Ay: Aralık 2021

  • Babür Erkin ile Mübarek Mahluk Efendi Üzerine Gizemli Bir Röportaj

    Babür Erkin, Mübarek Mahluk Efendi romanının kaşifi ve editörü.. Mübarek Mahluk Efendi kitabını okuduktan ve İlk Yerli Bilimkurgu Romanı: Mübarek Mahluk Efendi, Enis Cevdet başlıklı yazıyı yazdıktan sonra kendisiyle iletişim kurmak şansına eriştim. Sormak dilediklerimi sordum ve bütün samimiyeti ve gizemiyle cevaplandırdı. Benim için en az kitap kadar keyifli bir röportaj çıktı ortaya. Babür Erkin’e bir kez daha muhabbeti için teşekkür ediyorum. Röportaj öncesi kendisini daha yakından tanımak dileyen olursa diye instagram hesabını da buraya bırakıyorum.

    Aslında sormaktan hep geri durduğum fakat sizin için sormam gereken bir soru bu: Hakkınızda, kitabın girişinde ve Molla Google Efendi’de bir bilgiye rast gelemedim. Kimdir Babür Erkin? Hangi hayallerle büyüdü? Neler yapmak istedi, neler yaptı ve yapıyor?

    Aslında bu devirde Google’a insanın kendisi hakkında bir bilgi olmaması bir yandan da iyi bir şey sanırım 🙂 En kısa şeklinde tarif etmem gerekirse kendimi… Çukurova’da büyümüş, üniversite eğitimini İzmir’de almış ve uzun yıllardır da İstanbul’da yaşayan biriyim. Mesleğim grafikerlik ama tasarımcılık kadar tutkuyla sevdiğim ve hayatımın bir parçası olan şeyler edebiyat ve sinema. Küçük yaşlarımdan beri bu üç üretim disiplini hayatımın orta yerinde oldu. Okumakla, yazmakla, filmlerle, tasarım yapmakla uğraştığım anlar her zaman bana terapi gibi gelmiştir. İnsanı hayal kurmaya ve onu somutlaştırmaya da imkan verdiği için de bu dünyalarla yoğun ilişki içinde olmayı seviyorum. Sanırım ‘Mübarek Mahluk Efendi’ de bu karışımın bir ürünü oldu.

    Mübarek Mahluk Efendi bir arayışın mı yoksa bir tesadüfün mü eseri oldu? Onu bir sahaf gezisinde buluş hikayeniz nedir?

    Bir arayış sürecinde karşılaşılan tesadüfün sonucu diyebilirim belki. Küçük bir gazete haberinin tetiklediği fikirler, gerçekle kurgunun iç içe geçtiği bu romanı meydana getirdi. Meçhul yazarımız Enis Cevdet’in ‘evrak-ı metruke’sini bir sahafta keşfetme öyküsü de bu sentezin bir parçası elbette. Enis Cevdet gerçekten yaşamış mıydı ve arkasında gizemlerle dolu sayfalar, dokümanlar, eşyalar bırakmış mıydı onu da okurun muhayyilesine sunmak en iyisi sanırım. Bir de kitaptaki cevval sinematografçımız Jean-Paul Soleil’in dediği gibi, “Yaşananların hakikati hikayeyi kimin ve nasıl anlattığına bağlı…”

    Mübarek Mahluk Efendi’nin sona ermesiyle anlattığınız yazım ve keşif sürecini sanki bambaşka bir kurmaca gibi hissederek okudum. Anlattıklarınız, gerçeğin kendisi de olsa romanla özdeş bir gizeme sahipti. Mübarek Mahluk Efendi ile karşılaştıktan sonra onun peşinden koşmaya ve bunca yolu aşarak keşifte bulunmaya sizi iten neydi? Süreç ne kadar sürdü ve kitapta bahsetmediğiniz başka gizemler de var mı öyküyle alakalı?

    Nihayetinde roman dediğimiz edebi formu gerçekliğine inanarak deneyimlemez miyiz? Okumaya koyulduğumuz romandaki olaylar silsilesine, karakterlere, mekanlara “Hepsi hayal ürünü nihayetinde” şerhiyle, “Roman icabı bunlar” aldırmazlığıyla yaklaşmayız. Okuma süreci boyunca yaşadığımız hayat kadar gerçektir o metin. Bir eser bu duyguya karşısındaki insanı ne kadar ikna edebiliyorsa o kadar başarılıdır da diyebiliriz sanırım… Yedeğimde bu düşünceyle yola çıkınca yolda şu soruyla karşılaştım tesadüfen: Dünya dışı varlıklar neden hep günümüzde yerküremizi ziyaret etmiş ve de hep Amerika, Anglo-Sakson diyarlarını teşrif etmiş olsundu ki? Uzak-yakın tarihte ve varsayalım Osmanlı coğrafyasında böyle bir vaka neden yaşanmış olmasındı ki? Bu kışkırtıcı fikir ve devamındaki araştırma süreci yaklaşık üç yıllık bir zaman diliminde metnin oluşumunu sağladı. Mübarek Mahluk Efendi’ye hem bir keşif ve araştırma öyküsü hem de tamamıyla kurgu ürünü olarak yaklaşabiliriz. Okuyanlar her iki halde de keyif alacaklardır düşüncesindeyim…

    Öyküye dair başka gizemlerin ipuçları Enis Cevdet’in evrak-ı metrukesine dair yazdığım değerlendirme bölümünde var aslında. Hafız Necmeddin Efendi’nin Baleybelen dilinde yazdığı kayıp kitap ‘Siracname’yi bulabiliriz diye umuyorum. Fransız sinematografın Dalaksızlar köyündeki merasime dair film kayıtları belki birden karşımıza çıkabilir. Kim bilir belki hikayenin geçtiği dönemden birkaç yüzyıl önce de bu coğrafyaya bir dünya dışı varlık ziyareti gerçekleşmiş ve bütün bu olaylar silsilesini tetiklemiştir… Bir de yazarımızın Osmanlı Yemen’inde geçen korku-gizem türünde olduğunu varsaydığımız kayıp ilk romanı ‘Cebel’i okuyabiliriz bir gün belki..

    Mübarek Mahluk Efendi romanında sizi en çok etkileyen karakteri ve olayı paylaşabilir misiniz?

    Galiba Muskacı Abdüşşems karakteri ve öyküye dahil olduğu kısımlar diyebilirim. Abdüşşems’in sosyal ilişkilerden soyutlanmış hayatı ama aynı zamanda içinde yaşadığı toplumda ona korkuyla karışık saygı duyulmasındaki çelişki ilgi çekici. Abdüşşems’in ‘Mübarek Mahluk Efendi’yle yolu kesişmeden önceki hayatını da merak etmiyor değilim. Muskacı’nın Tebriz’den Dalaksızlar köyüne gelene kadarki macerasını daha ayrıntılarıyla okuruz bir gün kim bilir…

    Yeni hazineler aramaya devam edecek misiniz? “Şirzad’ın Dürbünü” de “Mübarek Mahluk Efendi” gibi bir maceranın ürünü müdür? “Şirzad’ın Dürbünü” hakkında bize ipuçları verebilir misiniz?

    Yeni keşif ve yazma yolculuğu hep gündemimde evet. “Şirzad’ın Dürbünü” beni heyecanlandıran bir yazma vaadi olarak önümde duruyor. Ortadoğu coğrafyasında, uzak bir zamanda geçen bir öykü bu. Bağnazlığın ve bilimsel çabanın çatışmasının dramatik bir anlatısı olacak “Şirzad’ın Dürbünü”. Bir roman mı yoksa uzun öykü mü olacağı yazma sürecinde belli olacak gibi gözüküyor. Metnin epigrafını şimdiden söyleyebilirim ama, “İnsan soyu topraktan değil, lanetli bir ateşten halk edilmiştir cancağızım.

    Geleceğe dair hayalleriniz ve hedefleriniz nelerdir?

    İlk sorudaki gibi cevaplayabilirim bunu: Okumak, yazmak, tasarlamak ve üretmeye çalışmak… Hayallerimin özü bu… Bir de yakın bir hayal-hedef olarak ‘Mübarek Mahluk Efendi’yi bir film-dizi olarak görebilmek sanırım… Bu konuda kitabın hazırlık aşamasıyla eş zamanlı adımlar atmıştık zaten. Görüştüğümüz bazı yönetmenlerden, senaristlerden çok olumlu tepkiler aldık. Şu anda senaryo öncesi bölüm öykülerini yazdık. Yapımcılarla temastayız. Henüz netleşen bir şey yok ama bir gün mini dizi olarak neden seyretmeyelim ‘Mübarek Mahluk Efendi’yi?

  • İlk Yerli Bilimkurgu Romanı: Mübarek Mahluk Efendi, Enis Cevdet

    Daha adını gördüğüm ilk anda, içeriğini dahi okumadan merakıma yenilerek alıp okumaya başladığım kitap, beni hiç mi hiç şaşırtmayarak harika bir macera yaşattı. Osmanlı döneminde yazılan ve o devre ait bir bilimkurgu hikayesinin yerini başka ne tutabilirdi ki? Hem romanın kendisi, hem arka planı, hem de bunca yıl sonra ortaya çıkış şekli.. her açıdan ilginç Mübarek Mahluk Efendi kitabı. Enis Cevdet’in yazdığı, Babür Erkin’in yeniden bizlere kazandırdığı romana dair bu yazıyı, içim içime sığmayarak yazıyorum.

    Mübarek Mahluk Efendi kitabı konusu

    Sultan Abdülhamid zamanı Osmanlısında Dalaksızlar derler bir köy, bir gece kıyamet benzeri bi’ hâl ile sarsılır. Köy dergahının şeyhi Hafız Necmeddin Efendi, gökten inen kızılca kıyamete bi’ anlam veremez. Aynı gecenin sabahı kapısına dayanan köylünün korku ve dehşetle anlattıklarıyla iyice şaşıran Necmeddin Efendi, köyün az ötesindeki Çamdağı’nın böğrüne saplanmış bir gök aracı bulur. Merakla içine girdiği gök aracında daha evvel hayatında görmediği ve okumadığı cinsten bir varlıkla karşılaşır. Korkusunu hızla yenip yaratığı incelediğinde, yaratığın yaralı olduğunu fark eder. Hayreti merhamete dönüşen Hafız Necmeddin Efendi, Tanrı misafiri kabul ettiği bu varlığı, dergahının çilehanesine götürür. Anadolu’nun ve çevre medeniyetlerin fantastik varlıklarının özelliklerini birer birer zihninden geçirmede, önündeki yaratığa bir isim bulmak çabasındadır şeyh efendi:

    Fakat ne ejderhaların şâhı Harsan’a ne kırk kızı kapıp yanına götüren Raid’e ne Süleyman tahtı üzerinde yatan Hilâl Cazû’ya ne elinde yılandan kamçıyla gergedana binmiş ağzından ateşler saçarak uçan Güzende’ye ne leş misali ufunet yayan hınzır binitli Harus’a … ne iki başlı iki ayaklı, sesi kuş sesine benzer Du Peyker’e ne denizlerde yaşayıp musallat olduğu gemilerde aybaşı hâlinde kadın varsa uzaklaşan yarı insan yarı balık Hût’ül Hayz’a … ne yüksek bir dağın başında oturan, yüzü üçyüzaltmış delikli, kendi ateşinde kül olup yeniden doğan Kaknus’a dair bir işaret vardı yaratığın parıldayan gövdesinde.

    Mübarek Mahluk Efendi, Enis Cevdet

    Hafız Necmeddin Efendi dergahının misafiri, köy halkının ilgi odağı olur. Tesadüfi bir şekilde fark edilir ki bu misafir, elinin dokunduğu insan evladına şifa olmaktadır. Vesile olduğu şifa için adına Mübarek Mahluk Efendi derler. Ünü zamanla Sultan Abdülhamid’e kadar ulaşacak olan bu Tanrı misafirinin öyküsüdür roman.

    Mübarek Mahluk Efendi kitabı hakkında

    1921 yılında yazıldığı düşünülen eser, Babür Erkin’in bir sahaf gezisinde rastladığı sandık sayesinde bulunur. O zamana kadar belki de kimselerin haberi olmayan roman, Babür Erkin editörlüğünde, Bahadır Boysal’ın çizgileriyle ve Yusuf Murat’ın desenleriyle Karakarga Yayınlarından gün ışığına çıkar. Babür Erkin, kitabın arka kapağında bu durumu şöyle anlatıyor:

    Bu metni bir sahaf gezisine borçluyuz. Üsküdar’da bir sahafta küçük bir sandık içerisinde karşımıza çıkan, elyazısıyla yazılmış sayfalar, müsveddeler, not kağıtları, defterlerden oluşan “evrak-ı metruke” ve bazı eşyalar bizi sıra dışı bir yolculuğa çıkardı… Ya genel çerçevesi iyi düşünülmüş, gerçekle hayalin iç içe geçtiği “fantastik” bir anlatıyla karşı karşıyayız ya da inanılması güç görünse de kazı yapmayı gerektirecek kadar önemli doğaüstü bir vakanın ipuçlarıyla…

    Hikaye sona erdiğinde Babür Erkin’in kitabın yayın macerasını anlattığı bölüm başlıyor. Bu bölümü de romanı okurken sahip olduğum aynı heyecanla okudum. Bu kısım bile sanki romanın devamı gibi, bir kurmaca gibi geldi bana. Kitapta geçen isimlerin sandıkta çıkan fotoğrafları ve tarihi olarak izlerine resmen rastlanmış olmaları, bahsi geçen köy ve beldenin tekrar ziyaret edilip romanın izlerine rastlanması ve yazarın babası üzerinden edindiği bağlantıları derken bu uzaylı misafir davası, gerçek bir hal almaya başladı zihnimde. Hem kitabın hem de bu sonsözün son sözü olan şu cümle belki en doğru yerde en doğru tespitti: “Hikâyeyi kimin ve nasıl anlattığına bağlı!”

    Mübarek Mahluk Efendi kitabı yorumu

    Okuduğum en ilginç ve en sürükleyici kitaplardandı Mübarek Mahluk Efendi. Okurken eski Türkçe ve tasavvuf ögeleriyle harmanlanmış eserleri sevdiğimi fark ettim. (Tasavvuf ile harmanlanmış bir bilimkurgu eseri daha önce de okumuştum: Fuat Sağıroğlu’nun kaleme aldığı Dünya’nın Son Savaşı adlı kitap için blogumda hem yorum yazım hem de yazarı ile kitap üzerine röportajımız yer alıyor.) Bir yandan bu ikiliye bilimkurgu da eklenince eşsiz bir deneyim oldu benim için. Kitabı elime her alışımda bir bölüm okudum çünkü bölüm bitmeden kopamıyordum bir türlü. Bölümler ara verebilmem için imdadıma yetişiyorlardı. Kitabın içerisindeki Bahadır Boysal’a ait çizimler her ne kadar güzel de olsa sanki hiç olmasalardı hayal gücüm daha da güzel bir seyir sağlayabilecekti. Mübarek Mahluk Efendi’ye dair zihnimdeki tasvir karşıma çıkan ilk çizimler bertaraf olup çizerin hayal gücüne tabi oldu. Kitaba dair tek hüznüm bu ki bu hal de kitabın orijinaline ait değil zaten.

    Okuması keyifli, esrarengiz bir macera sunuyor Mübarek Mahluk Efendi. Onu tozlu raflar arasında bulup çıkaran ve okumama vesile olan herkese teşekkür edesim geldi 🙂 Bir başka kitap macerasında tekrar görüşene kadar diğer kitap yorumlarımı okuyabilirsin ve ayrıca aşağıdaki form aracılığıyla yeni yazılarımın sana mail gelmesini sağlayabilirsin. Sağlıcakla…