Ay: Haziran 2021

  • Evlilik ve Mangal Arasındaki İlişkiye Dair

    Başlığın bir tık ilginç olduğunun kabulüyle itiraf etmeliyim ki yazı fikri eşime ait. “Bunu yazmalısın.” dedi, emir telakki ettim ve pençeleri sıvadım. Yazının sonlarında yıllardır muhabbette olduğumuz blog yazarı dostlarımın da kısa kısa bu konudaki fikirlerini ekledim. Öyleyse önce koltuğa uzanmalı ve biraz çocukluğuma inmeli!

    Çocukluğumun ilk mangal manzarası

    Çocukluğumda ilk hatırladığım mangal manzarası Manavgat Şelalesi’nin az ötelerinde bir mevkide, yine çocukluğuma dair nadir fotoğraflarımdan birisinde beraber hapsolduğumuz iki adsız baba dostu çocuğu ile canlanıyor gözlerimde. Annem her zamanki gibi bir köşeden izliyor olanları, adsız iki kardeş, biri kız biri erkek, üstlerimizi batırma korkusu olmadan oynaşıyoruz. Neden korkmuyorum üstümü batırmaktan, bilemiyorum. Acaba gerçekten bir mangal ve üzerinde cosur cosur pişen etler var mıydı o gün? Yoksa aynı günün gecesinde, rüyamda et yediğimizi mi hayal etmiştim. Baba! Bu yazıyı okuyorsan bi’ aydınlat beni: O gün tam olarak neredeydik, mangal var mıydı ortada ve et, son olarak kimdi o arkadaşlar, şimdi nerededirler, ne iş yaparlar?

    Gençlik/bekarlık dönemi mangal ile ilişkim

    Büyüdükçe babamın arkadaşlarının düzenlediği pikniklerde sıklıkla gördüm dumanını mangalın. Dumandan ibaret hatıralarım.. kurulan büyük sofralarda babamın yanına sinişim; sonra denize gidenlerin ardından “Onlar neden dönmüyorlar?” sorusunu içime gömerek, yine bir başka baba dostunun arabasıyla eve dönüş. Mangal, çocukluğumda adını henüz bilmediğim bir şey öğretmişti bana: Sosyal sınıf. Güzel insanlardı hepsi de fakat aramızdaki farkı derinlemesine hissederdim. Onlarda olan yaşam kalitesi bizde yoktu. Onlar yüzmeye gidebiliyordu, biz gidemiyorduk. Onlar mangalın sahipleriydi ve kendi arabalarıyla gelebiliyorlardı. Biz ise onların arabalarıyla getirip götürdüğü aileydik. Babam garip adam (garip adamsın baba).

    Büyüdükçe mangalın anlamı fark kazanmaya başladı. Irmak kenarında üç liraya alınan otuz İnegöl köfteydi mangal artık. Bolca ekmek, çekirdek ve gazlı içecek, eğer paramız varsa bir de karpuz ve otuzlu İnegöl köfte; acaba gerçekten et var mıydı içinde. Buz gibi ırmak suyunda yüzer, yanan ateşin başında toplaşır, tıkınırdık.

    Büyüdüm: Lise arkadaşlarım, babam ve üniversite dostlarım eklendi mangallı hatıralara. Ama hiç işi bilen kişi değildim. Çalı çırpı toplayan ve eşya taşıyandım. Mesleğe başlayıp cebimiz para görünce, bilsem de bilmesem de mangal dumanına boğuldum defalarca. Dakikalarca uğraş, ateşi yak, yer yer eti heba et ama keyfi bir başka güzel. Artık keyifli bir şeydi mangal hatta lokantada bir şeyler yemektense eti kendi alır pişirirdin aklın varsa. Fakat hâlâ beceriksizim.

    Evlilik ve mangal bağı

    Başlık biraz ilginç olabilir lakin evlenince bir şeyler değişiyor. Omzunda tahmin edemeyeceğin yeni yükler ve göğsünde yepyeni vasıflar beliriyor izci nişanları gibi. Mangal da bunlardan birisi oldu benim için, evliliğin getirdiği sorumluluklardan birisiydi iyi bir mangalcı olmak. Doğanın içinde harika bir yerde yaşıyorduk ve misafirimiz boldu. Her geleni hem doğa ile hemhal etmek hem de en güzelinden yedirip içirmek gerekirdi, gereklilikten değil ama seviyorduk bunu.

    İlk zamanlarda hem malzeme hem de beceri eksikliğim yüzünden birkaç misafiri ve kendimi hayal kırıklığına uğrattım. Sanırım üçüncü seferdi, bir şeyler oldu: İçimde bir mangalcı enişte ruhu uyandı. Ateş tek seferde gürledi, kömürler tez tutuştu, etin yağıyla yükselmedi ateş, dindirmek için harını ateşin tuz aramadı gözlerim, etler külle bocanmadı, yahu bir de güzel oldu ki sormayın gitsin. Kusura bakma, çok ballandırdım, canın çektiyse vereyim adresi gel, yaparım sana da 🙂

    O gün bugündür korkmuyorum hatta her fırsatta mangala sığınıyorum. Arabamız yok ama gittiğimiz yere taşımak için bir mangal hazırlama kiti kıvamında kolimiz var. Şuan yazarken hatırladığım çocukluk anılarımın çok ötesinde düşüncelerim ama yine unutmuş değilim o zamanki hislerimi; yediğim her lokma bir şükür sebebi bu yüzden.

    Güzel arkadaşlar, abiler edindim, bir benzerine dahi imkan olmayan çok güzel anlar yaşadım ateş başında. Paylaşmak, bir arada olmak, birlikte hareket etmek ve muhabbet gibi anlamlar kazanmaya başladı mangal. Belki de çocukluğumun bana hazin anılarında, babamın hisleri e böyleydi. Hem her şeyi doğru hatırlamıyor da olabilirim. Zihnim çok oyun oynar bana, yaşamadığım şeylerin yaşanmış seraplarını iliklerimde hissettirir.

    Soruyu bir de evli blog dostlarımıza soralım!

    • Çayyaş Mustafa der ki: Evlenmeden önce mangalı babam yakardı. evlendikten sonra ihale bana kaldı.
    • Kelimerlerin Sahibi Sezer Abi der ki: Atalarımız avcıydı, günün ilk ışıklarıyla mağaradan çıkıp avlanır, mağaraya taze et getirirlerdi. Atalarımızdan bize genetik bir miras olarak kalan avlanma ve aile üyelerine yemek sağlama içgüdüsü günümüzde modern insanı kasaptan et alıp mangal yakmaya itiyor. Bu içgüdünün evli erkeklerde ortaya çıkmasının sebebini tahmin etmek de güç değil.
    • Nargileci İsmail der ki: Kayınpederlerle bir numaralı aktivite. Mangal yakmaktan haz etmesem de mecburen yakıyorum. Bir de evlendikten sonra yapılabilecek pek bir aktivite olmuyor. Ne yapalım, hadi mangal yakalım.
    • Issızdaki adam Emrah Abi der ki: Mangal ile evlilik arasındaki bağlar benzer ve çok sıkıdır. Mesela evlilik + mangal = göbek. Erkeğin evlendikten sonra tek yemek yaptığı yer mangaldır 😁 Aslında biz öze dönüş seramonisidir 😄 Hele kayınpeder vs. gibi eş dost akraba ile gidilirse kendini gösterme sahnesidir. Evde yumurta kıramayan erkek o anda masterchefe dönüşür 😄 Bu arada benimde üzerine master yaptığım bir mevzudur mangal. Etin süte yatırılıp terbiyelenmesine, közün durumundan, hangi etin kaç santigrat derecede, kaç dakika közün üzerinde duracağına kadar uzmanlaştım. Bayburtta tek yapabildiğim aktivite bu o yüzden 😄 Aile bireylerinin doğada kendini bulduğu/gerçekleştirdiği yer olan mangalla evlilik (veya aile diyebiliriz) arasındaki karmaşık yapının bir tez konusu olması gerektiğini düşünüyorum eyyorlamam bu kadar 😂
    • Can Dost Eyüp der ki: Bekarlık yıllarımda arkadaşlarımızla yahut ailemizle piknik yapmaya gittiğimde pikniğin olmazsa olmazı mangal idi. Fakat ben mangalı izleyen taraftım çoğunlukla. Semaver ile ilgilenmek daha bir hoşuma giderdi. Yıllar birbirini kovaladı ve bekarlık yaşantım sona erdi, evlendim. Evlenince, tıpkı senin de yazında belirttiğin gibi sorumluluk ve ödev duygusu gelişti. Artık gittiğimiz pikniklerde mangalın başına geçen taraf ben olmuştum. Gerçi şimdiye kadar iki defa mangallı bir piknik yaptık ama olsun. Diyeceğim o ki, evlilik ve mangal kelimesi ikisi de sorumluluk ve ödev kavramları ile yakından ilişkili durumlar. 😀

    Bu yazı, blog dostlarından tek bekar olan Kahveci Tahsin‘e armağan edilmiştir. Eğer bu yazı gibi kafası karışık başka yazılarımı da okumak dilersen buraya tıklaman yeterli. Sağlıcakla.

  • Vaner Alper ile Tanış Olma Röportajı

    Vaner Alper ile twitter aracılığı ile tanıştım. Attığı bir twit bazı vesileler ile önüme geldi; bir pul süngeri fotoğrafıydı. Gözde eşyalarımdan biri olduğunu ifade ettiğimde takipleştik ve profili hayli ilgimi çekti. Tanımak için profilinde derinlere dalmak yerine kendisine sorular sormak diledim ve sağolsun, kabul etti. Sorularıma aldığım cevaplarla ilgim ve saygım arttı. Japonya’da ikamet eden kıymetli bir mütercim ve edebiyat sevdalısı ile muhabbet halinde olduğumu üçüncü sorum ile fark ettim. Vaner Alper Bey, twitter hesabında hayli aktif ve kitap ödüllü keyifli etkinlikler yapıyor, takip etmelisiniz 🙂 Kısa ama hoş bu röportajı blogumda paylaşıyor olmaktan dolayı mutluluk duyuyorum. Keyifli okumalar…

    Vaner Alper Röportajı

    Oldukça klasik bir soru ile giriş yapabilir miyim 🙂 Vaner Alper kimdir?

    Poliglot leksikografım. Türkiye’de Japon edebiyatı çevirmeni olarak tanınıyorum. Japonya’da Avrupalı moda markalarının finans ve genel yönetimi konusunda danışmanlık yapıyorum. İnternet ortamında ise en büyük Japonca Türkçe sözlüğün yazarıyım. Ayrıca iki sitede, sık olmasa da dostlarımın da yardımıyla elimden geldiğince kaliteli yazılar yüklüyorum. Love Turkey sitesinde Türkiye’yi seven Japonlara çağdaş Türk sanatını ve sanatçılarını tanıtmaya çalışıyorum. Kişisel sitemde de Japonya’yı seven Türklere Japon edebiyatı ve kültürünü, ayrıca kendi çevirilerimi tanıtıyorum.

    Poligrot leksikograf ifadesini ilk kez duyuyor olmanın utancıyla, acaba tanımlayabilir misiniz? Google yerine sizden duymak hoş olacaktır diye düşünüyorum.

    Poliglot Yunanca poly-glot sözünden gelme; çok dilli demektir. Leksikograf sözlük müellifi oluyor.

    Japonya maceranız nasıl başladı?

    1986’da bir arkadaşımın tavsiyesiyle Japonca kursuna başladım. 1987’de Mitsubishi Corporation adında büyük bir Japon şirketinde işe başladım. Çalışmaya devam ederken, 1988’de Boğaziçi Üniversitesi Mütercim Tercümanlık bölümünü kazandım, ek dil olarak Japonca alarak, 1992’de Almanca ve İngilizcenin yanında Japonca tercümanı diploması aldım. Türkiye’nin ilk diplomalı Japonca tercümanı ve Japoncadan Türkçeye doğrudan çevrilen ilk edebiyat eserinin (Ryunosuke Akutagava, Örümcek Ağı, 1990) çevirmeniyim. 1992’de burslu olarak Japonya’ya geldim. Sonra burada kaldım. Genelde yabancı dillere, özellikle de Japon diline karşı ilgim bana bu yolu açmış oldu.

    Öncelikle bir ilke imza attığınız bu eseriniz için saygı ile tebrik ediyorum. Muhabbetimizde bendenizin henüz dünyaya geldiği zamanda böylesine bir esere tesadüf etmek, mutluluk verici oldu. Lakin mütercim olarak farklı alanlarda da iş imkânlarınız bol iken edebiyata ilginiz kaynağını merak etmedeyim; paylaşabilir misiniz?

    Dili bir amaç değil bir araç olarak gördüm hep. İnsana güzel dünyaların kapılarını açıyor. Edebiyat da bu güzelliklerin başında geliyor bence. Çevirirken kendimi yazarla baş başa oturmuş konuşuyormuş gibi hissediyorum. Yukio Mişima ya da Kanae Minato hemen yanı başımda sanki. Çeviri eylemi, inanılmaz düzeyde zihinsel ve manevi tatmin veriyor bana. Çevirmen arkadaşlar bu duygularımı paylaşacaklardır.

    Şu sıralar üzerinde çalıştığınız projeler nelerdir?

    Eşzamanlı olarak birçok proje üstünde çalışıyorum. Elimin altında dört çeviri var. Birisi Doğan Kitap’tan çıkacak bir polisiye. İkincisi kendi seçkimden Denizler Yayınevi yardımıyla çıkaracağım Profesör Yōrō Takeşi’nin “Aptallık Duvarı” adlı kitabı. Diğer ikisi için telif görüşmelerine yeni başladım. Bundan başka Japon kültürüyle ilgili iki telif eser tasarısı var. Ortak çalışmalar olacak ama tamamlanması birkaç yılı bulacaktır. Bir de tabii 2015 yılından beri her gün üstünde çalıştığım ve internette ücretsiz olarak kullanıma sunduğum Japonca Türkçe sözlük çalışmaları var. Sık sık güncelleyemesem de, Japonlara yönelik olarak çağdaş Türk sanatçılarını tanıtmaya çalıştığım Japonca bir sitenin de idarecisiyim. Ayrıca kendi sitemde çağdaş Japon yazarlarını ve kendi çevirilerimi tanıtıyorum.

    Tüm projelerinizde başarılar dilerim. Polisiye çalışmanızı merakla bekliyor olacağım ayrıca. Japonya’da iken Türkiye’ye dair en çok özlediğiniz şey ne oluyor? 🙂

    Buraya alıştığım için herhangi bir şeyin özlemiyle huzursuz olma durumunda değilim ama Türkiye’ye gidince doğal olarak en çok ailemle ve dostlarla vakit geçirmeye çalışıyorum. Şimdi buna yeni Twitter ve Instagram arkadaşlarım da eklenmiş oldu.

    İlgi ve muhabbetiniz, cevaplarınız için teşekkür ederim. Sizi tanımış olmaktan dolayı mutluluk duydum.


    Ben merakla Vaner Alper Bey’in polisiye çevirisini merakla bekliyor olacağım ve eğer B12 eksiliği nöbeti yaşamazsam ilk fırsatta okuyup, blogda da paylaşmak istiyorum. Ayıca daha fazla röportaj okumak dilerseniz, blog sayfamda farklı vesilelerle sorular yönelttiğim güzel insanlara buradan ulaşabilirsiniz. Sağlıcakla.

  • Bilge Google ile Karga’nın Serüvenleri

    Normalde geç uyanmam gereken bir sabah vaktini kitap okuyarak değerlendirmek varken bilgisayarı açınca, en azından faydalı bir şeyler yapayım diyerek başladığım bu yazı, defalarca şekil ve konu değiştirerek iki saatte tamamlandı. Yazdıkça Kelimelerbenim’in sonuncusunu iki bin on yedi yılında yazdığı, kırk yazılık “Bu Hafta Ne Öğrendim” serisini anımsatsa da yazmaktan geri duramadım. Hafta içerisinde Google üzerinde yaptığım beş aramayı ve nedenlerini paylaşıyorum 🙂 Saçma sapan şeylerden bahsetmiş, yeni kelimeler kullanmaya çabalamış olabilirim. Son zamanlarda sözlük kullanmayı ve yeni kelimeler öğrenmeyi adet edindim. Öğrendikçe de unutmamak adına onları uygun yerlerde kullanmaya çabalayacağım. Aslında bunu öykü denemelerimde yapabilmek daha güzel olurdu da tembellik işte!

    Karga başlı baston

    Masal anlatıcılığı eğitimi aldım bu hafta. Tiyatro sahnelerinde heveslendiğim meddah kültürünün Zümrüdüanka misali gönlümde canlandığını hissettim. Masal anlatıcılığı çalışmalarının neden meddah kültüründen de destek alınarak daha anlamlı bir hale evrilmediğini düşündüğüm birkaç dakikalık anda kendimi Keloğlanı andıran bir kostümde buldum. Halet-i hayaliye ile bir masal anlatmaya tam başlayacaktım ki bir eksik fark ettim: Zihnime vardım. Uzun koridorlar arasında Halet-i Hayaliye Bürosunu defaten bulup memurların arasından sıyrılarak şefin tepesinde belirdim. Bir meddahı canlandırabilmem için gerekli olan en önemli aksesuarı, hayır meddahtan gayrı olmayan bir uzuvdur aslında, yani bastonu neden göndermediklerini sordum. Şef, karga başlı bir baston hayalinde olduğumu ve buna dair bir yaşanmışlık bulunmadığından cismen oluşturamadıklarını ifade edince duruldum. Halet-i hayali terk edip, Bilge Google Dede’ye sordum: Var mıdır acaba karga başlı bir baston? Yokluğundan ve özel yaptırmak istediğimde karşılayamayacağım uçuk rakamlar teklif edileceğinden emin olunca Rüştü Asyalı’dan Ey Güzeller Hepinize Kırgınım kaset kaydını dinleyerek konuya nokta koydum.

    Elapro Sahne kime ait?

    Youtube müzik kanalları arasında Paul Dwyer, hem ilginç hem de etnik bir durak. Bir avuç huzur niyetiyle sıklıkla uğramanızı tavsiye ederim; en çok da farklı sanatçılarla yaptığın düetleri. Paul Dwyer, bir zamanlar Elapro Sahne adında bir başka çalışmanın da içindeydi. Hatta kurucusu, sahibi olduğunu zannediyordum. Fakat bu hafta şahsi youtube kanalında Elapro ile olan linklerin temizlendiğini görünce, meraka kapılıp arayışa giriştim ve herhangi bir şey bulamadım. Sonra da umursamadım ve samsara çarkında sonsuza deveran edercesine Seher Vakti Kalkan Kervan adlı esere kapıldım.

    Bestel

    Memleketimde yapılan bir tür incir reçelidir. Pek severim. İncir reçelinden muhabbet açıldığı bir anda neye benzediğini tarif edemeyince fotoğrafını göstermek için yaptığım bir görsel aratma idi. Canım çekti bak yine! Eğer bir yerlerde denk gelirseniz tadına bakmadan geçmeyin.

    China name and ID for game

    Oyunlarla aranız nasıldır? Aslında bu arama, derin bir oyun sevgisi gerektiriyor. Çin, Japonya ve Kore kaynaklı bazı oyunlar, kendi memleketleri dışına hizmet vermemekte oldukça kararlı olabiliyorlar. İlk izlediğim animelerden olan Sword Art Online dizisine ait yeni bir mobil mmorpg oyunu çıktı fakat oyuna giriş yapabilmek için bir Çin vatandaşı olduğunuzu doğrulamanız gerekiyor. İnternette de bu ihtiyaca karşılık isim ve kimlik numaraları paylaşılıyor. Oyuna girmek için yaptığım aramada ilk kullandığım kimlik sahibi ölü çıktı ve oyundan aynı gün atıldım. Sonrasında girdiğim bilgilerle hala oynamaya devam ediyorum. Oyun tamamen Çince fakat oyun sonuçta. Pek sorun yaşamıyoruz, aramız iyi şuan için.

    Dünyanın en büyük heykelleri

    Seviyeli bir muhabbet esnasında, Budizm adına yapılan heykellerin dünyanın en büyük heykeli olduğunu söyledim. Fakat muhatabımın fikri farklıydı. Onun aklında Portekiz’deki Cristo-Rei heykeli vardı. Fakat aramamız neticesinde gördük ki dünyanın en büyük heykelinin Çin’de bulunan 153 metre yüksekliğindeki Buda İlkbahar Tapınağı olduğunu öğrendik. Konu dallanıp budaklanınca yeni yeni şeyler öğrendim aynı gün: Budizm’in birbirinden ketum şekilde ayrı mezheplerinin olduğunu, popüler kültüre nasıl uyum sağladığını, farklı dinlerden insanlara ruhları bile duymadan kendi ritüellerini nasıl yaşattığını…

  • Bir Filmi 15 Kez İzlemek: 3 Idiots

    film öncesi kişisel notlar

    Bollywood ile bir Ajay Devgn filmi ile tanışmış olsam da sevmem ve müptela olmam Hrithik Roshan ile başladı. Ardından keşfettiğim Shah Rukh Khan ve Aamir Khan ile izlediğim filmlerin çetelesini tutar oldum. Bu zamana kadar birkaçı hariç hepsi, kendi türlerinde kaliteli yüz yirmi beşin üzerinde Bollywood filmi izledim. Bu filmlerden bazılarını defalarca kez, bıkmadan usanmadan izledim. Rekorumun sahibi ise bir Aamir Khan klasiği olan 3 Idiots oldu.

    Bu on beş sayısını açıklamak zorunda hissediyorum kendimi: Filmi çok sevdim ve herkes izlesin istedim. İkna ettiğim herkesle birlikte oturup tekrar tekrar izledim. Bir akşam filmin şarkılarından birine rastlayıp şarkıyı üçüncü kez başa sardığımda dayanamayıp filmi yeniden izledim yıllar sonra. Her şeyi unutmuş, berrak bir zihinle kah kahkahalar atarak ağladım kah baya baya ağladım. Film izlemeyi biraz abartılı yaşıyor olabilirim.

    3 idiots filmi hakkında

    Başrollerinde Aamir Khan, R. Madhavan, Sharman Joshi, Kareena Kapoor ve Boman Irani’nin yer aldığı 2009 yapımı bir Hint filmi. Ülkesinde ve dünya genelinde gişe rekorları kıran, oldukça başarılı bir film. Birçok insan Hint sineması ile bu film sayesinde tanışmıştır.

    Farklı yaşam şartları ile yetişmiş üç mühendislik öğrencisinin arkadaşlığının hikayesidir 3 Idiots: Ülkenin en başarılı öğrencilerini kabul eden üniversitenin yönetiminde hayattaki tek değer verdiği şey başarı elde etmek olan Viru Sahastrabudhhe bulunmaktadır. Makineleştirilmiş ve yarışa dayalı eğitim sistemine karşı bir senaryosu var filmin. Rancho, bu sisteme karşı olan, sorgulayan ve bilgiye aç bir öğrencidir. Farhan, ailesi tarafından mühendisliğe zorlanan ve hayallerinden vaz geçmiş bir profile sahiptir. Raju, hayal ettiği yerde olsa da ailesinin maddi sıkıntılarına şifa olamamak korkusuyla boğuşmaktan derslerinde başarılı olamaz. Fakat filmde herkesin hayatına dokunan sloganımız günü kurtaracaktır: Aal Izz Well!

    Ne olursa olsun kalbinize “Aal Izz Well” (her şey yolunda) demelisiniz. Çünkü kalbiniz çok hassastır ve sözlerinize çabuk kanar.

    3 idiots filmi yorumu – kişisel notlar

    Size filmi anlatırken ülkemizin de en büyük sorunlarından olan yarışa dayalı eğitim sisteminden bahsedebilir, buna kendimce birkaç çare sunabilir ve dertleşebilirdik. Ama maalesef ben filmleri sadece duygusal bir bakış açısıyla izleyen ve kişisel yorumlar yapabilen gıcık bir seyirciyim. Bu film benim için muazzam bir arkadaşlık öyküsüydü. Yarış uğruna canından vaz geçebilecek kadar hayatları alt üst edilen nice öğrencinin de haykırışı olan 3 Idiots… (Dur!)

    Bir sirk aslanı, kırbacın korkusu ile sandalye üzerinde oturmayı öğrense onun için iyi terbiye edilmiş diyebiliriz ama iyi eğitilmiş diyemeyiz.

    • Filmde en çok gözyaşı döktüğüm an, Farhan ve Raju’nun hayallerine kucak açtığı ve tüm korkularını arkalarında bıraktıkları anda Rancho’ya sergiledikleri okulun geleneksel saygı gösterisiydi.
    • Filmin en duygusal anlarından birisinde giren, anlamı da bir nevi filmi özetleyen Give Me Some Sunshine şarkısını bu yazıyı yazarken tekrar dinlediğimi itiraf etmeliyim.
    • Yıllar sonra filmi izlememe neden olan, başlar başlamaz tüylerimi diken diken eden Jaane Nahin Denge şarkısıydı. Hint filmlerine aşina iseniz bir çok şeyin eski Türk filmlerindeki gibi şarkı esnasında yaşandığını bilirsiniz. Filmin en duygusal ve göz yaşlarına sebep anı da bu şarkıdaydı. Kahkahalarla ağladığım ana dair bir iz de barındırıyor bu şarkı ama sahneler linkini verdiğim klipte yer almıyor 🙂
    • Filmin mottosu olan ve bir zamanlar dilime dolanan Aal Izz Well şarkısına haksızlık etmemek adına onu da bırakıyorum buraya.

    Yarından bu kadar korkarken bugünü nasıl yaşayabilirsin?


    Eğer daha fazla film tavsiyesi okumak dilerseniz, blogumdaki diğer seyirlik yazılarına buradan ulaşabilirsiniz. Sağlıcakla.

  • Osman Hasdemir ile Dostane bir Röportaj

    Osman Hasdemir, dört yıl aynı şehirde birbirimizden habersiz yaşadıktan sonra Van’ın edebiyat adına dost aratan soğuk bir mevsiminde tanış olduğumuz cancağzımdır. Onunla aynı şehrin uzak köşelerinde geçirdiğimiz kısa süreye imkanlar dahilinde bolca muhabbet sığdırdık. Osman şiir yazdı, Van bir başka güzeldi; Osman şiir okudu, Van Gölü sahilinde allı turnalar havalandı. Osman kitap hayal etti ve hayalinin ucundan gagalamak bana da nasip oldu. Yüksüz Göç Şarkısı isimli kitabının tavsiyesiyle, yaptığımız kısacık ama pek keyifli röportajımıza sözü bırakıyorum.

    Osman Hasdemir röportajı

    Kusurumuza bakılmazsa eğer klasik bir soru ile başlıyoruz: Osman Hasdemir kimdir?

    En kısa anlatımla, kendini tanımlayacak kadar şeyler başından geçmemiş bir diş hekimi ve şair. Yine de yolun yarısına yakın olduğumuzdan ya da öyle sandığımızdan olacak üç beş bir şey söyleyebilirsek; konforuna ve rahatına düşkün, aynı zamanda gezmeyi seven, çok ciddi olmadıkça çoğu sıkıntıları göz ardı eden, stresi hayatın normal bir parçası olarak gören biridir.

    Şiiri ego kokmayan nadir şairlerden Osman Hasdemir, şiir ile nasıl tanıştı? İlk şiirine vesile neydi?

    Öncelikle teşekkür ederim. İlk gerçek anlamda şiir ile etkileşimim şöyle oldu: Türk Dili ve Edebiyatı okuyan arkadaşım sınavlarına çalışırken tesadüfen bir isim dikkatimi çekti “Paul Valery”. Bir kaç dizesini gördüm. O zamana kadarki benim denk geldiğim, okulda gördüğüm veya okuduğum şiirlerden farklı bir şey vardı. Beni o an hemen içine çekti ve yolculuk böylece başladı. İlk şiirime vesile sebepsiz bir şekilde şiirden ve az önce bahsettiğim şairden etkilenmem ve bunu denemek istememdi.

    Şiir yazmak senin için ne anlama geliyor?

    Şiir benim için bilinçaltında sıkışmış olan her şeyi tahliye eden ve sonra onların boşa gitmesini engelleyerek bir düzen içinde estetik algıyla, hem oluşan bilinçaltı boşluğuna ve geriye kalanlara hem de çıktığı dış ortama ferahlık kazandıran her şey ama hiç bir şeydir. Sanırım biraz karmaşık oldu. Kısaca ifade edersem şiir yazmak, aynı zamanda okumak, beni maddi hiç bir şeyin etmediği kadar mutlu ediyor.

    Yazdıkların arasında seni en çok ifade ettiğine inandığın hangisi ve neden bu şiir?

    Anlam olarak beni en çok ifade ettiğine inandığım şiirim “Sürtünmesi bağdaşmamak ona ve günlerin”dir. Çünkü kendimden, çocukluğumdan, ilk gençliğimden en çok bahsettiğim şiir budur. Yaz tatillerinde inşaatta demir büktüğümden, çatılara urganla güneş paneli çekmemden, diş hekimi olarak kullandığım önlük ve eldivene kadar. Ancak tabi ki tümüyle kendimden bahsetmiyorum. Aynı zamanda o dönemlerde nasıl hissettiğimin, bugün nasıl zihnime aksettiğini de ifade etmiş oluyorum. Bu yüzden bu şiirimin beni en iyi şekilde ifade ettiğine inanıyorum. Teknik anlamda şiirimin nasıl olduğuna dair ipucu veren şiirler ise “Çekilirken, Sonuncu Yakarış, Hesire” diyebilirim.

    Yüksüz Göç Şarkısı, ilk kitabın. Senin için ne anlam ifade ediyor? Ve acaba ikinci bir kitap için planın var mı?

    İlk göz ağrım, büyük heyecanım ve çocuğum diyebilirim. Çünkü yıllarca emek verdiğim, emek vermeye başlamadan öncesini bile yansıttığım tüm karmaşık şeylerin nesnel olarak sayfalara sığması ve bu çok çılgınca. Ayrıca kitaptan sonra artık onun verdiği özgüven ve sorumlulukla daha özverili çalışmaya başlıyor insan. Bu da sanırım bir başka katkısı. İkinci kitabım aslında hazır. Ama bekliyorum, neden bilmiyorum. Zamanı geldiğinde, o kıvılcım çaktığında çıkaracağımdır galiba. Ayrıca ilk kitabımdaki şiirler kronolojik değil, daha sonradan yazığım bazı şiirler kitapta yer alırken daha eski şiirlerimi de ikinci kitap için ayırmıştım. Tabi buna yenileri de eklendi ancak çoğunluğu yeni şiirlerden oluşacak, bir kısmı deneysel eğilimi ağır basan şiirlerden oluşacak. Onları da bölümlere ayırmayı düşünüyorum ilk kitapta olduğu gibi.

    Paul Valery ismini zaten aldık fakat okuduğun ve sana bir şeyler öğrettiğine inandığın isimler var mı?

    Mutlaka her şairden ve her şiirden bilinçli bilinçsiz öğreniyorum. Beğenmediği şiirlerden bile bir şeyler öğreniyor insan ama bariz şekilde etkilendiğim ve öğrendiğim şairler arasında Cahit Zarifoğlu ağır basar.


    Cancağzsımın Yüksüz Göç Şarkısı adlı kitabını temin etmek dilerseniz buraya tıklayabilirsiniz. Eğer daha fazla röportaj okumak dilerseniz, blog sayfamda farklı vesilelerle sorular yönelttiğim güzel insanlara buradan ulaşabilirsiniz. Sağlıcakla.

  • Yeni Yol Arkadaşıma İsim Arıyorum: Kron TX150

    hayalim gravel bisiklet almaktı ama…

    Masmavi, parıl parıl parıldayan bir güzellik… Bisiklet konusunda aydınlanma çağına girdiğim şu yazıda ifade ettiğimden çok farklı bir model olsa da beni tatmin etmeye yetecek vasıflarda ve güzellikte. Bahsi geçen yazının öne çıkan görselinde, canım kardeşimin hediyesi olan Corelli Snoop 3.1 dağ bisikleti bulunuyor. Dağ bisikletlerini seviyor olsam da yolda olmanın tadına vardığımda, bisikletimi dağ yollarından çok yolda sürerken buldum kendimi. Asfalt yolda bir dağ bisikleti ile çok daha fazla efor harcamak gerektiği için mesafeler katlamaya başlamıştı. Her ne kadar kat ettiğim mesafeden çok yolda olmak hoşuma gitse de bacaklarımın ağrısı bu hisse ket vurabiliyordu. Hayalini kurduğum ise hem asfalt yolda hem de bozuk dağ yollarında performansı idare eden ama yol bisikleti cinsinden gidonu bulunan bir bisikletti ve bu özelliklerin vücut bulmuş bir adı vardı: Gravel bisiklet.

    Gravel bisiklet bütçemin çok üzerinde fiyatları sahip oldukları için farklı sponsorluk mail denemeleri yapsam da dönüt alamadım firmalardan. Şehre doğru pedalladığım bir anda kafama dank eden düşünceler, kilometrelerce beni rahatsız etti: İlle de gravel türküsü çığırarak aylarca belki bir yıldan fazla melül melül fiyatların artışını izlemeye devam mı edeceğim yoksa cebime uyabilecek bir başka bisiklet türünü alarak, o bir yılı keyifle mi geçireceğim.

    neden trekking bisikleti seçtim?

    Anlık bir kararla, ile bambaşka bir iş için gitmiş olsam da bisikletçiye yöneldim. Kendi bisikletimi yine onlara vermek ve üstünü tamamlayarak bir bisiklet almak istediğimi söyledim ve birkaç saatin ardından orta yolu bulduk. İş yeri sahibi bisikletimi almaya ikna oldu ve ilerde bisiklet ekipmanları için sponsor işler yapabileceğimiz konusunda anlaştık.

    Gravel bisikletin en büyük artısı benim gözümde gidonu idi. Aldığım Kron TX150 bir trekking bisikleti. Aslında gravel bisikletle, hem asfalt yolda hem de bozuk yollarda kullanılabiliyor olması yönünden benzer özelliklere sahip. Fakat standart bir gidonu var; boynuzlu ergonomik bir tutmaç takarak ikinci bir tutuş şekli sağlamış oldum (gariban avuntusu kısım bir). Ayrıca amortisörü var ve asfalt yolda sürüş için bu amortisör kilitlenebiliyor. Gravel bisiklete nazaran bozuk yolda kullanımda bir artı mıdır derseniz, benim için evet! Mağaza çalışanlarının tavsiyelerine rağmen v-fren sistemli bir modeli tercih ettim çünkü hidrolik ile arasında yedi yüz lira fark vardı 🙂 Hem bozulunca kendim tamir edemeyeceğim bir şeyle yolda olmak istemem (gariban avuntusu kısım iki).

    bisiklete isim vermek!

    Çok garip görülmemesi gerektiğini düşünüyorum bu arayışımın. Uzun yollar aşacağız ve birlikte, baş başa çok fazla zaman geçireceğiz. Bence bir ismi hak ediyor ama ne?

    Yazıyı yazarken eşimin yanıma gelip isim arayışıma gülmesinin ardından verdiği atmaca tavsiyesi, kuşları çok sevmem nedeniyle kuş türünce bir isim arayışına sürükledi beni. Bisikletin rengine uygun olarak mavi kuş demek istedim adına ama mavi kuş türünü bilmeyenler çok olacağı için sanki ben uydurmuşum gibi olacaktı. Ayrıca Mustafa Kutlu’nun da sevdiğim bir öyküsünün adı olması yönünden artısı vardı. Fakat, her yanı karga olan bu adamın mavi alakargaları unutup başka bir isim takması çok ayıp olurdu.

    Evet, bisikletimin adı “mavi alakarga”. Kendisine kısaca “alakarga” da diyebilirim, zaten rengi ile maviliğini net bir şekilde ifade edebiliyor. Eğer bu türü hiç görmediyseniz şuradan gözleriniz bayram edebilir 🙂

  • Om Shanti Om Filmi ve Reenkarnasyon İnanışı

    Eğer Om Shanti Om filminden konuşacaksak reenkarnasyon inanışına da bir miktar temas etmek gerekecek demektir. Hint kültür ve inanç sistemlerinin temelinde reenkarnasyon inanışı vardır. Hindistan’da birçok dinî yapı bulunsa da çoğunluğu Hint kültürünün etkisiyle diğer coğrafyalardaki yaşantı biçimlerinden farklı şekillere bürünebiliyor. Hindistan’ın büyük çoğunluğu (yaklaşık %80) Hinduizm inancına sahip. Hinduizm’e bir din diyebileceğimiz kadar asırlardır süregelen kültürel bir birikim de diyebiliriz. Om Shanti Om filminde hikâyenin başrolünde, Hinduizm’in temel inanışlarından olan “reenkarnasyon” yatmaktadır.

    Reenkarnasyon Nedir?

    Diğer adıyla tenasüh olan bu kelime, ruh göçü anlamına gelir. Bize çok da uzak olmayan bu inanışa Şamanizm ve Nusayrîlikte de rastlarız. İslam ve diğer tek tanrılı dinlerde genel itibariyle kabul görmüyor olsa da İslamî bir topluluk olan Bâtınîlik, tenasühe inanır. Fakat farklı dinlerde farklı anlamlar ve amaçlar kazanan reenkarnasyon inanışını filmimizin gözüyle yani Hinduizm temelinde değerlendirmeliyiz.

    Hinduizm’e göre reenkarnasyon inanışı, insanlar arasında bir adalet sistemi oluşturmaktadır. Farklı şartlarda dünyaya gelmeye zorunlu kılınmış olan insanların, ruhların desek daha doğru olur, kendilerini olgunlaştırmaları için yeniden dünyada bir insan vücudunda yaşamaya ihtiyacı olduğu kabul edilir. Kast sistemine sahip olan Hinduizm’de reenkarnasyon, alt tabakalarda yaşayan insanlara, bu yaşamlarında isyan etmedikleri ve kendi tabakalarının en iyilerinden oldukları takdirde bir sonraki yaşamlarında üst seviyede doğabileceklerini vadeder. Örneğin, bu hayatında bir sudrasın (köle) ve köleliğini en iyi şekilde yapmalısın ki bir sonraki bedeninde vaisya yani esnaf veya çiftçi sınıfında olabilesin. Kölenin bile haline şükredecek çokça sebebi var çünkü köleliğin de altında kast sistemi dışında bırakılan ve diğer insanlardan uzaklaştırılarak hor görülen paryalar var. Hinduizm’in kast sistemi, dünyanın görüp görebileceği en acımasız inanışlarından birisi olabilir. Bu sistemi eleştiren ve sistemin altında ezilen insanları anlatan nice Hint filmi de bulunmaktadır. Bunların en bilineni yine bir Shah Ruhk Khan filmi olan Swades’tir. Swades filmi hakkında bir zamanlar yazdığım şu yazıyı okuyabilirsin.

    Om Shanti Om Filminde Reenkarnasyon İnanışı

    Om Shanti Om filminde reenkarnasyon inaşının en duygusal, romantik yönüne şahit oluyoruz. Kahramanımız Om’un ikinci sınıf bir oyuncu iken üst tabakadan Shanti’ye aşkı ile kül olması ve yeni bedeninde bu yangını söndürerek, adaleti sağlayıp küllerinden doğan yeni bir aşka kavuşmasını anlatır. Ve evet, Hint sinemasında da kast sistemi vardır. İkinci sınıf yani figüran bir oyuncu ailesinin ferdi, başrol olamaz. Filmin başrolü olan Shah Rukh Khan, ülkesinde bu sistemi delerek başrol oyuncusu olabilen nadir bir isimdir.

    Om Shanti Om Filmi Hakkında

    Başrollerinde Shah Rukh Khan, Deepika Padukone ve Shreyas Talpade’nin olduğu Om Shanti Om, klasik bir Hint filmi. Om, bir figüran oyuncu ailesinin sevgili oğludur. Hayalleri kast sistemini aşarak yakın arkadaşı Pappu ile başroller almak ve en iyi oyuncu ödülüne kavuşabilmektir. Bu hayallere ünlü oyuncu Shanti’nin aşkı eşlik eder. Shanti’nin posterleri ile konuşabilmekten bile mutlu olan Om, bir gün film setinde Shanti’nin hayatını kurtarır ve arkadaşlıkları başlar. Fakat hazin bir kaza(!) ile ölen Om, yepyeni bir bedenle dünyaya gelecek, Shanti ve eski bedeni için adaleti sağlayacaktır.

    Filmi izlerken çok rahatsız olduğum bir noktayı ifade etmeden geçemeyeceğim. Filmi dört kez izlememe engel olamayan bu durum; oyuncuların rollerinde bilinçli olduğunu düşünmeye sürüklendiğim yapmacığa yakın tavırlardır. Çünkü hem Shah Rukh Khan hem de Deepika Padukone ve diğer tüm ana kadroyu defalarca kez izlemiş ve mükemmel oyunculuklarına şahit olmuştum. (iki eli yanlara açılan adam emoji hayal edin lütfen burada)

    Om Shanti Om Filmi Yorumu – Kişisel Notlar

    • Filmi izlemekten keyif alıyorum. Uzun bir aranın ardından dördüncü seyrim sonrası kaleme aldığım bu yazıdan sonra herhangi ek bir güzelleme yapma gereğim olmadığını düşünüyorum.
    • Filmi tekrar tekrar izlememe neden olan bir şarkı var: Saçma bir duyguya kapılıyor ve filmin sahneleri arasında dolanırken buluyorum kendimi! Hatta bu yazıyı yazarken en az elli kez tekrar etmiştir. > Main Agar Kahoon
    • Filmin en duygulandığım sahnesi; Om’la tanıştığımız ilk bedeninde elindeki şarap şişesi ile yaptığı hayali en iyi oyuncu ödülü konuşması anını ikinci hayatında tekrar ettiği andı. Filmi izlerseniz, anlarsınız! (yine iki eli yanlara açılan adam emoji hayal edin lütfen burada)

    Derler ki; eğer bir şeyi kalpten istersen, tüm evren onu almanız için çalışır.

    Eğer daha fazla film tavsiyesi okumak dilersen, blogumdaki diğer seyirlik yazılarına buradan ulaşabilirsin. Çizdiğim öne çıkarılan görselin anlamını filmi izledikten sonra fark edebileceğinizi ümit ediyorum. Sağlıcakla.