Tekerleğimde Keçi Zeytinleri

Karga!şa ulamında

Uzun zamandır hedeflediğim şeylerden birisi bisiklet almak ve düzenli olarak dağa, bayıra, yola düşebilmekti onunla. Almaya alırdım ama hedefin asıl olan kısmını; düzenli olarak bisiklet sürmeyi yapabilecek miydim? Çoğu işimde olduğu gibi bir bahane yaratıp ya da erinip bisikleti çürümeye terk etme ihtimalim hayli yüksekti. Ama korktuğum olmadı, en azından şimdilik aramız hayli iyi. Okul başladığı bugün itibariyle de enerji bulup gayretimi devam ettirebilirsem… Üç gün boyunca rutin bir şekilde en az bir saat sürdükten sonra bir twit atmıştım tüm samimiyetimle: “bugün huzura benzer yeni bir şey keşfettim: bir buçuk saat doğada bisiklet sürmek.“. Fakat burada altını çizmek istediğim şey bisikletin kendisi değil. Bana bunca lezzet veren şey, doğada olmak ve bu özgürlüğü doğada yaşamaktı.

Görev yaptığım bölge, bir dağ köyü aslen. Üzümü ile meşhur burası. Geçim kaynakları, hayvancılık ya da üzümcülük. Neredeyse her evin önünde, yanında üzüm bağı var. Köyün asıl merkezi bir dağın başında. Zamanla üzümlerini satmak için ana yola inmişler ve yoldan geçenlere üzüm satmakla edindikleri maddi kazanç, onları yol kenarına evler yapmaya ve burada yaşamaya sevk etmiş. Bu sebeple köy bir tane de olsa, üç ayrı mahallesi var. Benim ve okulumun bulunduğu kısım, ana yola yakın fakat doğayla iç içe ve huzur dolu (bayramlarda yoğunlaşan ana yolun araba ve tır seslerini saymazsak tabi). Okul yolumun ortasında, sadece kışları akan bir dere ve üstünde Selçuklulardan kalma, restorasyon ile tarihinden koparılmış, tarihi bir köprü var. Sonrası sadece doğa…

Vurgum doğaya çünkü bu yazı, Taha ve Edischar‘ın başlattığı Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğinin yeni sorusuna cevap vermeye çabalıyor olacak. İlk soru ve soruya cevabımı için buraya tıklayarak bulabilirsiniz. Bu yazının muhatabı olan soruya gelecek olursak: “Doğamız giderek tehlike sinyalleri veriyor. Küresel ısınma ve çevre kirliliği en had safhada. Bunlar için geri dönüşüm, sıfır atık, daha az tüketim hatta poşetlerin paralı olması gibi önlemler alınıyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz? Geleceğimiz için daha yaşanılır bir dünyayı nasıl sağlayabiliriz?

Bu kısacık videoyu bugünkü bisiklet turumda çektim yazıya süs olsun diye. Muazzam güzellikte bir kanyon burası ve kış aylarında suyu öylesine çoğalır ve coşar ki, saatlerce onu seyretmekten kendinizi alamazsınız.

Görev yaptığım köyün eski mahalle diye adlandırılan kısmından, kendi yüksekte ama adı çukur olan bir köyüne doğru sürdüm bisikletimi iki gün. Hafif yıpranmış asfalt haricinde şehirden hiç bir iz taşımayan bu muazzam yolda, karşınıza bir araba çıkma ihtimali hayli düşük olduğundan, doğanın, kuşların, böceklerin, yol kenarında sesinizden bir yerlere kaçışan görünmez hayvanların ve tekerleklerinizin sesiyle, eğer zihninizi diğer her şeyden azade edebilirseniz, ruhani bir ayin içre mest olabilirsiniz.

Bir haftadır geçtiğim yollarda arabalara değil, koyun ve keçi sürülerine, onların bekçisi olan heybetli köpeklere ve çobanlara rastlıyorum. Eğer onlar yoksa bile illa izleri taptaze serpilmiş oluyor yolda.. biz zeytin deriz şeklinden ötürü yada keçi, koyun ardı yani hayvanın dışkısı.. tekerleklerim onların zeytinleri üstünde gitmekten renk değiştirmeye başladı bile. Mide bulandırıcı gelebilir belki size ama işte soruya vereceğim cevap bu ve cevabı net ifade edebilmek için anlatıyorum bütün bunları (ve elbette ki haddim olmayarak).

Eğer bir gün tüm insanlar, uzaktan izledikleri ve uzaktan korumaya çalıştıkları doğaya tam manasıyla adım atabilirse, doğal olanı kahvaltıcılarda değil de kendi emeğinde ararsa, doğada yaşamaktan, börtü böcekten korkmazsa, keçi zeytinine midesini bulandıran bir şey gözüyle değil de sebzesine bereket olacak olan gübre gözüyle bakabilirse…

Yapılan çoğu şey saman alevi gibi: Ateşi herkes tarafından görülecek kadar heybetli olabiliyor ama sönmesi ve yok olması da çok kısa sürüyor. Yaşanılası bir gelecek istiyorsak, doğaya aidiyet duymalı ve doğanın bir parçası olmalıyız.

Dost dost diye nice nicesine sarıldım
Benim sadık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sadık yârim kara topraktır

Âşık Veysel Şatıroğlu

Yine sorunun aslına cevap vermektense sorunun etrafında dolaşmayı tercih eden karganız, sözü önce üç minik öğrencisine (sadece üç kişiydiler sınıfta ve onların saf düşüncelerini de paylaşmak istedim) ardından da Hanımkarga’ma bırakıyorum.

Eğitim bireyde dolayısı ile ailede başlar. Edebi ve ahlaki pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da öyle. Bilinçli bir toplum için bilinçli bireyler yetiştirmek lazım gelir. Bu sebeple iş yine kadınlara yani annelere düşüyor. Sonra baba, ailenin büyük bireyleri. İkinci aşamada iş okula, yani öğretmenlere düşüyor. Arabada giderken camdan aşağıya ufak bir benzin fişini atan baba, patates kızarttıktan sonra yağı lavabodan aşağıya döken bir anne, yolda giderken izmariti ayağının altına atıp ezen bir öğretmen ne kadar iyi örnek olabilir çocuklara? Yine yeniden bizimle alakalı bu durum. Kendimizde başlıyor değişim ve farkındalık.

Sonrasında büyük önlemler. Küçük yönetimlerle birlikte Devlet yönetiminin el ele vererek atatacağı doğru adımlarla güzel işler başarılabilir. Son zamanlardan buna örnek olarak poşetlerin paralı satılmasına başlanması gibi. Ne kadar işe yaradı bilinmez. İstatistiksel veriler tutulmalı ve bir dönem sonunda incelenmeli. Kendimden hesap edecek olursam alışverişe büyük torbalarla ya da pazar arabasıyla gitmeye başladım. Fakat çöp için mecburen poşet gerekiyor, bu sefer de çöp poşeti satın almaya başladım. Dengelendi mi? Sanırım evet gibi. Bir şey değiştiğini pek zannetmiyorum. Bunun yerine hazır gıdalardaki paketlemelerde, oyuncak, kozmetik, kimya sanayindeki plastik atıklara dikkat edilse ya da yeni bir düzenleme getirilse sanırım daha işe yarar bir şeyler yapılabilir.

Küresel ısınma mevzusunda hiç bir önlem alındığını düşünmüyorum. Bireysel olarak da pek bir şey yapılabileceğini zannetmiyorum. En basitinden 26 yıllık İstanbullu olarak şunu söyleyebilirim; İstanbul Avrupa yakasına şöyle bir göz atarsanız, İstanbul’a balkanlardan gelen rüzgarlar yönünü tamamen kapatacak şekilde gökdelenlerle dolduruldu.

Rüzgârın kesilmesi, iç ısınmayı arttırdı ve şehir içi iklimi değiştirdi. Aynı şekilde Anadolu yakasında da denize paralel olarak belki yüzlerce gökdelen, avm yapıldı. Bu binalar da denizden gelen rüzgârları engelleyerek şehir içi ısınmanın artmasını sağladı. Dikkat ederseniz İstanbul’da yaz mevsimi oldukça tuhaf yaşanıyor artık. Tropikal bir okyanus adası gibi, denizde taşma, çekilme, dolu ve yazın fırtınalı dinmeyen yağmurlar yaşanmaya başladı. Sizce de bu kadar beton yetmez mi? Bu dünya için çok çok küçük bir örnek sadece.

Fabrikalar, gemi ve uçak atıkları, kontrolsüz su kullanımı, kimyasal maddelerin hiç zararı yokmuşçasına hunharca kullanılması, artık gıdaların bile laboratuvar işi olması. Bunlar saymakla bitmez. Kendimizi sorgulamakla başlayarak ancak bir şeyler için ufak da olsa bir adım atabiliriz. Kendi adıma atık yağları lavabodan aşağı dökmüyorum, elde bulaşık yıkamıyorum (bulaşık makinası hem elektrik hem de su tasarrufu sağlar), mümkün olduğunca az atık çıkartmaya çalışıyorum.

Atık sebze meyve kabukları, bayat ekmekler gibi şeyleri tavuklara veriyorum, bahçede uygun yer olduğunda yumurta kabuğu, çay posası gibi şeyleri toprağa döküp gübre olarak değerlendiriyorum. Sebze meyve yıkadığım sularla çiçekleri ya da yine bahçeyi suluyor, çekirdek ve tohumları çöpe atmıyorum. Ateşte yanabilecek şeyleri de çöpe atmak yerine kuzinada yakıyorum. (Bundan tam emin değilim, belki de atmosfere daha zararlıdır.) Ağaç kestikçe ya da kesildikçe yerine yenilerinin dikilmesi için çevremdekilerin başının etini de yemeyi ihmal etmiyorum. Aklıma ilk gelen önlemlerim bunlar.

hanımkarga

Karga'dan Mektup Almak İster Misin?

sesli yorum
guest
14 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments