Ay: Ekim 2021

  • Kaynakça Gösterilmek Mutluluğu

    Belki çok anlamsız gelebilecek bir mutluluk sebebidir, bilemiyorum ama bir üniversitenin sözlüğündeki sadece bir madde için bile kaynakça olarak gösterilmiş olmak beni mutlu etti. Temmuz 2019’da Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü‘nde Fikri Balcı (Tahir Fikri) maddesinde kaynakça olarak gösterilmişim.

    Tahir Fikri’nin Ekmek Kapısı adlı kitabını okulumun kütüphanesinde bulmuş ve okumuştum. Oldukça ilgimi çeken kitap ve yazarı hakkında bir şeyler öğrenmek istediğimde ise elimde pek bir bilgi yoktu. Pes etmeyip ulaştığım bilgi kırıntılarını derli toplu bir şekilde Ekmek Kapısı ve Tahir Fikri Gizemi başlıklı yazımda paylaşmıştım. O sırada bu emeğimin tatlı bir karşılık bulabileceğini umamazdım: Standart bir yörük inadıydı sadece bu araştırma 🙂

    Yazar, büyük ihtimalle müstear bir isimle birçok kitap yazdı ve sonrasında ortadan kayboldu. Kendisi hakkında sadece iki bilgiye rastlayabildim: Birincisi Niğde’li ünlüler başlıklı aynı isimleri barındıran birkaç yazıda adının geçiyor olması ama kitabımızın yazarı mı yoksa başka birisi mi kesin değil. İkincisi ise 2011 yılında Mardin’in Midyat ilçesinde yayımlanan Habur Gazetesinde, Ateş İlyas Başsoy tarafından yazılmış olan bir köşe yazısı. Bu yazının içeriği ise oldukça ilginç. Çünkü yine yazar hakkında bir bilgiye sahip olamıyorsunuz. Sadece diğer bir kitabı hakkında aldığınız merak uyandırıcı ipuçları ile daha büyük bir gizem oluşuyor zihninizde ya da sadece benim için öyle.

    Bu yazıyı da çok anlamsız bir mutluluk eşliğinde yazıyorum. Bu ufacık şey bile blogumun gözümdeki tarifsiz değerini kat ve kat artırdı. Ayrıca ileriye dönük daha detaylı birkaç yazıya da yeterli miktarda heves sağladı.

    Maddenin yazarı olan İlayda Şengül hanımefendiye de sanki bu yazıyı görecekmişçesine teşekkür ediyorum. Bugün de anlamsız bir şeye sevindim ve bunu daha da anlamsız bir yazı haline getirdim.

    Hadi gel bunu kutlamak için bir oyun oynayalım 😉 Seni blogdaki rastgele bir yazıya ışınlayacak olan aşağıdaki butona tıkla ve gelen yazıyı okuyarak bir yorum yaz. Gelen yazı ana sayfada gizlediğim bir tanıtım yazısı da olsa bunu yapmalısın, kural böyle 🤷‍♂️

  • Zamanda Üç Yolculuk

    Kalorifer peteğine iyice sokuldum. Öğrenciler soğuğa alışkın fakat ben üşüyorum. Dersi anlatırken zaman zaman ayağa kalkıp gezinsem de kendimi bir şekilde yine peteğin yanında buluyorum. Kar sağlam bi’ yağsa ayaz dinecek ve soğuk az da olsa bırakacak yakamı. Gün mü yeni doğuyordu o gün yoksa havada bambaşka bir hâl mi vardı, hatırlamıyorum. Öğrencilerimi hatırlıyorum: gülen gözlerini ve dinmek tükenmek bilmeyen heyecanlarını. Onlarla geçirdiğim son zamanlardan olmalı bu fotoğraf: Büyük ihtimalle onların meraklı bakışları eşliğinde çektiğim bir fotoğraftı. Yıl iki bin on altı. Hâlâ içimde saf kalan şeylerin olduğu bir hayal alemi.

    Şöyle yapıyorum: Arşivden seçtiğim birkaç fotoğrafın zihnimde canlandırdığı ne varsa anlatıyorum sana. Daha önce Zamanda Beş Yolculuk başlığıyla bir kez daha denemiştim bunu. Bu arada iyi arşivciyimdir.

    okul bahçesinde bir horoz

    Yıl iki bin on sekiz. Yurdun bambaşka bir köşesinde harika bir köy okulundayım. Bahçemizde atık durumda kalan küçük tuvalet binasını değerlendirebilmek adına düşünürken aklıma bir fikir geldi: Kendi kümesimizi kurabilirdik. Böylelikle bir yanında tavukların diğer yanında ise tavşanların olduğu keyifli bir köşemiz oldu. Öğrenciler zaten tavuk ve horoza aşina olsalar da tavşan yeni bir şeydi. Çok sevmişler ve çok ilgilenmişlerdi. Sadece bir yıl ömrü oldu kümesimizin. Okulumuza getiri ise çeşit çeşit kitaplardı. Kütüphanemiz tavuklarımız sayesinde canlandı. Bu güzel horoz ise maalesef yılın sonunda arapaşı çorbası oldu.

    dama çıkan merdiven

    Fotoğraf eski, hikâyesi ise çocukluğumla yaşıt. İki bin on dört yılında çektiğim fotoğraf, çocukluğumun en heyecanlı anlarının geçidine ait. Dedemin asla çıkmama izin vermediği, düşmemden korkuyordu çünkü herhangi bir set yoktu kenarlarında, köy evinin damına çıkıyordu merdiven. Merdivenin başına dedem görmeden ulaşmakla iş bitmezdi. Eskiden daha bereketli olan asmaların arasından geçip dama ulaşmakta zorlanırdım. Damdan tüm köyü izler, uzayan ufka dalar giderdim. Bazen de kendimle iddialaşır ve yandaki kime ait olduğunu bilmediğim birleşik evin iki metre kadar daha alçak kalan damına atlamaya çabalardım. Bir iki kez başarmış olsam da her seferinde sanki ilk kez deniyormuş gibi ürperir ve pes ederdim.

    O damda en çok dayımla birlikte uyumayı ve gökyüzünü izlemeyi severim. Belki de hayatımda en fazla bir iki kez gerçekleşen bu hadiseyi sanki defalarca kez yaşamışım gibi hissediyorum. Defalarca kez yapmışız ve artık mahrum kalmışım gibi bir duyguyla yoksunluk çekiyorum. Şimdi çok uzakta olduğum o damda…

    bundle uygulamasında bir karga

    Yine bi’ şeyler peşimdeyim! Bundle uygulamasından eminim haberdarsındır. Türkiye’nin en iyi haber uygulaması olmakla hakkıyla övünen bu mecrada artık blogum da mevcut. Takip listenize blogumu da ekleyebilmeniz için tek yapmanız gereken “adamkarga” aramasıyla beni bulmanız 🙂 Bu güzel haberle zamanda üç yolculuğun sonuna geliyorum. Hepimiz için güzel bir gelecek ümidiyle…

  • Mavi Gömlekli Eleman: Free Guy

    Aslında bir oyuncu gözüyle bakıldığında aşırı normal ve sorunsuz işleyen bir dünyada gözlerini açıyor kahramanımız. Onu bu online oyunda diğerlerinden farklı kılan hiç bir şey yok: sıradan bir NPC. Daha detaylı ifade etmek gerekirse oyun içerisinde belli bir döngüyle, kalıpla hareket eden ve iradesi olmayan bir kod. NPC’ler (OOK yani oyuncu olmayan karakter) her oyunda önemlidir ve ne kadar kaliteli olurlarsa oyuna o kadar keyif katabilirler. Peki ya hiç iradesi olmayan bu kod, bir gün kendini ve içinde bulunduğu döngüyü fark ederse neler olurdu? Aslında lise yıllarımdan beridir müptelası olduğum online oyunların sevdiğim OOK’larını bir insan gibi hayal etmişliğim çoktur fakat mevzu hayali kağıda ve filme aktarabilmek ise Free Guy filmi bu işi harika bir şekilde yapıyor.

    Free Guy filmi konusu

    Millie ve Keys, bağımsız oyun yapımcılarıdır. İnsanların NPC yani oyuncu olmayan karakterleri öldürerek ilerlemediği bir oyun yapmak peşindedirler. Bunun için detaylı bir yapay zeka çalışmasına girişirler. Yaptıkları yapay zeka ile oyun içerisindeki NPC’ler ne isterlerse onu yapabilecekler ve oyuncular da onlara bu huzurlu ve renkli dünyada eşlik edecektir. Fakat işler umdukları gibi gitmez ve oyunu yayımlaması için kapılarını çaldıkları yapımcı Antwan, onların kodlarını çalarak üzerine bambaşka bir oyun inşa eder: Free City.

    Millie asla pes etmeyerek Free City içerisinde kendi oyununun izlerini bulmak ve Antwan’a karşı açtığı dava için kanıtlar ortaya koymak çabasındadır. Keys ise çoktan pes etmiş ve Antwan’ın firmasında çalışmaya başlamıştır. İki eski dost birlikte yazdıkları kodlar için tekrar bir araya gelmeli ve oyunlarını kurtarmalıdır.

    Free City oyunu ve Guy

    Filmde iki dünya arasındayız: Birincisi kahramanımız Guy’un olduğu oyun dünyası, diğeri ise oyun yapımcılarımızın ve oyuncuların gerçek dünyası. Guy, oyun dünyasının sıradan bir OOK’sı iken Millie ve Keys tarafından oluşturulmaya çalışılan üst düzey yapay zekanın meyvesidir. Yaşadığı döngüden kurtularak diğer oyuncu olmayan karakterlere yardım ederek oyunu tersten oynar ve tüm dünyanın ilgisini çeker. Artık onun bir lakabı vardır: Mavi Gömlekli Eleman. Herkes onu oyunun açıklarından yararlanarak bir şekilde OOK kılığına girmiş gerçek bir oyuncu zannetmektedir.

    Free Guy filmi yorumum

    Aslında filmin fragmanları paylaşılalı uzun zaman olmuştu ve heyecanla çıkmasını bekliyordum. Film beklediğimin ötesinde keyifliydi. Keyifli dediğime bakmayın, vadettiği aksiyon ve macera konusunda da oldukça başarılıydı. İzlerken bir an bile sıkılmadım ve keyif aldım. Kesinlikle ilk fırsatta izleminizi tavsiye ederim. Ben filmi altyazılı izledim ama Türkçe dublajını çok merak ediyorum. Eminim daha harika olacaktır. Eğer saçmaladığım bir başka film tavsiyesini okumak dilersen film yorumları kategorimi ziyaret edebilirsin.

    Free Guy filmi hakkında ipucu içeren gıcık bölüm

    Guy’un oyun içinde Millie’ye âşık olmasıyla tetiklenen yapay zekasının harikalar yaratması ve aslında Keys’in bir aşk mektubu oluşu film adına çok güzel bir sondu: Birkaç damla yaş dökmüş olabilirim son sahnede.

    Filmde nedense saçma bir şekilde OOK için ben de üzüldüm. Filmlere kendimi aşırı kaptırıyor olmam bir gün başıma bela açacak gibi hissediyorum. Saçma da demeyelim: Gerçek bir oyuncu ya da değil, oyun içerisinde insan öldürmek ve kötü işleri özgürce yapabilmek kesinlikle sorgulanması gereken bir davranış. Küçük yaştan itibaren bu oyunlara erişim sağlayabilen insanlar için ne tür psikolojik sorunlara gebe olduğunu tahmin etmek zor değil.

  • e-Kitap Okuyucuya Veda

    Aslında ilk e-kitap okuyucusu aldığım zaman düşüncelerim şuan olduğundan bambaşkaydı: Yanımda sayısız kitap taşıyabiliyor olmak ve gece gündüz demeden herhangi bir ışık kaynağına ihtiyaç duymadan kitap okuyabiliyor olmak kulağa hoş geliyordu. O günlerde “Ama Kitabın Kokusu Bi’ Ayrı!” başlığıyla bir yazı da yayımlamıştım blogda. Ama… Ama göz ardı ettiğim çok şey vardı.

    e-kitap okuyucu ile cicim aylarım

    İlk zamanlar çok fazla kitap okudum cihazı kullanarak. Normalde sayfa sayısı yüzünden asla okumaya yanaşmayacağım harika kitapların dünyasında kayboldum. Bütün bunları yaparken kitaplara ulaşma yolumu asla sorgulamadım. Fakat bir süre sonra heyecanım söndü ve e-kitap okuyucuyu ricası üzre sevgili dostum Orhan’a emanet ettim. Bu süreçte e-kitap okuyucuya karşı hala pozitiftim.

    her güzel şeyin sonu

    Bir gün Orhan ve İbrahim, beni arabayla almak için okuluma geldiler. Arka koltuklara hevesle attım kendimi. Mükemmel bir atlayış! Bu atlayışın sonunda elimizde ahı gitmiş vahı kalmış, tamiri kendinden pahalı bir e-kitap okuyucu vardı artık. Orhan benden daha fazla üzüldü desem yalan olmaz.

    ve insan kendini kandırır

    Aradan geçen yıllarda kah kitap okudum kah kitaptan uzak kaldım. Maddi imkanlarımızın kısıtlı olduğu bir zaman diliminde kitap okumak adına gayret etmek yerine saçma bir sebebe bağlanarak e-kitap okuyucu manisi söylemeye başladım. Sanki cihaza tekrar sahip olunca her gün sayfalarca kitap okuyacaktım.

    Aldım, almaz olaydım. Hani kitabı temin etme yolumu sorgulamıyorum demiştim ilk e-kitap okuyucu devrimde. İkinci devirde sorgulamaya başladım ama bu sorgulama ve e-kitapların ne kadar pahalı olduğunu fark etmek için artık çok geçti. Bu dönemde korsan kitaba net bir tavırla karşıydım fakat e-kitaplar ile baskı halinin arasında birkaç lira fark ediyordu sadece. Madem o parayı vereceğim, baskılı halini alırdım. Hatta kitapyurdu üzerinden indirimleri kovalayarak çok daha uyguna bile temin edebilirdim.

    Aldım, almaz olaydım. Bütün bu hassasiyet nedeniyle bir kez bile kullanamadım cihazı. Bir yaşında olmasına rağmen hiç kullanılmamış tertemiz bir cihaz kendisi.

    peki şimdi ne olacak?

    Satacağım. Üşenmediğim bir gün güzelce fotoğraflarını çekip satışa koyacağım ve bir daha arkamı dönüp bakmayacağım. Bakacak olursam hanım yapacağını bilir zaten 🙂 Tertemiz cihaz. Satabilirsem eğer yeni sahibi görür umarım hayrını.

  • Yattığım Yerden

    İşe gitmek için hâlâ vakit var ve yarım saat daha yatakta sürünebilirim. Diğer insanlar nasıldır bilemiyorum ama yataktan çıkmadan önce uzun uzun sürünmek hoşuma gidiyor. Bugün bu sürüncemeden nasıl bir yazı çıkacağını deneyimlemek istiyorum ve seni de buna alet ediyorum 🤷‍♂️

    yazamayan yazar, yazarsa

    2019 Haziran’ında kelimelerbenim yazarı Sezer abi ile uzun zamandır bloguna yazı yazmıyor olduğu için “Yazamayan Yazar” başlığında bir muhabbet kayda almıştık. O günden bu güne on yedi yazı yazdı ve bunların sonuncusu yine öncesiyle uzun aralı bir şekilde geldi: Son 30 Yılın Zırvası: Oku Kendini Kurtar. Yazı, başlıktan da anlaşılacağı üzere okumanın hayat kurtarmayacağı fikri üzerine kurulu ve “Oku, kendini kurtar!” nasihatine büyük bir serzeniş barındırıyor. Sezer abi ile bir zamanlar kayıt aldığımız Potansiyel Podcast için harika bir konu olabilirdi aslında çünkü kendisiyle birçok konuda zikrimiz, fikrimiz benzeşse de bu başlıkta orta oyunu edasında çekişebilirdik.

    Lafı gevelemeden yazıyı kesinlikle okumanızı tavsiye edip kendi düşüncelerimin hap halini içeren yorumumu burada da paylaşayım diyorum:

    Bu yazıdan tam bir podcast olurmuş aslında 🙂 Bu algı benim çocukluğum için geçerli ama başkalarının nasihati değil de kendi kendime ettiğim bir nasihatti. Daha 5 yaşında ticareti bilinçli bir şekilde tatmış ve babamın başarısızlıklarının ve borçlarının ceremesini hissetmiş olmam nedeniyle okuyup öğretmen olmak kendi dar çerçevemdeki tek umudumdu. Büyüdükçe kendimi hayatın akışına bırakıp okumaktan ve üniversiteden bile vaz geçtiğim bir anda ilk kez ailemden bu nasihati duyarak hayallerime dair bir işi bırakıp okulumu tamamladım. Şuan nerede ve neyle meşgul olurdum bilmiyorum ama pişmanlığım yok: Ara ara kendimi darlamak isteyip birkaç dram filmi izledikten sonra uyku önce keşke hayalleri kurmanın haricinde tabi 🙂

    Ne haksızsın diyebiliyorum, hak veriyorum ne de tamamen haklısın diyebiliyorum. Kafam karışık, konuya bakılabilecek yüzlerce farklı pencere var. Ama kesin olan şu ki İlyas Salman’ın diplomalı hıyarcısından bu yana okumak tek çare değil.

    beş yaşındaki ben (altı da olabilir, emin değilim)

    Köyden yenice şehre inmiş ve aynı yıl yaşıtlarımdan bir yaş evvel okula başlamıştım. Aslında Kasım doğumlu olduğum için bu yaş farkı ortaya çıkmıştı. Yine de boy ve kalıp olarak alenen küçüktüm herkesten. Şirin miydim bilemiyorum ama kimseyle pek derdim yoktu. Meselemiz okuldaki ben değil: Babamın yirmi küsur ortaklı kurulan ama iki kişinin diğerlerine mark usulü borçlu olduğu bir dükkanındaki ben!

    (yattığım yerden kalktıktan saatler sonra)

    Küçük yaşta kendimi sayısız kitap ve kırtasiye ürünleri içerisinde bulmuş ve fiyatlarını ezberlemeyi görev edinmiştim. Kitaplar ve yazarları, kasetler ve sanatçıları, bir yığın farklı kalemde ürün ve fiyatları… Hepsi kafamda bir yerlerde dolanıyordu. Dahası turistik ürünler ve bunları şirin görünme çabasıyla haftada bir gün kurulan turist pazarında Alman misafirlere satma çabası. Büyük bir dükkan, tonlarca ürün ve satış fakat evde bir türlü bulunamayan maddi huzur! İlginçti, aklım hayalim almıyordu: Satışlar vardı, iyiydi de günlük kazanç ama evde hâlâ halk pazarına akşam vakitleri gitmek* zorunda olan bir annem vardı. Ticaretten yana umudum çoktan silinmiş gibiydi. Büyüdükçe babamın yaptığı hataları yapmadan aynı dükkanı devam ettirmeyi hayal etmiş olsam da ara ara, okuyup öğretmen olmak ve korkmadan hastaneye gidebilmek** istiyordum. Okumak tek umudumdu dar penceremde.

    *halk pazarına akşam vakti gitmek

    Halk pazarı adı verilen fakat yüzde doksanı halden aldığı meyve sebzeleri satan esnaflardan, yüzde onu da köylü teyzelerden oluşan bu yerde fiyatlar ve ürünler sabah dolgun ve pahalı, akşam ise solgun, çürük ve ucuzdur. Maddi imtihanı yüksek olan insanlar işte tam da bu vakitte halk pazarının yolunu tutarlar. Ne yazıktır ki aklım fiyatlara erdi ereli halk pazarının yüzü bile halkın gariban tabakasına üstten bakar. Şuan kafamda asla yazamayacağım onlarca öykü canlandı bu pazar yerlerinden.

    **korkmadan hastaneye gidebilmek

    Sosyal güvencesi olan insanlara layık bir özelliktir. Eğer bir de özel sağlık sigortası varsa o tam bir Cesur Yürek’tir bu konuda. İşte bu ikilinin dışında kalan gruptaki insanların bazı klasik özellikleri vardır. En belirgin özelliğimiz doktor yüzüne hasret olmaktır.. Kırk yılda bir doktora gidildiyse eğer yazılan ilacın alınamayacağını yerin dibine geçiren bir mahcubiyetle doktora ifade etmek ve eğer insaflı ve imkanı mevcut bir doktora denk gelindiyse aynı mahcubiyetle doktorun uzattığı örnek ilaçları almaktır. Eğer doktordan deva olmazsa mahcup bir şekilde girilen eczanenin çalışanına uzatılan reçetedeki ilaçların ederini öğrendikten sonra elleri boş geri dönerken, eğer insaflı ve imkanlı bir eczane ise, arkanızdan gelen sesle geri dönmek ve uzatılan muadil ilaçları gönülden kopan bir dua ile kabul etmektir. Bak buradan da çok öykü çıkardı ama hocam kendi hayatından çok yazma demişti: Kendini çok çabuk tüketme!

    oturduğum yerden devam

    Son iki başlığı yazarken çocukluğumda okuyarak ulaşmak istediğim yer olan öğretmen masasındayım. Öğrenciler bir etkinlik yapıyorlar heyecanla ve ben de yazıyorum. Okumak hayatımı kurtardı mı bilmiyorum ama çocukluğumun bazı derin yaralarını örttü diyebilirim. Mesleğimin manevi yönünden aşırı derecede memnun olsam da maddi anlamda sadece kurtardığını ifade edebilir fakat mutlu ettiğini söyleyemem. Halime şükretmenin doruklarındayım: Hamdolsun. İyi ki az da olsa sığınabildiğim bir imanım var: Aksini tahayyül bile etmek istemiyorum.

    (yazıyı tamamlamak için akşam bilgisayar başına oturduğumdur.)

    Şimdi neyi anlatmak istedim ve neyi anlattım inan bilmiyorum. Yazdıklarımı silmemek adına tekrar dönüp okumadan yayımlıyorum. Ama önce tüm bu karmaşaya layık bir öne çıkan görsel ayarlamalıyım (ve otuz dakika sürer gereksiz ve anlamsız bir çaba).

  • Bir Çöl Macerası: Caravan

    Caravan, esrarengiz hikayesiyle ortalama on saatlik oyun deneyimi sunan ticaret ağırlıklı bir hikaye oyunu. Başımı kaldırmaktan aciz olduğum hastalık sürecimde zaman geçirebilmek adına tekrar oynadım. Tekrar diyorum çünkü oyunu ilk çıktığı 2016 yılında da bir kez bitirmiştim. Steam kütüphanemde boş boş dolanırken tekrar oynamaya kara verdim ve sanırım harika bir karardı. Sana sıkıcı bir oyun anlatısı yapmak yerine beni oyuna bağlayan öyküsünü anlatmak istiyorum.

    Caravan oyunu hikâyesi

    İrem şehri, Arabistan çöllerinde bir yakut gibi parıldıyor. Zenginliğini başarılı ticaret kervanlarına borçlu olan şehrin halkı ve dahi kralları, ticareti bir gelenek olarak yaşamaya devam ediyorlar. Tahtın son varisi Ubeydullah, ailesine ve şehrine layık bir kral olabileceğini kanıtlamak için önce başarılı bir tüccar olmak zorunda. Bu nedenle ailesi, daha önce hiç bir zorluk görmemiş ve saray bahçesinden dışarı adım atmamış olan oğullarını, amcasıyla birlikte ilk ticaret yolculuğuna çıkarırlar. Ubeydullah, amcasıyla çıktığı yolculuğa korkak adımlarla başlamış olsa da kervanla birlikte yolda olmaktan hoşlanmaya başlıyor. Korku ve tedirginlik, yerini huzura bırakıyor. Naşi kentine yaptıkları ticaret yolculuğunda Ubeydullah hem ticareti, pazarlık yapmayı hem de karşılaştığı tehlikelerde kendini koruyabilmeyi öğrenir.

    İrem Şehri yakınlarına geldiklerinde benzersiz bir kum fırtınasına yakalanan kervandan geriye bir tek Ubeydullah kalır. Devesi, eşeği ve amcası ortalarda yoktur. Bir başına İrem Şehri’ne doğru yoluna devam ettiğinde korkunç manzara ile karşılaşır: Şehir tamamen yok olmuştur ve şehir halkından bile eser yoktur. Onu babası Aren karşılar. Aren de hiç bir şey bilmemektedir. Birlikte Sharorah köyüne doğru yola çıkarlar. Yolda karşılarına çıkan bir cin, Ubeydullah’ın babası Aren’i öldürür. Son nefesini verirken babasının kendisine verdiği anne yadigarı kolye sayesinde cin, Ubeydullah’a zarar vermede kaybolur. Ubeydullah neler olup bittiğine bir anlam veremez. Babası ölmüş, annesi ve amcası ise kayıp olan Ubeydullah için ilginç ve mistik bir macera başlar.

    Bir yandan ticaret ile madden güçlenecek ve kendisini geliştirecek, diğer yandan ailesine ve şehrine olan bitenleri anlamlandırmaya çalışacaktır. Önce amcasını bulmalı ve her şeyi ondan öğrenmelidir.

    Peki oynanış?

    Aslında oldukça sakin bir oyun. Ara ara karşımıza çıkan cinler ve hortlaklar bile sakin. Şehir şehir dolaşıp hem ailenizi ve şehrinizi kurtarmak hem de ticaret yaparak yani ucuza alıp farklı şehirlerde pahalıya satarak kendi gelişiminizi sağlamak için çabalıyorsunuz. Çölde en önemli şey olan su, oyunda da en çok dikkat etmeniz gereken şeylerden. Su olmazda hayat olmaz.

    Oyunda ticaret ve dövüşler için tatlı bir sistem var. Ticaret ve dövüş için üçer vasfa sahipsiniz ve bunların zamanla geliştirilebilir puanları var. Bu puanlarla rakibinizin puanları ile çarpışıyor. Her müsabakada hazırdaki puanlarınıza ekleyebileceğiniz farklı puan taşlarını rakibinizle bir satranç oynarcasına paylaşıyorsunuz ve sonuçta en çok puan sahibi kazanıyor diyebiliriz. Merak etmeyin alışması çok kısa sürüyor.


    Oyunu merak ettiysen eğer buradan steam sayfasına ulaşabilirsin. Ayrıca oyunlar üzerine bir kategorim de var blogumda: Diğer oyun günlüklerimi de buradan bulabilirsin. Sağlıcakla…

  • Günlük Bisiklet Turu İçin En Gerekli Ekipmanlar

    Günlük bisiklet turları, kafamdaki tüm kargaşadan kurtulmak ve popüler tabirle iç huzura ulaşmak adına sığındığım bir liman. Zihnimi boşaltmayı ve sessizliği keşfedebilmeyi ancak bisiklet sürerken başarabiliyorum. An geliyor tamamen soyutlanıyorum tüm düşüncelerimden ve boşlukta yol alıyorum.

    Sonra ansızın ilerlemem yavaşlıyor ve bir de bakmışım ki tekerlerden bir tanesi sönmüş. İşte çilem burada başlıyor. Dünyanın her uhrevi okulunun eğitim metotları arasında yer alan çile, benim için tam da bu anda başlıyor. Issız bir yol ya da seni evine ulaştırabilecek araçlarla dolu yoğun bir yol olması fark etmez; eğer yağmur çamur içinde değilsem sorunu çözmeli ve yine bisikletle yoluma devam edebilmeliyim. Bunun için iç lastiği yamayabilecek ya da tamamen yenileyebilecek ekipmanları yanımda bulundurmalıyım.

    Karşılaşabileceğim daha kötü durumlar da var: Maazallah herhangi bir düşme ya da kaza durumunda hayat kurtarıcı olması adına kask ve dizlikler de şart. Elbette ufak sıyrıklar için minik bir ilk yardım kiti de bulundurabilirsiniz.

    Genel bir özetle ifade etmeye çalıştığım ve gerekli gördüğüm ekipmanları bu sefer de madde madde sıralayalım. Dilersen bu konu hakkında hazırladığım youtube videomu izleyebilirsin ya da yazıyı okumaya da devam edebilirsin 🙂 Ekipmanlardan bahsetme sıramın herhangi bir önemi yok: Hepsinin ayrı ayrı gerekli olduğunu düşünüyorum.

    Bisiklet Kaskı

    Bisiklet sürmeye yeni başlıyor olun ya da yılların tecrübesine sahip olun fark etmez; o kask takılmak zorunda. Kafa ve yüz yaralanmalarını büyük oranda koruduğu kanıtlanmış olan kaskı takmadan yola çıkmak; bir nevi bile isteye kendinizi tehlikeye atmak anlamına geliyor.

    Bisiklet Eldiveni

    İlk bakışta anlamsız ve gereksiz görülebilecek bir ekipman olsa da uzun süreli sürüşlerde kıymetini anlayabiliyorsunuz. Sürüş esnasında hakimiyetinizi artıran, ellerinizin acımasını ve elciğiniz eğer ucuz bir malzeme ise kokusunun ve renginin elinize geçmemesini sağlayan gerekli bir ekipman.

    Yama Seti Ekipmanları

    Yama setini, yolda kaldığınızda tekerinizi kendi başınıza yamayabilmeniz için yanınızda kesinlikle bulundurmanız gerekiyor. Tam bir yama setinde iç lastiğe ulaşabilmek için iki adet levye, yama parçaları, bir adet zımpara ve yapıştırıcı bulunmalıdır. Ayrıca yanınızda bir miktar su olması, yama yapmanız gereken noktayı bulmak adına kolaylık sağlayacaktır. Her ihtimale karşı yanınızda en azından bir adet yedek iç lastik bulundurun. Yama yapılamayacak durumlarda ihtiyacınız olacak. Yamanın nasıl yapılabileceğini youtube aramasıyla kolaylıkla öğrenebilirsiniz.

    Bisiklet Pompası

    Her an yanınızda olabilecek miniklikte bir bisiklet pompası harika bir yardımcıdır. Eğer bir de basınç göstergesi varsa tadından yenmez 🙂 Piyasada oldukça farklı fiyatlarda bulabileceğiniz göstergeli pompalarda dijital olmayanları tercih etmeniz hem daha kullanışlı hem de maddi açıdan daha uygun olacaktır.

    Kadro Üstü Çanta

    Minimum miktarda ihtiyaçlardan bahsediyor olduğumuz halde yine de kadro üstü çantayı da listeye eklemek istedim. Yama setinizi ve cüzdan vb. ufak eşyalarınızı sığdırabileceğiniz bir çanta oldukça kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca bu çantaların telefon heybeli olanlarını da tercih edebilirsiniz.


    Yazıda ve videoda bahsettiklerim tamamen kendi tecrübelerimle gerekli gördüğüm minimum ihtiyaçlardı. Eğer eksik gördüğün şeyler varsa lütfen yorumlarda belirtmeyi ihmal etme. Ayrıca bambaşka bir yazımı okumak dilersen senin için şu yazıyı seçtim. Sağlıcakla…