Ay: Haziran 2021

  • Selçuk Ören ile Keyifli bir Röportaj

    Selçuk Ören, benim için başta Şehzade Yangını ve Kasap olmak üzere birçok güzel işte imzası olan harika bir çizgi roman çizeri ve yazarıdır. Şehzade Yangını serisini okuduktan sonra içimde kalan bazı soruları kendisine sormak istedim ve sağ olsun kırmayarak oldukça güzel bir şekilde cevapladı. Röportaja geçmeden önce eğer Şehzade Yangını serisi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak dilersen buradaki yazımı okuyabilirsin. Selçuk Ören’i ve harika işlerini daha iyi tanıyabilmek için ise Selçuk Ören’in instagram hesabını ya da web sitesini ziyaret edebilirsin. Röportaj sorularım ağırlıkla Şehzade Yangını serisi hakkındadır. Keyifli okumalar.

    Selçuk Ören Röportajı

    – Öncelikle sorularımı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Şehzade Yangını macerasına başlama serüvenini paylaşabilir misiniz?

    Röportaj davetiniz için ben teşekkür ederim. “Şehzade Yangını” projesi aslında 2013 yılında bir t-shirt illüstrasyonu serisi için bulduğum fikirlerden biriydi. Ancak t-shirt projesi iptal oldu ve ben de o sıralarda çizgimi geliştirmek için kişisel bir proje yapmak istiyordum. Elimdeki fikirlerden, hikaye olmaya en yatkın olan üzerinde çalışmaya başladım. Osmanlı döneminde veba salgınının olduğu dönemleri araştırdım. Bulduklarımdan en ilginci 1768’de gerçekleşendi. Lale devri sonrasında başkentin siyasi ve günlük yaşamı derin yaralar almış durumdaydı ve yaşanan kaos ilginç karakterler yazmak için çok fazla imkan veriyordu. Yedi aylık bir okumadan sonra karakterlerimi belirledim. Birbirleriyle kesiştikleri noktaları ve aldıkları kararların diğerlerine nasıl etki edebileceğini çalıştım. Hikayenin ana düğümlerini sağlamlaştırdıktan sonra da senaryoyu yazmaya başladım. 2014 yılında üniversite bitirme projesi olarak kırk sayfa ürettikten sonra ortaya çıkan fasikül ile Sırtlan Kitap’ın sahibi Emre Yavuz ile görüştüm. Projemi kitap olarak basabileceğini söyledikten sonra da serinin ilk kitabını tamamladım ve Mart 2015 yılında raflarda yerini aldı.

    – Hikayenizde farklı zamanlar ve karakterler arasında bolca geçişler mevcut. Bir kitapta ana olayın farklı bir yakasında tanıştığımız yeni bir karakterin yolu illa ki sonraki kitapta hikayesine şahit olduğumuz diğer karakterlerle kesişiyor. Kahramanlarınızı ve olaylarını yazarken, çizerken ilham aldığınız tarihi gerçeklikler nelerdir?

    Hikayeyi tasarlarken özellikle bunun peşindeydim. Gerçek hayatta çoğu insan için “kısmet” olan şey başkalarının hareketlerinin etkisi olduğunu düşünüyorum. Başkalarının eylemleri iyi ya da kötü bir şekilde hayatlarımızı bazen bireysel bazen de toplu olarak etkileyebiliyor. III. Mustafa’nın ölüm korkusu ile geçen şehzadelik yıllarının etkisiyle verdiği kararlar, Tophane sokaklarında namını yok eden hasmından intikam almaya çalışan Tahir’i içinden çıkılmaz bir durumun içinde bırakabiliyor.

    Senaryoyu yazarken tek bir tarihi olaydan etkilendim gibi bir şey olmadı aslında. Araştırma yaparken pek çok şeyden etkilendim; alınan bir savaş kararı, harem ağalarının emekli olduktan sonraki yaşamları, kabadayıların hasımları ile mücadeleleri… Pek çok irili ufaklı olay yada günlük yaşam biçimi birbirinin içine geçti.

    – Kahramanlarımızdan Şehzade Cihangir en fazla ilgimi çeken oldu. Eğer yanılmıyorsam Sultan III. Mustafa’nın bu isimde bir oğlu yoktu ve Cihangir, III. Mustafa’nın şiirlerinde kullandığı mahlasıydı. Acaba bu mahlas, karakterinize isim verirken göz önünde bulundurduğunuz bir nokta mıydı?

    Şehzade Yangını’nda olayların ana tetikleyicisi III. Mustafa ile oğlu Şehzade Cihangir arasındaki ilişki. Hikayemi özgürce kurgulayabilmek için tarihte olmayan bir şehzadeye ihtiyacım vardı. Hikaye üzerinde çalışırken de ortaya “Şehzade Cihangir” çıktı. İsmi belirlerken de söylediğiniz gibi III. Mustafa’nın mahlasını kullandım. Çizgi romanın sonunu hayal ettiğimde: elindeki tüm güce rağmen yaptığı seçimlerin altında ezilen ve yaptıklarından pişman bir şekilde tahtında oturan bir baba gözümde canlanıyor. Sarayın entrikaları içindeki oğlunun ismini çaresizce yazdığı şiirlerle temizlemeye çalışıyor.

    – Seriyi kaç kitap olarak planlıyorsunuz ve beşinci kitap için tarih belli mi?

    Seri beşinci kitap ile birlikte tamamlanacak. Son kitabın senaryosu üzerinde hala çalışıyorum. Bu yüzden net bir tarih veremiyorum.

    – Şehzade Yangını harici, Kasap serinizi de takip ediyorum. Kasap’tan ve diğer kıymetli çalışmalarınızdan kısaca bahsedebilir misiniz?

    Yaşadığım bazı hayal kırıklıklarından dolayı bir senedir kişisel projelerime ara vermiştim. Bu süre zarfında özellikle senaryo yazmak ile ilgili kendimi geliştirmeye çalıştım. Haziran ayı ile birlikte de tekrar çizgi roman projelerime geri dönüyorum. İlk işim geçen sene yarım bıraktığım Kasap serisinin finali olan dördüncü fasikülü tamamlamak. Senaryosunda bir kaç güncelleme yaptıktan sonra Ağustos ayına final sayısını yetiştirmeyi planlıyorum. Bunun dışında da senaryo olarak çalıştığım iki ayrı projem var ama mecrası ne olur bilemiyorum şu anda. Bu iki hikaye için niyetim öncelikle ortaya güçlü bir senaryo ortaya çıkarmak.

    Selçuk Ören’e tekrar sorularıma verdiği cevaplar için, bu güzel röportaj için teşekkür ederim. Eğer daha fazla röportaj okumak dilerseniz, blog sayfamda farklı vesilelerle sorular yönelttiğim güzel insanlara buradan ulaşabilirsiniz. Sağlıcakla.

  • Meğer Bisikletleri Tanımıyormuşum!

    Diğer tüm hobilerimde ya da sevdiğimi düşündüğüm şeylerde olduğu gibi bisikletler hakkında da aslında hiç bir şey bilmediğimi fark ettim. Çocukluğumda bisikleti tanımak demek; jant tellerini gece parlayan yıldızlarla süslemek, çok sesli korna takmak, ön ve arka fenerlere sahip olmak ve son olarak çok şanslıysan, ailenin maddi durumu biraz iyiyse ve babandan para alabildiysen, sesi mahalleyi inletecek bir radyo takmak demekti. O fosforlu yıldızlar asla parlamadı, ön ve arka fenerler için harcadığım paraların hakkı asla ödenmedi çünkü akşam ezanı okunmadan hep evde olunmalıydı.. geceyle tanışamadı hayallerim. Velhasıl size bu yazıda bisiklet seçimimi nasıl yaptığımı anlatırken “Bisiklet seçerken nelere dikkat etmek gerekir?” sorusuna kendi amatör deneyimimle ipuçları vermeye gayret edeceğim.

    Bisikleti ne amaçla kullanacaksın?

    Bisiklet seçiminde kendimizde cevabını aramamız gereken ilk soru; bisikleti ne amaçla kullanacağımızdır. Bu soruya tam bir cevap bulduktan sonra işler kolaylaşıyor. Şehir içi kısa ulaşımlar için ayrı (klasik şehir bisikletleri), bozuk yollarda ve dağ yollarında sürerim derseniz ayrı (mtb, dağ bisikleti), sadece asfalt yolda mesafe kat etmek için süreyim derseniz ayrı (yol, yarış bisikletleri) bisiklet türleri var. Ama… Bu bisiklet türleri sadece buzdağının görünen kısmı. Okyanusa dalış yaptığınız takdirde kullanım amaçlarınızı detaylandırmanız gerekiyor çünkü daha birçok bisiklet türü var: Trekking, Gravel, Cyclo cross, Tur, Hibrit, Katlanır, Elektrikli…

    Tüm bisiklet türlerini tek tek anlatacak bilgiye sahip değilim. Kopyala-yapıştır bilgilerle de blogumu hiç bir zaman yapaylaştırmak istemem. O sebeple sizinle kendi cevabımı ve arayışımı paylaşmak istiyorum:

    Bisiklet Maceram

    Aslında bisiklet çocukluk hayallerim olsa da son yıllarda vardım tam manasıyla tadına. Şu yazımda da damağımdaki o ilk tadın izlerini bulabilirsiniz. İlk başlarda dağ yollarına kendimi vurmak, sadece doğanın ve bisikletin sesiyle yol almak istiyordum. Sonra anayolu keşfettim. Uzun, engelsiz, dupduru akan yolları. Yalnızca on dakikalık tek yönlü bir sürüşte bile transa geçiyordum: Zamanı, arabaları, sesleri, yolu.. her şeyi unutuyor ve hiç bir şey düşünmediğim, bomboş bir zihne ulaşıyordum. Abartılı gelebilir sizler için ama emin olun hislerim eksik kalıyor cümlelerimde.

    Fakat bu yollar bir dağ bisikleti ile çok yormaya başladı. 50 kilometrelik bir şahsi rekor denemesi sonrası ki yol aşırı dik yokuşlarıyla Antalya-Konya yoluydu, dağ bisikletinin her anlamda ağırlığını hissetmeye başladım. Gidonda boynuzlarım olsa da tutuş şekilleri yeterli gelmedi ve lastiklerim yüzünden harcadığım fazladan eforun farkına varmam vücudumla birlikte zihnimi de yormaya başladı.

    Kelebek gidon takmayı düşündüm önce, sonra bisikleti tamamen yol bisikletine çevirmeyi… Fakat ne dağdan ne de yoldan vazgeçemiyordum. Asfalt yol doyumsuz bir trans hali, dağ yolları (bozuk yollar) da şuan yaşadığım Karadeniz bölgesinde eşsiz bir huzur vadediyordu.

    Çok fazla video izlesem de ne aradığımın farkında olmadığım için bir şey bulamadım. İmdadıma instagramdan gelen bir takip bildirimi yetişti. Youtube üzerinde bisiklet analiz videoları paylaşan bir güzel insan, bisiklet gönderim vesilesiyle bir miktarda kendi kanalının tanıtımı olsun diyerek beni takip etmişti. Bundan güç alarak yazdım kendisine: Hiç tanımadığım bir insana tüm samimiyetimle yazdım ha yazdım! Sağolsun cevapları sayesinde arayışım anlam kazandı. Kendisine tekrar teşekkür ediyor ve youtube kanalını meraklısı için buraya bırakıyorum.

    bisiklet seçimi kararsızlığımın izleri

    Gravel bisiklet nedir?

    Bu mesajlaşmamız aslında hayli uzadı. Kendisi bana önce gravel sonra da Cyclocross bisiklet tavsiyesinde bulundu. Bütçem oldukça kısıtlı olduğu için bu iki türün de en alt seviye bisikletlerine bakınır ve karşılaştırırken saatler nasıl geçti anlayamadım. Peki almakta karar kıldığım gravel bisiklet nedir?

    Benim isteğim; hem asfalt yolda iyi bir sürüş deneyimi sunabilecek hem de canım istediğinde bozuk yollara dalabileceğim bir bisikletti. Aynı zamanda gidonu da bir yol bisikleti tarzında olacaktı çünkü uzun yollar kat etmek dilediğim zaman gidonun çok önemli olacağını düşünüyorum. Aslında aradığım şey hayal değilmiş ve bu hayalin vücut bulmuş bir adı varmış: Gravel bisiklet. Temelde bir yol bisikleti olsa da toprak ve çakıllı yollarda da sorunsuz kullanılabilecek bir bisiklet türü kendisi. Yeni sevdam olarak da tanımlayabiliriz 🙂

    Gravel ve Cyclocross bisiklet arasındaki farklar nedir?

    Peki bir diğer tavsiye olan ve birbirinden ayrım yapmakta zorlandığım cyclocross, aslında bir bisiklet yarışı türü imiş. Birkaç videosunu izlediğim bu yarış türü hayli zorlu kum, çimen, çamur parkurlara sahip ilginç bir aktivite. Yer yer sporcuların bisikletlerini bir süre sırtlarında da taşımaları gerekiyor. Bu nedenle bu bisiklet türünün en büyük farkı lastiklerinin en az bir dağ bisikleti kadar dayanıklı olması ve bisikletin toplamda oldukça hafif olması.

    Gravel bisikletler ise bu yarışın gerektirdiği şartlardan bir tık uzak ve daha konforlu bir bisiklet. Cyclocross bisikletler için hırçın özelliklere sahip diyebiliriz: Sürüş tekniklerini desteklemek açısından geometrik farklara sahip olan bu iki türden gravel, yolda sakinliğe ve toprak yollarda huzura en yakın olanı. Tabi ki sizin bisikletiniz, sizin kararınız 🙂

    Hayal mi, gerçek mi?

    Keşke dilediğimiz şeylere ulaşmak bu kadar zor olmasa! Benim en alt segmentine bile ulaşmak bir miktar zaman alacak ve bunun için birkaç eşyamı satmam gerekecek. Başarabileceğimi umuyorum yakın zamanda ve o gün geldiğinde illa ki blogda bir yazısı olacak. Yazının girişindeki görselde şuan kullandığım ve kardeşimin hediyesi olan Corelli Snoop 3.1 dağ bisikleti var. Eskiden severek kullandığım Kron XC100’ü satmak zorunda kalmıştım ve satmamla fiyatının iki katına çıkması bir oldu.

    Sözün özü, önce bisikletinizi nerede kullanacağınıza karar verin, sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Umarım bir nebze faydası dokunabilecek bir yazı olmuştur arayışta olana. Sağlıcakla…

  • Seslendirme Çalışmalarım

    Bir hobinin ötesinde olmayan ve benim için oyun misali kısa seslendirmeler yapıyorum. Youtube kanalıma plansız ve zamansız eklediğim seslendirmelerim genel itibariyle arkadaşlarımın kaleminden şiir ve öyküler oluyor. Ara ara da kitap alıntıları paylaşıyorum. Son günlerde Sabahattin Ali’den Kuyucaklı Yusuf’u birer dakikalık parçalar halinde seslendirmeye çalışıyorum. Diksiyon bozukluklarıma rağmen biraz eğlenmek istedim diyebilirim. Kayıtların, sözlerin sahibi tarafından beğenilmesi benim için yetiyor da artıyor bile.

    Çocukluk yıllarımda bolca dinlediğim bant tiyatro kasetleri yüzünden ses efektlerini ve duygu durumuna göre seslerle minik oyunlar oynamayı deniyorum. Bu nadir zamanlarda güzel işler ortaya koysa da tek dilediği bir şiir ile huzur bulmak isteyen ruhları daraltabiliyor. Müzikleri ne diye aratarak buluyorum, nasıl seçiyorum, inanın bilmiyorum. O an rastgele anahtar kelimelere kapılıyor ve gözlerim kapalı daldırıyorum kaşığımı kazana. Ve her seferinde nasıl oluyor bilinmez, aradığımı hissettiğim şeyi buluveriyorum. Bu oyunlar arasında belki de en sevdiklerim şu ikisi olabilir (çaktırmayın, zaten çok fazla değiller):

    Bazense oldukça sakin düz metinlerde bile bir şeyler deneyebiliyorum. Dostlarımı da alet ettiğim olmuyor değil ara ara kayıtlara :))

    Şöyle bir baktım da elimde avucumda daha başka bir şey kalmamış. Kanalda paylaştığım tüm ses kayıtlarına buradaki oynatma listesinden ulaşabilirsin. Hem youtube kanalımın manzarası da güzeldir. Belki sevebileceğin başka şeyler de vardır. Ayrıca buraya tıklayarak blogumdaki herhangi bir yazıya rastgele ışınlanabilirsin. Umarım tanıtım yazısına denk gelmesin 😀

    Sağlıcakla.

  • Barfi: Aşkın Dile İhtiyacı Yoktur

    Barfi Filmi Hakkında

    Başrollerinde Ranbir Kapoor, Priyanka Chopra ve Roopali Ganguly’nin olduğu 2011 yapımı, izleyende tarifsiz duygular yaşatmayı başarabilen, unutulmaz bir filmdir Barfi. Eğer Hint sinemasına karşı bir önyargınız varsa, bu önyargıyı kırmak için ilk sırada izlemeniz gereken filmlerdendir. 150 dakikalık süresi gözünüzü korkutmasın; bu sürenin tamamına değeceğinden emin olabilirsiniz. Bol baharatlı bir yemek tadında olan “kaliteli” Hint filmleri, bu zamanın hakkını sonuna kadar verebiliyor. Şarkılarıyla, hissettirdikleriyle, döktüğüm gözyaşları ve attırdığı kahkahalarla anlatmakta aciz kalınası bir film Barfi. Barfi filminin konusuna geçmeden önce buradan oldukça eğlenceli olan fragmanını izleyebilirsiniz.

    “Senin duymak istediğin kelimeleri söyleyemez. Sen de ona duymak istediklerini duyuramazsın. Aşkın dili bazı zamanlar sessizlikten ibarettir.”

    Barfi Filmi Konusu

    Dünyaya gelişiyle annesini kaybeden Barfi, doğuştan sağır ve dilsizdir. Babası tarafında büyütülen Barfi, oldukça haylaz ve illallah ettiren bir çocuktur. Yaşı büyüdükçe de huyundan bir şey kaybetmez. Fakat zengin bir ailenin kızına aşık olan Barfi’mize hayat yeni sürprizler hazırlamıştır. Aşkı, babasının rahatsızlığı ve otistik arkadaşı Jhilmil’in aşkı ile çepeçevre sarılmıştır. Kendinizi kah güler kah ağlar bulacağınız ailecek izlenebilecek bir film kısacası.

    Barfi Filmi Yorumu – Kişisel Notlar

    • Barfi filminde en sevdiğim ve hâlâ her fırsatta dinlemekten keyif aldığım şarkı: Ala Barfi!
    • Filmde Ranbir Kapoor ve Priyanko Chopra harika performans sergiliyorlar. Her ikisinin de oyunculuğuna hayran kaldım. Ranbir Kapoor, sağır ve dilsiz bir karakteri Charlie Chaplin ustalığıyla canlandırıyor. İki engelsiz insanın, engel kabul etmeyen aşkı… Bir saniye, biraz daha kendimi kaybedersem ipucu dolacak burası 🙂
    • Filmde en çok duygulandığım sahnelerden biri Kyon adlı şarkının girdiği kısımdı.
    • Filmi maalesef bir kez izlemedim. Bu yazıyı yazdım tarihe kadar dört kez izlemiştim.
    • İzlemezsen hayatında fark etmediğin bir eksik olarak kalacak eminim.

    “Arzuladığım aşk böyle bir şeydi. Tıpkı dedem ve nenemin aşkı gibi. Gerçek aşk.. Beraber yaşamak ve beraber ölmek. Birbirinin kollarında. Arkada gözü yaşlı kimse bırakmadan. Onlar gittiler…beraberce… Beni yalnız bıraktılar. Jhilmil’in yerinde ben olabilirdim. Ama Barfi’ye Jhilmil sahip oldu. Çünkü o aşık olmayı planlamamıştı. Sonuçlarını düşünmedi. Hayatının nasıl olacağını düşünmedi. O sadece koşulsuz sevdi. Ve sonunda her şey güzel sonuçlandı.”

    Eğer daha fazla film tavsiyesi okumak dilerseniz, blogumdaki diğer seyirlik yazılarına buradan ulaşabilirsiniz. Yazıda filmden bir kare paylaşmayıp üstüne bir de kendi çabamla öne çıkarılan görsel oluşturmamın sebebi; telif haklarıdır 🙂 Sağlıcakla.