Ay: Aralık 2021

  • Aşıklar Bayramı, Kemal Varol

    Babam, hayatımın en büyük kararsızlığıdır. Sevgimi tarif edemezken kızgınlıklarım da peşi sıra gelir. Varlığının kıymetini bilemezken yokluğunun ihtimali en büyük korkum, kabusumdur. Çocukluktan vefasızlığı normal görerek büyüdüğüm için babama karşı da vefasız kalmış hissediyorum. Babamdan kilometrelerce uzakta okuduğum Kemal Varol’un Aşıklar Bayramı romanını yer yer sağanak göz yaşları ile okuma nedenim de bunlar sanırım.

    Van Edebiyat Mahfili adında harika bir edebiyat topluluğu vesilesi ile tanıdığım kitabı bu kadar hızlı ve soluksuz okuyacağımı tahmin edemezdim. İlk sayfalarda kahramanımız ile bağ kurmakta zorlansam da konu dönüp dolaşıp babaya gelince her şey değişiverdi. Kitapları okumadan önce konusuna hatta arka kapak yazısına dahi bakmıyor olmam nedeniyle aslında okumadan önce malumum olması gereken vakıa, benim için harika bir sürpriz olmuştu.

    Baba dediğin, tamamlanmamış bir kelimedir..

    Aşıklar Bayramı, Kemal Varol

    Aşıklar Bayramı kitabı konusu

    Çocuk yaşlarda ayrıldığı ve hayatının en zorlu yirmi beş yılında yanında hiç olmayan babasıyla içten içe kavgası devam eden kahramanımızın, halk ozanı olan babasının son demlerinde, babasıyla gizem ve türkü dolu bir maceraya maruz kalışının öyküsü… Bir yanda babası, boşluklara dolu geçmişi, diğer yanda ise gönlündeki sızılarla akar yollar. Yol uzun ve sislerle kaplı…

    Tıpkı bazı hikayeler gibi, hayat da boşluklarla doluydu ve her ne olursa olsun tamamlanmıyordu.

    Aşıklar Bayramı, Kemal Varol

    Aşıklar Bayramı kitabı yorumum

    İlk kez blogumu okuyorsan kendimi filmlere ve kitaplara çok kaptırdığımı bilmelisin. Aşıklar Bayramı romanında da olağanın ötesinde bir trans halindeydim. Kah türkü oldum söylendim, kah karlı bir dağın başında sis olup köreldim, kah üçlü telliye bir tel, kah köylü kızın yanağında bir al…

    Öykü sona erdiğinde içimde bir şeyler eksik kalmış gibiydi. Devamını kurmaya başladım: Hoşuma da gitti zihnimin kurmacası. Pek mutlu bir son değildi zihnimde olup biten de lakin güzeldi. Kemal Varol’dan ikinci kitabımdı (Haw, yazarın okuduğum ilk kitabıydı.) ve ikisi de benim için unutulmaz arasında.

    Kitaba dair bir keşkem vardı: Kabiliyetimin olmasını ve önce baba tasvirini sonra da ziyaret edilen bazı haneleri çizebilmeyi dilerdim. Belki bir gün 🙂

    Aşıklar Bayramı’na dair yazdığım bu kısacık ve yetersiz yazıya bir ek yapmak gereksinimi hissettim. Romanı okurken ve hatta bitirdikten sonra da bilmediğim bir şey varmış: Kemal Varol’un Ucunda Ölüm Var adlı romanının devamı imiş meğer Aşıklar Bayramı. Tam olarak bir devam gibi olmasa da kahramanları aynı olan fakat birbirinden bağımsız okunduğunda da hiç bir şey kaybettirmeyen harika iki eser. İlk işim Ucunda Ölüm Var’ı da emin edip okumak olacak 🙂

  • Kürk Mantolu Madonna Tiyatro Uyarlaması (Diyarbakır DT)

    Fonda Sezen Aksu, çocuklar gibi şen yazıyorum bu yazıyı. Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’ndan harika bir oyundu izlediğim. Soluksuz, keyif ve hüzünle hatta hayranlıkla. Sabahattin Ali’nin aynı adlı popüler(!) eserinden sahneye uyarlanan oyundan birkaç kez daha izleme arzusu ile ayrıldım. Oyunu bir turne programı kapsamında uğradıkları Rize’de izlediğim için tekrarına imkan yoktu. Fakat üzerimde bıraktığı güzel his, bana uzun süre yetecek gibi.

    Sabahattin Ali’nin eseri halihazırda harika iken onun sahneye bu denli güzel uyarlanmış olması mutluluk vericiydi. Bu nedenle ilk merak ettiğim şeylerden birisi uyarlamayı yapan oldu: Karşımda ismine değil ama işlerine aşina olduğum Nilbanu Engindeniz (Samed Bahrengi’den Küçük Kara Balık’ı uyarlayan ve Bez Bebek dizisinin senaristi.) vardı. Oyunun yönetmeni ve rejisörü ise Uğur Çınar. Uyarlama ne kadar güzel olsa da sahneye koyan yönetmende bitiyor her şey. Ayrıca oyunu bu kadar harika kılan oyuncular başta olmak üzere, oyunda emeği geçen herkese teşekkürü borç bilirim.

    Sahneye, izlediğim oyuna dönecek olursam, yazabileceğim kelimeler oyun kadar harika olamayacaklar. Hatta birkaç cümleden fazlası boşa çaba olacak gibi hissediyorum. Yine de gevezeliğim tutabilirse eğer:

    Oyun, hasta yatağında, evdeki dırdırlara aldırmamaya çalışan Raif Efendi (Mustafa Murat Latifoğlu oynuyor.) tablosu ile açılıyor. Sabahattin Ali’in (Semih Algül oynuyor.) çeviriler için uğramaları, ölüm döşeğindeki Raif Efendi’den kendisine yakılmak üzere miras kalan hatıratı.. sanki o an yeniden başlıyor her şey: Sade ve hızlı değişen dekorları ile samimi ve naif bir oyun.

    Sabahattin’in sahnenin bir köşesine kurulu masasında okumaya başladığı hatırat ile Raif’in gençlik yıllarına ve Kürk Mantolu Madonna’sı Maria Puder (Eylül Aldanmaz oynuyor.) ile karşılaştığı günlere dönüyoruz. Sahnenin arkasında ince bir perdeye, ara ara siyah beyaz anlar yansıtılıyor: Çekilen görüntüler de oldukça kaliteli ve tiyatroda olduğumu unutup eski bir filmi izlemek için orada bulunduğumu hissettirdi. Görüntülerin yansıtıldığı ince perdenin arkası ve önü ise oldukça güzel kullanıldı oyun boyunca.

    Kah Sabahattin okudu, kah sahne oyuncularındı, kah perdede bir sinema seyri vardı. Söz verildiği gibi yakılan hatıratın kül oluşunu seyrederken biten oyun, gözlerimde parıltı, yüzümde hoş bir tebessüm bıraktı. Fonda Sezen Aksu’dan Çocuklar Gibi eşliğinde, ayakta alkışladım oyunda emeği olan herkesi.

    Hayatı boyunca içine kapanık, Sessiz bir adam olan Raif sevmediği bir kadınla evlenmiş ailesinin istediği gibi biri olarak yaşamıştır. Gerçekten yaşadığını hissettiği sadece bir anısı olmuş ve bunu bir deftere yazmıştır. Raif’in arkadaşı olan Sabahattin Raif’i ikna ederek defteri okumaya başlar. Babasının isteği üzerine gittiği Berlin’de sabunculuğu öğrenmek yerine, sanata meylinden ötürü, Resim galerilerini gezmiş bir tabloya hayran kalmış ve tabloyu yapan Ressam Maria Puder ile bir arkadaşlığı başlamış bu arkadaşlık daha sonra Raif’in bütün hayatını etkileyen bir aşk’a dönüşmüştür.

    Kürk Mantolu Madonna oyununun tanıtım metni
  • Yıldızlar Saçıldığında, Hooyo!

    Mülteci olmak, empatiden dahi çekindiğim bir şey. Yıldızlar Saçıldığında, Somali’de doğan fakat iç savaş nedeniyle daha dört yaşındayken kardeşi Hasan ile birlikte Kenya’daki Dadaab Mülteci Kampı’na kaçan Omar’ın gerçek yaşam öyküsünü anlatan bir çizgi roman. Omar Mohamed’in anlattığı yaşam öyküsünü Victoria Jamieson çiziyor ve Iman Geddy çizimleri renklendiriyor.

    Yıldızlar Saçıldığında kitabı konusu

    Küçük yaşlarda babalarının ölümü ile sarsılan ve annelerinden ayrılmak zorunda kalan iki kardeş, uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından geçici olarak yerleştirildikleri bir mülteci kampında hayatlarının on beş yılını geçirirler. Özgür bir yaşam mı, yoksa bir hapis hayatı mı yaşadıklarını kitabı okurken bizler de sorguluyoruz. Çoğu aç geçen günler, kayıp olan annelerini bulma ümidiyle doludur. Bekleyiş ve umut: Kitabın özeti olan iki kelime.

    Mülteci kampında günler birbirinin aynıdır: sıkıcı, aç ve gergin. Kampta ne yeteri kadar yiyecek vardır ne oyalanacak bir şey ne de ihtiyaç duyulan ilaçlar. Hayatının büyük kısmı kampta geçen Omar, okula gitme fırsatı doğduğunda bunu hem kendi hem kardeşi Hassan için bir umut ışığı olarak görür. Fakat bu ayni zamanda konuşamayan kardeşini yani ailenin geriye kalan tek ferdini yalnız bırakacağı anlamına gelir. Omar ve kardeşinin hayalini kurdukları yeni hayata kavuşmaları içinse beklemeleri, beklemeleri ve daha çok beklemeleri gerekir…

    Yıldızlar Saçıldığında kitabı arka kapak yazısı

    Yıldızlar Saçıldığında kitabı yorumum

    Kitabın öyküsü yer yer yürek dağlayıcı ve vicdan sorgulatıcı türden. Farkında olmadığımız nice zor hayatlar olduğunu bir kez daha görmek kendimi sorgulamama neden oldu. Çizimleri oldukça sade ve olan biteni hissettirecek nitelikte. Omar’ın umut ve gayretini, kardeşi Hasan’ın saflığını ve sevgi dolu kalbini çok güzel resmetmiş çizer Victoria Jamieson.

    Anlatmakta zorlandığım bir tecrübe. Mültecilere kendi ülkemizdeki bakış açımız ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir öykü. Kitap bitene kadar ben de Dadaab kampında kısılı kalmış gibiydim. Omar’ın ve kardeşi Hasan’ın yeniden başka bir ülkeye yerleştirmelerinin geleceği gün, ben de esaretten kurtulabilecektim ancak. Bir uyku öncesi, bana isyan eden göz kapaklarıma inat, durmaksızın o anı kovaladım: iki kardeşin özgür kalacakları o anı.

    Annelerini bulabilecekler mi? Kamptan kurtulabilecekler mi? Maryam neden evlendirilmek zorundaydı? Nimo acaba hayallerine kavuşabildi mi? Aynı gökyüzü altına bunca farklı hayat nasıl sığabiliyor? Ve daha nice soru!

    Kitabın sonuna geldiğimde her şey daha güzeldi. Uyku daha bi’ güzel görünmeye başladı gözüme. Kitabın kahramanlarının günümüzdeki izlerine, umutlarının ve bekleyişlerinin neticesine kavuştum. Minik bir tebessüm ve samimi bir dua ile kitabı ve ışığı kapattım.

  • Bir Hüzün Bir Fıkra: Düşlerin Dili

    Kütüphane rafları arasında kaybolduğum yeni bir kitabı daha bitirdim ve yılın kitap okumak adına en bereketli günlerinde devamı gelmez korkusuyla başlıyorum yazmaya. Çetin Özdemir’in İlk Kurşun kitabı ile tanıştığım 1986 senesinde başlayan Öğretmen Yazarlar Dizisi‘nin ikinci kitabı olan Düşlerin Dili, Perihan Karayel tarafından kaleme alınmış. İki ayrı piyesten oluşan kitabın ilk piyesi yine Düşlerin Dili iken ikinci piyeste bizi Hoca Nasreddin karşılıyor.

    Düşlerin Dili piyesi

    Düşlerin Dili, Hülya’ya hayatı öğreten bir öğretmen. Hülya, babasının “Kız çocuğu okumaz!” diyerek eğitimden mahrum bıraktığı bir kızcağız. Okuldan, eğitimden mahrum kalmış olsa da kardeşi Ömer’den, babasından ve annesinden gizli okuma-yazma öğrenir. Annesi her daim konu komşu gezmede, babası da işte olan Hülya, bol bol kitap okur, hayaller kurar ve öyküler yazar.

    Tiyatro sahnesi iki bölümden oluşmaktadır. Ön planda gerçek dünya canlandırılırken arka planda biraz yüksekçe olan ikinci sahnede ise Hülya’nın hayal dünyası vardır. Gerçek dünyada Hülya hayal kırıklıkları yaşarken ansızın peyda olan hayal aleminde kendi yaralarını sarar. Tiyatro perdesi Hülya’nın kitap okuyabilmek için kümese sığınması ile açılır.. Hülya’nın okumak arzusu, öğretmen hanımın gayreti ve babanın inadının kırılması için gerçekleşen ibretlik bir hâl ile kapanır.

    Günümüzde okutulmayan kız çocuklarının sayısı 1986 yılına göre yok denecek seviyeye gelmiş olsa da eğitimi olanaklarına eşit ulaşamayan yavrucaklarımız için yapılması gereken çok şey var. Umarım bir gün çok daha güzel günler göreceğiz: çiçekli günler…

    Nasreddin Hoca piyesi

    Kitabın ilk bölümüne nazaran oldukça keyifli ve eğlenceli bir piyesti Nasreddin Hoca. Okurken öğrencilerimle sahneden oynadığımızı hayal ettim: Biraz gayetle harika bir oyun çıkarabiliriz belki de, neden olmasın! Piyeste, Nasreddin Hoca’nın bilinen anlatıları harika bir şekilde bir araya getirilmiş. Tek sahnede harika bir uyumla akıyor oyun. Yazarımız Perihan Karayel öğrencilerle sahnelemeye çok uygun bir iş çıkarmış ortaya. Hem okurken eğlendim hem de sahnede düşlerken.

    Perihan Karayel kimdir?

    Yazarımız Perihan Karayel, 1929’da Adana’da doğdu. İlköğrenimini Alpullu’da, ortaöğrenimini Adana Kız Lisesi’nde tamamladı. Adana 29 Ekim İlkokulu’nda bir yıl ücretsiz vekil öğretmenlik yaptı. Öğretmen okulu fark derslerini vererek aynı ilkokula öğretmen olarak atandı. On üç yıl aynı ilkokulda görev yaptı. Daha sonra Adana İsmet İnönü İlkokulu’nda görev yapan Perihan Karayel, 1984 yılında emekli oldu. Piyesler, skeçler yazan ve resim çalışmaları yapan Perihan Karayel evli ve iki çocuk annesidir.

    Eskiden kitabi bilgileri yani yazar hakkındaki ve kitap hakkındaki detaylı şeyleri paylaşmaz, sadece yorumlarımı ve duygularımı yazardım. Fakat okuduğum kitaplar hakkında araştırma yapmayı sevmeye başladım ve eğer kitap artık basılmayan eski bir eserse bulduğum tüm detayları yazıya eklemeye başladım. Kendi öykü kitabım olan İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü için bile bir yazı yazmamış olan karganız için güzel bir gelişme bu 🙂 Her neyse, eğer daha fazla kitap yorumumu okumak dilerseniz okuduğum kitapların olduğu kategoriyi ziyaret edebilirsiniz. Sağlıcakla…

  • Güneşin Doğduğu Yer

    Kütüphane raflarında kaybolduğum günler.. aldığım taptaze, tertemiz, yepyeni kitapların yüzüne bile bakmazken kütüphanenin tozlu rafları arasında eski, yıpranmış ve bir zamanlar çocuk öyküsü adıyla basılmış olan ve o zamanın çocuklarıyla mana itibariyle büyüyerek kendisi de yetişkinleşen bir kitap okudum: Güneşin Doğduğu Yer. Yazarı, o dönemlerde onlarca çocuk öykü kitabı basılmış olan Sadettin Kaplan.

    Bu yazıda hem kitaba dair yorumlarımı hem kitaptan edindiğim “Sadettin Kaplan kimdir?” sorusunun cevabını paylaşacağım. Yazının en sonunda ise kitabın yayıncısı Alioğlu Yayınevi’nin pek hoşuma giden sunuş yazısını olduğu haliyle paylaşacağım. Yazıda, çocuk öykülerini ve romanlarını basma nedenlerine dair naif sebepleri, “Keşke tüm çocuklar yazıda teşhis edildiği gibi kalsaydı.” dedirten tespitlerini tatlı bir tebessümle okuyacaksınız.

    Güneşin Doğduğu Yer kitabı konusu

    Mutlu mesut hayatlarına büyük şehrin hayâlleri ve büyük ümitler katarak Anadolu’dan kopup gelen yedi kişilik bir ailenin, büyük şehrin gecekondu mahallelerinde hayata tutunma gayretini anlatıyor kitabımız. 90’lı yıllarından sonlarında geçen öykünün İstanbul’u kendinden olmayana ve kesesi dolu gelmeyene sancılı bir serap gibidir. Seraba bir kez dalıp da rezil olunca, ailemizin babası Hasan, gururuna yediremeyip köye de geri dönemez. Yola çıkarken kurulan hayaller gitmiş yerini güneş görmez günler almıştır.

    Ailenin en yaşlısı, Hasan’ın annesi Hüsniye Nine’nin güneşe olan hasreti ile başlayan öykü yine güneşin özlemiyle biter. Köyde karınları tok, sırtları pek olmasa da huzurları yerindedir ya!.. varlığında kıymetinden bihaber oldukları güneşi bile günde on-on beş dakikalığına, yüksek apartmanların arasından anca görebilir olmuşlardır. Yıkık dökük gecekondularında hayata tutunabilmek ve bir lokma ekmek, biraz peynir ve soğanın yanına aş için okutmak hayali ile İstanbul’u bahane ettikleri oğulları Ali, ayakkabı boyacısı olmak zorunda kalır.

    Öyküde, baba Hasan’da İstanbul’un acımasızlığını, Ali’de çaresizliği ve hayallerine tutunmayı, iki kız çocukta saflığı, Gülizar gelinde sorgusuz bağlılık ve haşarı sevgiyi, Hüsniye Ninede ise köye hasreti görürüz. Saymadığımız bir ufak erkek çocuk kaldı, onda da yokluk tanımaz bir sabırsızlık resmedildi sadece, haşarı mı haşarı bir kerata.

    Güneşin Doğduğu Yer kitabı yorumum

    Kitabı pek sevdim. Anadolu insanının saf ve temiz halini sunan şeylere çok açım: Son zamanlarda köylerde, yörük obalarında yaşanan kötü ve yüz kızartıcı haberlerden midem bulanmışken hoş bir rehabilitasyon oldu benim için. Çatalkaya Boyacısı Ali‘yi pek sevdim (Boyacı sandığının önüne köyünün hasretiyle yazmış bunu Ali). Hüsniye Nine’nin köy tasvirlerindeki köyü bile görür gibi oldum. Ali tek dostu Kenan’ın tarife uygun şivesiyle okudum istemsizce konuşmalarını. İki kız kardeşin salıncak hayallerine eşlik ettim ama her ne olduysa oldu mutlu sonda aileye eşlik etmek yerine arkalarından el sallayan Kenan ile baş başa kaldım. Bul, oku demiyorum ama benim için hoş bir deneyimdi: bir Yeşilçam filmi izledim sanki ve yönetmen filmin devamını çekmek yerine tası tarağı toplayıp köye kaçtığı için film yarıda kalmış gibiydi.

    Güneş bu… Bazen çamların sorgucundan, bazen bir apartmanın bacasından, bazen de Çatalkaya’nın burcundan doğar… Cömertçe sıcaklığını, aydınlığını eler üzerine tabiatın… Anadolu’nun sevimli köylerinde, şirin kasabalarında bir başka doğar güneş. Masal ekmeği gibi; tombul, sıcak, yuvarlak… Sevecendir Anadolu güneşi. Isıtır, aydınlatır… “Büyük şehirlerin güneşi de küçük mü oluyor ne?.. Tıpkı ekmekleri gibi…” diye düşündürmez nineleri.

    Güneşin Doğduğu Yer, Sadettin Kaplan

    Bir kitabın daha sonuna geldik ve evet kısa okumalardı son paylaştıklarım. Kısaydılar ama sayfa sayılarına inat kat kat doluydular. Yazının devamında hem yazar hem de kitabın hoş sunuş yazısını okuyabilirsiniz. Eğer diğer kitap tavsiyelerimi de görmek istersen kitap yorumları ulamını ziyaret edebilirsin. Ayrıca belki kendi yazdığım kısa öykü kitabım da ilgini çeker: Öykü kitabımın satış sayfasına buradan ulaşabilirsin. Sağlıcakla…

    Sadettin Kaplan kimdir?

    1944 yılında Ağrı’nın Patnos ilçesinde dünyaya gelen Sadettin Kaplan, ilk öğrenimini doğduğu ilçede, orta öğrenimini ise parasız yatılı olarak Erzurum Lisesinde tamamladıktan sonra, 1964 yılında girdiği Astsubay okulundan 1966 yılında mezun oldu. Jandarma teşkilatında, yurdun muhtelif il ve ilçelerinde 20 yıl hizmetten sonra, 1986 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrılan yazar; bu tarihten itibaren profesyonel olarak yazmaya başladı.

    Çok küçük yaşlarda şiire merak saran Sadettin Kaplan, ortaokul ve lise çağlarında mahalli gazetelere ve bazı dergilere şiirler yazmaya başladı. Daha sonra, muhtelif gazete ve dergilerde şiir ve hikayeleri yayınlandı (Hareket, Boğaziçi, Ece, Çığır, Kültür ve Sanat, Size, Türk Edebiyatı bu dergilerden bazılarıdır.) Sadettin Kaplan, edebiyatın hemen her türünde yazan ve eser veren bir yazardır: Tiyatro, senaryo, radyo oyunları televizyonlarda ve radyolarda yayınlanmaktadır.

    Emekli olduktan sonra, on yılı aşkın bir süredir TGRT, Türkiye Gazetesi ve özellikle Türkiye Çocuk Dergisi’nde yazar olarak görev yapmıştır. Çevre, Kültür ve Devlet Bakanlıklarıyla, muhtelif kurum ve kuruluşlardan aldığı ödülleri bulunmaktadır.

    Alioğlu Yayınevi’nin Sunuş Yazısı

    Çocuk Dünyasına İlk Adım” diye adlandırdığımız dizinin ilk on kitabini yayın piyasasına sunmuş bulunuyoruz. Hayırlara vesile olmasını diliyoruz… …Bu kitaplarla birlikte ikinci adımımızı atıyoruz. Sorumluluğumuzun büyüklüğünün farkındayız. Bu dizilere başlamadan önce çok düşündük, çok araştırdık. Karşımıza “okuyucu” olarak çıkan “çocuk” kimdi? Çocuğun ne olduğunu bilmeden böyle bir işe giremezdik. Araştırdık…

    Çocuklar; dağları bulutların üzerine kaldırmak isteyip de kaldıramayan, bütün denizleri bir bardağa doldurmak isteyip de dolduramayan, ağlamaklı bütün çehreleri güldürmek isteyip de güldüremeyen, düşüncesi büyük, sevgisi yüce. bedeni küçük, kudreti cüce “insan ufakları” olarak karşımıza çıktılar…

    Çocuklar; görüp okuduklarını umulmadık bir düşünce imbiğinden süzerek özümleyen, hoyratlığın kördüğümünü sevginin eliyle çözümleyen, anlayıp algılayan minik insanlardır.

    Çocuk dünyasıyla birlikte yayın dünyasını da inceledik… Olanlara bakıp, olmayanları düşündük. Ve hayretle gördük ki, olmayanlar, aslında olması gerekenlerdi. Sevgi bahçelerinde ayrıklar vardı. Çocuklar hafife alınmış, sanki onlar hep öyle kalacakmış gibi davranılmıştı. Gözden kaçanlar özden kaçanlar gibi geldi bize…

    Sevgilerimiz, özlemlerimiz, törelerimiz, yitik yörelerimiz var. İstiyoruz ki; birer sevgi bahçesi olan çocuklarımızın küçücük yüreklerinde filizlenen güzellikleri ayrıklar, aykırılıklar sarmasın. Acıyla tatlının, iyiyle kötünün, güzelle çirkinin bir arada olduğu dünyaya şimdiden kendini hazırlayabilsin. Yağmurun rahmet, emeğin zahmet olduğunu; arının dalda, çiçeğin balda olduğunu ama; akrebin topaç, yılanın kırbaç olmadığını anlayabilsin…

    Bu düşüncelerin aydınlığında; kırk yıl hatırı sayılan kahvelerin sunulduğu fincanları gördük. Cansız bebeklerin arkasına gizlenen yaralı canları gördük. Tuna boylarında Aliş’leri, Anadolu kasabalarında Gülcan’ları gördük. Denizlerin dibindeki mercanları, hasretlerin ucundaki Azerbaycan’ları gördük… Rüya değil, riya değil bunlar. Gerçeklerin özüyle, ataların sözüyle, çocukların gözüyle erebildiklerimizdir. Sevgi dallarından derebildiklerimizdir. Gücümüzün erdiğince verebildiklerimizdir… Bu ikinci adımımızın da hayırlara vesile olmasını diliyoruz.

  • Kuyucaklı Yusuf, Trabzon Devlet Tiyatrosu (Kişisel Bir Bakış Açısı)

    07.12.2021 tarihinde Rize İsmail Kahraman Kültür Merkezi’nde sergilenen oyuna dair:

    Sabahattin Ali‘nin unutulmaz eseri Kuyucaklı Yusuf‘un, Erkan Akçelik tarafından tiyatroya uyarlaması ile izlediğim oyunun yönetmeni Ayşe Berna Konur. Trabzon Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen oyun iki perdeden oluşuyor ve iki saat sürüyor. Oyun hakkında detaylı bilgiye ulaşmak için buraya, oyunun fragmanı için ise buraya tıklayabilirsiniz.

    Kuyucaklı Yusuf oyununa dair

    Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki genel itibariyle Kuyucaklı Yusuf öyküsü sahneye harika uyarlanmış ve dekor oldukça akıllıca kurulmuştu. İki perdelik oyunun tamamını göz önünde bulundurduğumda keyifli ve güzel bir oyun izlemiş olmaktan dolayı mutluydum. Oyuncuların -az sonra ifade etmeye çalışacağım birkaç durum haricinde- performansları, sizi iki saat boyunca kopmadan oyunda tutmayı başarabiliyor. Kendilerine bu güzel akşam için teşekkür ederim.

    Fakat oyunun ilk perdesinde beni oldukça üzen ve bir türlü oyuna konsantre olamayışıma neden olan bazı şeyler vardı. Bu durumu, hadsizlik etmekten korkarak Kaymakam Selahaddin Bey’i canlandıran Yavuz Topcuoğlu’na da sormadan edemedim.

    Oyunun henüz başında Yusuf ve Selahaddin Bey ile karşılaştığımız sahneden, Yusuf’un bıçaklanma sahnesine kadar olan ilk bölümlerde sanki oyunu hızlandırarak izliyor gibiydim. En çok da Selahaddin Bey’in Yusuf’a nasihatleri ve Yusuf’un bıçaklanma sahnesi, o kadar acele oynanmıştı ki… Oyunun geri kalanından ümidimi kesmiştim. İlk perdenin geri kalanında da her şey gözüme batar olmuştu. Bunun tamamen kendi hatam olduğunu itiraf etmeliyim: Salonda izleyiciler arasında bir tülü bitmek bilmeyen konuşmalar ve hareketlenmeler de bunda büyük etkiye sahipti.

    İlk perdenin son anlarında her şeyi bir kenara bıraktım. İkinci perdede hiç bir şeyi sorgulamak yok! Her şey güzel gidiyor: Sesçinin, izleyicilerin kulak sağlığını ve sahnedeki oyuncunun sesinin duymamız gerektiğini unuttuğu birkaç an hariç elbette. Oyuncuların performansları, gözlerimde parıldamaya başlıyor. Bir tek Cemile üzüyor beni.. hayır her şey güzel. Selahaddin Bey’i daha çok seviyorum. Yusuf, Şahin Ağa, Muazzez ve Şahinde Hanım, herkes ikinci perdede daha doğal ve harika görünüyorlar. Bir saatlik ikinci perde dakikalar içinde bitiyor sanki ve ayakta alkışlıyorum oyuncuları.

    Oyunun dekorunu beğendiğimi söylemiştim. Fakat sahne geçişleri, dekor hızla değişebilecek şekilde tasarlanmış olsa da çok yavaş gerçekleşti. Fon müziği ile kapatılmaya çalışılan bu aralar maalesef çok fazlaydı. Oyundan çıkıp ileri bir sokağa saptığımda, yanımdan hızla geçen üç kişilik gruptan bir delikanlı şöyle diyordu: “Ben yönetmen olsaydım var ya, bir çok sahneye şitrih atardım. Tekrar tekrar boş yere sahneyi değiştirdiler.” Gülümseyerek selam verdim kendilerine.

    Oyunun ilk perdesine dair bulduğum cevap

    İlk perdede olan biteni anlayabilmek için Selahaddin Bey’i canlandıran Yavuz Topcuoğlu‘na instagram hesabından ulaştım. Sağ olsun, sorumu cevapsız bırakmadı. Hadsizlik etmekten korkarak hayli dolambaçlı sorduğum soruyu net bir şekilde kısalttı öncelikle. Yalnızca ilk perdede fark ettiğim bu hız ve acelenin bir hata olmadığını ve oyuncuların oyunun ritmini düşürmemek için akışı hızlandırabileceklerini ifade ederek bu tarz oyunlarda akışa girmek için gerçekleştiren hızlanmaya şahit olduğumu söyledi.

    İşin ehli elbette onlar. Bizler sadece izleyiciyiz. Oyunlara dair gözlem yaparken ne kadar kişisel cümleler yazıyor olsam da sahneye dair bilgi kırıntıları ve ufak tecrübelerim var: Alaylı olarak güzel insanlardan aldığım eğitime, geçmişte kalsalar da asla unutamadığım yüz yirmi oyun sonu alkışına ve yine güzel insanların, hocalarımın takdir ettikleri, özel tiyatro açma kabiliyetinde bir belgeye sahibim. Her ne kadar aldığım cevabın mantığı doğru olsa da sahnedeki durumla örtüşmüyor gibiydi. Fakat asla bir kusur diyerek hadsizlik edemeyeceğim bu durumla bile uzun ama güzel bir oyundu.

    Kuyucaklı Yusuf oyununda emeği geçen herkese ve tüm sahne ekibine teşekkür ederim. Umarım Rize’de daha bir çok oyun izleme şansım olur. Birkaç hafta önce Erzurum Devlet Tiyatrosu, Ölümcül Oyun ile buradaydı ve onun için de keyifli bir yazı yazmıştım, okumak dilersen. Sağlıcakla ve tiyatro ile kal 🙂

  • Ağaç Diken Adamın Destanı

    Uyku öncesi elime aldığım Jean Giono‘nun Ağaç Diken Adam öyküsünü, rüyaya dalmadan evvel bitiriverdim. Uyku öncesi harika bir rüya seansı gibiydi. Karanlık odada, pencere önündeki sokak lambasın perdeyi delen ışığı sayesinde, kısık gözlerle okuduğum öykünün gerçek olmasını umuyordum. Son sayfaya kadar kurak toprakları kendi başına koskoca bir ormana çeviren kahramanımız Elzeard Bouffier’in gerçekliğine kendimi kaptırsam da öykünün ardından gelen yazarın sonsözüyle hayal kırıklığına uğradım. Kitapların önsözleri ve sonsözleri en az göz gezdirilen kısımları olsa da en az öykü kadar naif olan sonsözü paylaşmadan bir adım öteye kanat çırpmayacağım:

    Kıymetli Beyefendi,

    Sizi hayal kırıklığına uğrattığım için özür dilerim ama Elzéard Bouffier kurmaca bir şahsiyet. Amacım ağaç sevgisini aşılamak, hatta özellikle (benim hayatta daima en sevdiğim düşüncelerden biri olan) ağaç dikmeyi sevdirmekti. Şimdi, sonuca bakarak diyebiliriz ki bu amaca hayali bir karakterle ulaşılmış oldu. Trees and Life dergisinde okumuş olduğunuz öykü Danca, Fince, İsveççe, Norveççe, İngilizce, Almanca, Rusça, Çekçe, Macarca, İspanyolca, İtalyanca, Lehçe ve Yiddiş dillerine çevrildi, bense bütün bu çevirilere yayın haklarımı ücretsiz olarak devrettim. Bir Amerikan yayınevi geçenlerde bana gelip Amerika’da yapılacak olan yüz bin baskı ve kitabın ücretsiz dağıtımı için benden müsaade istedi ben de elbette olur dedim. Zagrep Üniversitesi ise Slav diline çevirisini yapmakta. Bu öykü benim en gurur duyduğum öykülerimden. Bana bir kuruş bile kazandırmayarak tam da yazılma amacına uygun bir şekilde işini yaptı.

    Sizinle tanışmak, mümkünse özellikle öykümün kullanım biçimleri üzerine görüşmek isterim. Sanıyorum bir “ağaç politikası” geliştirmemizin vakti geldi, her ne kadar “politika” burada yanlış bir kelime olsa da…

    En içten dileklerimle,
    Jean Giono

    Ağaç Diken Adam kitabı konusu

    Hayatının otuz yılını yüzlerce hektarlık bir alanı tek başına ağaçlandırmaya çabalayarak geçiren Elzeard Bouffier’in öyküsüdür Ağaç Diken Adam. Yazarın kamp için çıktığı insanlıktan uzaklaşmış bir memlekette karşılaştığı çoban Elzeard Bouffier, tek başına bir bölgenin hem doğasını hem de insanını değiştirmeyi başarıyor. Başlattığı döngü beraberinde doğaya can, kuru nehirlere su, şehrin hayali ile boşalmış hanelere yeni aileler kazandırıyor.

    İnsan bütün bunların tek bir adamın elinden ve ruhundan çıktığını düşününce, insanoğlunun yok etmenin dışındaki işlerde de Tanrı kadar yetenekli olabileceğini kavrıyordu.

    Jean Giono, Ağaç Diken Adam

    Ağaç Diken Adam kitabı hakkında

    Kitabı Everest Yayınlarından Didem Nur Güngören çevirisi ile okudum. Kitaba can katan illüstrasyonlar ise tarzını çokça beğendiğim Oğuz Demir’e ait. Kitabın ruhuna uygun ve sade çizgilerle harika bir atmosfer yaratmayı başarmış Oğuz Demir. Okumaktan keyif aldığım ve okumanızı kesinlikle tavsiye ettiğim kitabı öğrencilerim arasında ilk günden yaymaya başladım. Sırayla tüm sınıfın okuması için minik bir ağ kurduk bile 🙂

    Gerçek Bir Ağaç Diken Adam: Rahim Demirbaş

    Bu hikayenin kahramanı Elzeard Bouffier gerçekte var olmasa da onun yolundan giden nice güzel insanlar şükürler olsun ki var. Konya Ereğili’li bir öğretmen olan Rahim Demirbaş, ölen oğlu Yahya adına 40 bin ağaç diker. Diktiği ağaçlar bir hatıra ormanına dönen Rahim amcanın 2017 yılında borçları nedeniyle ormanı haczedilme tehlikesi yaşamış. 2019 yılında yetiştirdiği öğrencilerin yardımıyla ormanının üzerinden tehlike bulutları dağılan Rahim amca hâlâ ağaç dikmeye devam ediyor. Kendisiyle Diyanet TV tarafından yapılan naif bir röportaj var: Vaktiniz bol ise izlemenizi tavsiye ederim. Ayrıca kendisi bir twitter kullanıcısı: Bir bakmak dilerseniz diye onu da buraya ekliyorum.