini bile şahsına münhasır bıyıklarıyla oynamayı başarmıştır.

    Filmin tamamını izleyebilmeniz için videonun açıklamasında bir link bıraktım. Eğer bu filmin öyküsü hakkında detaylı bir bilgiye sahipsen yorumunla bizlerle de paylaşmayı ihmal etme. Sağlıcakla…

  • Bişr-i Hafî Filminden Yola Çıkarak 1990 Dönemi Dini Filmlerine Genel Bakış

    TGRT satılmadan evvel daha güzel bir Tür… O günlerin TGRT’sinden geride kalan TGRT Belgesel kanalına denk geldim bugün. Bişr-i Hafî (Yalınayak Bişr) adında bir dini film oynuyordu. Çocukluğumda pek çoğunu izlediğim ve benim için izleri hâlâ silinmemiş olan 1990 sonrası çekilmiş bu filmlere tekrar göz attım. Sonra Bişr-i Hafî, Bir Zamanlar Sarhoştu filmini çıkış noktası olarak özelden genele bir araştırmaya giriştim. Bu yazı kişisel bilgi birikimim üzerinden ilerleyeceği için eksikliklerin mazur görülmesini rica ederim. Yorumlarınızla katkı sunabilirsiniz.

    Bişr-i Hafî, Bir Zamanlar Sarhoştu filmi üzerine

    Dünyaya ilk nidamı saldığım 1992 yılında yapılan yaşıtım olan film, filmle aynı adı taşıyan bir evliyanın hayat hikayesini anlatıyor. Yönetmenliğini ve senaristliğini Yücel Çakmaklı‘nın yaptığı film İhlas Holding tarafından kurulan İFPAŞ Yapım tarafından TGRT için çekilir. Başrolde Yılmaz Zafer ve Kadir Savun yer almaktadır.

    Bişr-i Hafî, Bir Zamanlar Sarhoştu filmi, zengin bir ailenin tek çocuğu olan Bişr’in, vefat eden babasının tüm mal varlığını şarap sofralarında kendisi ve arkadaşları için hiç edişi ile başlıyor. Çaresiz kalan annesinin elinden gelen tek şey dua etmek iken Bişr, bir gün tövbe ederek tasavvuf ehli komşuları Demirci Cafer’in rehberliği ile manevi ilimlere kendini adıyor. Peki gerçekten kimdir Bişr-i Hafî?

    Bişr-i Hafî kimdir?

    Miladi 767 yılında Türkmenistan sınırları içerisinde bulunan Merv şehrinde zengin bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya gelir. Gençlik yıllarında babasının da vefatının etkisiyle meyhane ehlinin vazgeçilmez adamı olur. Rivayete göre bir gün sarhoş halde evine dönerken yerde besmele yazılı bir kağıt bulur ve bunu evinin duvarına asarak güzel kokular sürer. Sarhoş haline rağmen Allah adına bunca saygı göstermesi, onun hayatında yeni bir kapı aralar.

    Dayısı Ali ibni Harşam’dan dini ve tasavvufi ilimler almaya başlayan Bişr-i Hafî, tasavvuf ilmi için Bağdat’a yalınayak yola çıkar. Burada başta Fudayl ibni İyâz olmak üzere devrin büyük din alimlerinden eğitim alır. Yalınayak yaptığı bu yolculuk nedeniyle kendisine Hafî lakabı verilir. Miladi 847 yılında vefatına kadar ilim öğrenmeye ve öğretmeye devam eder.

    1990 sonrası dini film akımı

    1990 ile Refah Partisinin ülke siyasetinde yükselişi ve türban yasaklarının söz konusu edilmeye başladığı yıllar başlıyor. Oluşan bu yeni süreç beraberinde dini filmlerin de artışına vesile oluyor. Bu dönem filmlerinde ahlaki yozlaşmalar, aile yapısının bozulması, kötü alışkanlıklar, vatan üzerine temalar işlenir. Filmler Yücel Çakmaklı, Mesut Uçakan, Mehmet Tanrısever gibi isimlerin imzasını taşır.

    1990 döneminin meşhur dini filmleri

    Konuya giriş yaptığımız Bişr-i Hafî, Bir Zamanlar Sarhoştu filmi benim için en çok iz bırakan filmlerden olmuştur. Yine bu dönemde çekilen Necip Fazıl eserinden uyarlanan Mümin ile Kafir, Emir Sultan, Bir Garip Koleksiyoncu, Kanayan Yara Bosna ve samimiyeti ile gönlümde taht kuran Cahit Zarifoğlu kitabı uyarlaması Yürek Dede filmleri benim unutamadıklarım arasındadırlar. Anmayı unuttuğum nice dini içerikli filmler bu dönemde hızla çekilmişlerdir.

    Son notlar

    1970 ile hız kazanan fakat asıl ivmesini 28 Şubat sürecine kadar 1990larda yaşayan dini film akımına kişisel bilgi birikimle kısa bir bakış attık. Konu ve çekim bakımından belli bir kaliteyi koruyabilmiş bu filmlerin yer yer en büyük problemleri seslendirmeler alanında olmuştur. Fakat şahsi kanaatim; bu filmlerin genelinde hem oyunculuğu hem de sesiyle en unutulmaz isim Haluk Kurtoğlu‘dur.

    Hâlen TGRT Belgesel adlı kanalda oynatılmaya devam eden bu filmler, çocukluğumda dini kitap-kırtasiye işi yapan babamın vesilesiyle benim için büyük izler taşır. Eğer bir eksik ve hatam olduysa lütfen yorumunuzla belirtmeyi ihmal etmeyiniz.

    Sürçü lisan ettiysem affola!

  • H. Gunda Akay ile Axomghot – Ara Devir röportajı

    H. Gunda Akay ile Axomghot – Ara Devir röportajı

    H. Gunda Akay‘ın kaleminden Axomghot – Ara Devir, yeryüzünde yaşayan ve farklı vasıflara sahip olan beş ırkı konu alıyor. Maceramız kitaba adını da veren Axomghot ırkının, üstün ırk olduğu gerekçesiyle hakimiyeti ele geçirip tüm ırkları kendine köle yapma çabasını anlatıyor. Yazarımız ile bu keyifli röportaj Nevşehir Kitap Kulübü kurucusu Esra Ülger tarafından gerçekleştirilmiştir.

    H. Gunda AKAY kimdir? Kendini bir cümle ile anlatmak istese bu cümle ne olur?

    Her âdem bir âlemdir. Kimse bir cümleye sığamaz ama adımın anlamı beni biraz anlatabilir. Gunda, Türkçede kalpten içten anlamına geliyor.

    Yazmadan önce iyi bir okuyucu muydunuz?

    Tam bir kitap kurduyum diyemem ama okumayı seviyorum. Eğitim hayatımda daha çok okurdum. İş hayatından sonra okumaya ayırabildiğim süreler azaldı ama asla bırakmadım.

    Sadece bir yazar okuma hakkınız olsa bu hangisi olurdu?

    Osman Çelik olurdu. Genar’ı defalarca kez okuyabilirim.

    Her kitap bir yolculuktur. Siz bu yolculuğa nasıl çıktınız?

    Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum, defalarca adım attığım ama bir şekilde geri çekildiğim bir yolculuktu. Sonunda 2019da yakaladığım bir boşlukta on bir ay süren harika bir maceraya başlamış oldum.

    Axomghot – Ara Devir kitabını yazarken nelerden etkilendiniz, ilham aldınız?

    Kitabın fonunu Nart Mitolojisindeki Çerkeslerin kültürü, sosyal kuralları, özgün ve eşsiz kimliği oluşturuyor. Kurgu için net bir etken söyleyemem. Daha çok ömrüm boyunca zihnimi doldurduğum faktörlerin yansıması olabilir. Kitabın bu kadar brutal olmasının sebebi de sancısını çektiğim bazı fobilerin dışa vurumu şeklindedir. Korkularımı yazım sürecinde kullanmak, hem durumu avantajıma çevirmesi hem de kaygılarımı hafifletmesi sebebiyle benim için oldukça başarılı bir karar oldu.

    Axomghot – Ara Devir sizin ilk kitabınız. Peki bu maceranın devamı gelecek mi? Seriyi kaç kitap olarak düşündünüz?

    Daha önce başka denemelerim olsa da Axomghot – Ara Devir yayınlanan ilk kitabım oldu. Kurguyu seri olarak hazırladım. İkinci kitap için hazırlığıma devam ediyorum. Serinin kaç kitaptan oluşacağını henüz kestiremiyorum ancak sekiz kitaptan oluşmasını hayal ediyorum. Sekiz, kurgumda anlamlı bir rakam. 

    Kurgusuyla, karakterleriyle epey başarılı bir kitap. Bunun için muhakkak bir birikim gerek. Bunu neye borçlusunuz?

    Sanırım meraklı olmama borçluyum. İlgi duyduğum her konuyu detaylarına kadar araştırmak ve öğrenmekten büyük keyif alıyorum. Sonrasında büyük bölümünü unutsam da öğrendiklerim bilincimi ve hayal gücümü şekillendirmiş oluyor. Zaten kurgulamayı, hayal etmeyi, detaylara dalmayı çok seviyorum ve üretmeyi çok önemsiyorum. Bu yapıda olmak iş hayatımda da yazarlık sürecimde de oldukça işime yaradı diyebilirim.

    Kitapta Axomghot ırkının müthiş manipülasyon yeteneğini okuduk. Bir yazar olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Zekaya çok değer veriyorum ve her türlü mücadelede aslında zekaların çarpıştığına inanıyorum. Axomghot halkının hem us hem de fiziksel güçlerinin yüksekliğine rağmen yaşadıkları her mücadelede avantajı zekaları sayesinde sağlamaları bundandır. Bu durum Barış Güçlerinin işini daha da zora soksa da kitaptaki esas üstünlüğe yani erdemli olmaya duydukları inanç sayesinde muktedir kalacaklardır. 

    Kuyu Kuleyi yazarken aklınızda nasıl bir görüntü vardı?

    Kuyu Kule için Portekiz’de 16. Yüzyılda inşa edilen Quinta da Regaleira kulesinden esinlendim.

    Kitapta adı geçen İkhgetto’lar nedir? Bize biraz anlatır mısınız?

    İkhgetho’lar tanrının vekilleridir. Yeryüzündeki düzeni antik çağlarda onlar sağlamışlardır. Irkların yaradılışına şahitlik etmiş ve tüm tarihlerini gözlemlemişlerdir. Zaman içinde kan ve kıyıma kayıtsız kalan tanrıya gücenmiş ve hem tanrı katını hem de insanlığı terk ederek İanmourko kıtasına çekilmişlerdir.

    Kitapta pek çok değişik isim ve yer adları bulunuyor. Bunlar ne anlama geliyor?

    İsimleri ve yer isimlerini Adigabze’den yani Adigelerin dilinden dönüştürerek hazırladım. Bazılarını da birebir kullandım. Ataların dilinin alfabesini ve ırk sembollerini de Adige sülalelerinin sembollerinden uyarladım. Amacım hem böylesine eşsiz bir birikimden beslenmek hem de böylesine özgün olan bu kimliği tanıtmaktı.

    Son olarak bizlere beş ırk hakkınsa bilgi vererek sizin hayalinizde bu ırkların nasıl canlandığını anlatır mısınız?

    Zaman zaman insanların ne kadar güçsüz, kırılgan ve aciz varlıklar olduğunu düşünürdüm. Fark ettiğim çözümsüz durumlara göre -onları kabullenmek yerine- hayal dünyama başvururdum. Farklı yeteneklere sahip olurdum ve durumları çözerdim. Bilincim olgunlaştıkça çözemeyeceğim durumları kabul etmeyi öğrendim. Beş ırk ve onların yetenekleri geçmiş hayallerimin ürünü olarak ortaya çıkmış oldu.

  • Nergisler Kokusunu Kaybediyor

    bölüm bir*

    *komşuda pişer, bize de avucumuzu yalamak düşer

    Dünya hâli denir ya hani: Saçma sapan, bir şekilde fırlattı taşı. Taş az gitti, uz gitti de onca sarhoş dansının ardından göl kenarında su içen zavallı kekliği vurdu tam da kafasından. Sapan sahibi bile habersizdi maktulden. Islıklar çalarak ve küfürler ederek kayboldu çalıların arasında.

    tarih: yirmi iki kasım 199!…
    yer: gitmesekte görmesekte bizim olan bir köyün az ötesindeki ormanlık hazine arazisi
    katil: saçma sapan
    maktul: keklik

    Keklik, düz ovada değildi ve daha yeni yeni kanat çırpmaya başlamıştı. Keklik miydi gerçekten yoksa bir âdem yavrusu muydu? Her ne idi ise önemi yoktu: Resmi kayıtlara böyle geçti! Avlanmış olmasıydı tek gerçek.. avlanılmış olmamız.

    – Avladılar bizi!
    + Bunu biz istedik zaten!
    – Ama…
    + Çok canın yanıyor mu?
    – Biraz.. ya sen? Bu acıyla nasıl gülebiliyorsun hâlâ?
    + Sen gül diye… Gül ki, başardıklarını sanıp sarhoş olmasınlar!
    – Gülelim öyleyse! Belki bir gül doğar kanlarımızdan yada bir gelincik, ne dersin?
    + Nergis olsun isterdim…

    bölüm iki*

    *anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az

    Dağları deldi diyorlar ya Ferhat Şirin için.. biz de ruhumuzu delik deşik ediyoruz dünya için!

    bölüm üç*

    *nergisler kokusunu kaybediyor!

    Bu cümleleri 15 Eylül 2014’te hangi duygularla yazdığımı merak ediyorum. Sıklıkla eski yazılarıma dönüp baksam da üzerlerinde çok durmazdım. Dün akşam sevgili dostum Orhan B. Akgül’ün (Kendisinin müzik çalışmalarını dinlemenizi tavsiye ederim.) yıllar öncesinde bilgisayarında tuttuğu günlüğünden bir bölüm paylaşıp anılarımızı canlandırmasıyla esti bu rüzgar. Özünü bozmaktan kaçınarak ufak düzenlemeler ve kırpmalarla yeniden düzenledim yazıyı.

    Acaba nasıl bir ruh halindeydim o günlerde? B12 eksikliğinin pençesinden pek kurtulamasam da bu soruya yüzeysel bir cevap bulacağım. Umarım…

    Üniversite bitmiş ve üniversiteyi okuduğum şehir olan Sivas’tan memleketime döneli bir ayı aşmıştı. KPSS sınavı ummadığım bir şekilde iyi geçmiş, atanmak ihtimalden öte bir gerçeklik halini almıştı. (Atanamamak adına giriştiğim anlamsız çabaların maddi ceremesini atandıktan sonra birkaç yıl ağır bir şekilde ödeyeceğim.) İlk başlarda öğretmenlik yerine aklım fikrim tiyatroda olsa da tercihleri yaptıktan ve atama sonuçlarını beklemeye başladıktan sonra düşüncem değişmişti. Fakat bir türlü açıklanmayan atama sonuçları beni çok yoruyordu sanırım. Oldum olası muallak olan şeyleri sevmem: Atanacağım tamam ama nereye. O yer belli olmalıydı bir an önce ve kafamda her şey netleşebilmeliydi. Bu yazıyı yazdığım pazartesi gününün cumasında tayinim açıklanmış ve hemen valizimi hazırlayıp yirmi beş saatlik bir otobüs yolculuğuna çıkmıştım. Yazından tam bir hafta sonra ise ilk görev yerim olan kuruma evraklarımı teslim etmiş, aynı gün ilk öğrencilerimle tanışmıştım.

  • Kartpostal Nedir? Posta Hobisi Üzerine

    Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü’nün (PTT) aman dinlemeyen zamları ve tebrik tarifesini kaldırmasının ardından yok olmaya biraz daha yaklaşan kartpostal hobisi için sevgili eşim Melek ile bir gayrete giriştik. İlk adımını “Kartpostal Nedir?” sorusu ile attığım video serimizden ilk videoyu yayınladık. Her ne kadar youtube içeriği üretmeye alışık olsam da uzun zamandır uzak kalmanın verdiği heyecan, eşimin heyecanı ile birleşip devleşse de bir kaç tekrarın ardından çok da zorlanmadan hazırladık videoyu. Oldukça kısa ve konuya odaklı bir video oldu. Sizlerin yorum ve tavsiyelerinizi merakla bekliyor olacağız.

    Kartpostal Nedir?

    Yazının maksadı youtube videomuzdan haberdar etmek olsa da soruya cevap ararken tesadüfen buraya yolu düşenleri eli boş uğurlamak istemem. Sevgili eşim Melek’in yazdığı ve tamamına buradan ulaşabileceğiniz yazısından bir alıntı yapıyorum:

    Telefon, internet, bilgisayar gibi iletişim araçlarının olmadığı günlerde kartpostal, mektup ve telgraf ile haberleşme, görüşme sağlanıyordu. Aslında yakın bir geçmişe kadar bunu koruduk. Evinde 90’lı yılların başlarında gelmiş kartpostal olmayan pek yoktur sanıyorum. Askerden gönderilmiş ya da herhangi bir doğum günü tebriği gibi. Şimdilerde ise iletişim aracı değil. Türkiye’de yaklaşık on beş bin kişinin ilgilendiği bir hobi. Eskide kaldı zannedilse de hala hatırı sayılır bi kullanıcı kitlesi var bana göre.

    Kartpostal Nereden Satın Alınır?

    Bu soruya en güzel cevap ise Kartpostal Kutusu. Meleğimin 2016 yılında kurduğu ve hâlâ tüm heyecanıyla yaşatmaya çabaladığı bir girişim Kartpostal Kutusu. Kendi tasarladığı ya da gönüllü çizerlerle hazırladığı kartpostalları ve posta malzemelerinin satışını yapıyor. Ayrıca zaman zaman sosyal medyada da hobiye dair çeşitli etkinlikler gerçekleştiriyor. Videonun sonunda alışveriş yapmak isteyenler için ufak bir indirim kodu paylaşmıştık. 🙂