Ay: Eylül 2021

  • Bir Ön Yargı Öyküsü

    Squid Game dizisine dair yazımda ifade ettiğim üzere Kore dizilerine karşı büyük bir ön yargım vardı. Hatta yazı başlığında bile bunu ifade etmiştim. Yazının başlarında ön yargımın nedeninden habersizken sonlara doğru bilinç bodrumundan gelen fısıltılara kulak kabartmaya ve nedenlerimi hatırlamaya başladım.

    Yıl iki bin on dört olmalı… Aynı yurtta kaldığımız, gönlü güzel bir sınıf arkadaşım vardı: Adı Şaban A.. Şaban, arkadaş ortamında ve kendi başına iken oldukça sessiz, sakin birisiydi. Ama güzel insandı; kendi halinde, kimseye zararı olmayan… Yalnızca, o zamanlar kusur olarak görmek zorunda hissettiğim bir huyu vardı: Bilgisayarının başında sabahlardı. Okulun son yılıydı: Önümüzde zorlu sınavlar, KPSS ve alan sınavı derdi vardı. Benim hiç o taraklarda bezim olmasa da Şaban’ın sınava dair bir ümidi ve derdi vardı. Lakin çalışmak yerine sadece bilgisayar başındaydı.

    Üniversite bitip de sınav için şehirde kaldığımız süreçte, bir sabah gözaltları şişmiş bir Şaban çıktı karşıma. “Allah aşkına ne izliyorsun sen sabahlara kadar?” dedim, “Kore dizileri!” dedi ve başladı anlatmaya: isimlerini, içeriklerini, neden izlenesi olduklarını… O kadar içten anlatmıştı ki normal bir dönemde olmasak hoş karşılar, ben de izlemeye başlardım bir Kore dizisi. Lakin bir hafta sonra gireceğimiz sınavı kazanmaya ihtiyacı olduğu için ona kızmış, o anlık şakayla takılmakla yetinmiştim. (Yaşadığım şeyleri kendimce farklı hatırlamak gibi bir huyum var. Umarım bu da onlardan değildir.)

    Dönüp aynaya bakacak olursam sınava ben de hiç çalışmadım. Ailemin maddi durumunu göz önünde bulundurduğumda en az Şaban kadar muhtaçtım öğretmen olmaya. Fakat benim tiyatro üzerine pembe rüyalarım vardı. Şaban dizi izledi, belgesel izledi sınava kadar, ben ise Sivas Ramazan Şenlikleri’nde orta oyunu oynadım her akşam. Sınav gecesi ben sahnede, Şaban ise bir Kore dizisindeydi. Ben atandım ama Şaban o yıl atanamadı. Bir iki yıl sonra denk geldiğim bir facebook paylaşımından anladığım kadarıyla üçüncü denemesinde de atanamamıştı. Onun atanamamasının suçlusu olarak Şaban’ı değil de Kore dizilerini seçtim.

    Geçtiğimiz yıl bir sebepten tekrar facebook hesabı açtım ve Şaban ile denk geldim. Yedi yıldır profil fotoğrafı bile değişmemişti: Google görsel arama ile kim olduğunu öğrendiğim Güney Koreli oyuncu Lee Min Jung’un kısa saçlı, siyah beyaz bir fotoğrafı. Maalesef aradan geçen yıllarda kendisiyle hiç bir muhabbetimiz olmadı: Nerededir, ne iş yapar, atanabildi mi, sağlığı sıhhati yerinde mi, bilmiyorum. Adını bile duyduğumda yüzümde tebessüm oluşturan, sevdiğim Şaban’dan da, vefasızlık huyum yüzünden diğer tüm dostlarım gibi uzak kalmışım. Onu tekrar bir Kore dizisi sebebiyle hatırlamam ise benim adıma acı verici.

    Yazıya başlamadan önce kendisine ulaşmayı denedim ama başaramadım. Şuan yine ona ulaşma çabasıyla yazıya ara veriyorum. Eğer ulaşamazsam yazıda asıl ismini gizlemeliyim.

    İzleyecek film bulamıyordum. Sonra dizi izleyeyim dedim. Benim de Türk dizilerine ön yargım vardı o dönemde. Gerçi haklı bir ön yargıydı, hâlâ o dönemin bir kaç dizisi dışında aynı düşüncedeyim. Aslında Hint dizilerine başlamak istiyordum ama Hint dizisi ararken internet kafede Kore dizilerini gördüm, öyle başladım. İyi ki de başlamışım.

    Şaban A.

    Konuştuk. Hikâyesinin tamamı konumuz değildi, üniversite anıları daha ağır bastı. Hem yazı için müsaade aldım hem de o zamana dair ağzından birkaç söz kopardım. Neticeye gelecek olursak ön yargım sona erdi. Bir başka Kore dizisini oturup izler miyim bilmiyorum ama en azından karşıma çıkınca hemen burun kıvırmam.


    Bu yazı, geçmişe özlemle sona eriyor. Eğer bir başka yazımı okumak dilersen senin için rastgele bu yazıyı seçtim. Ayrıca hâlâ youtube kanalımdan haberdar değilsen buraya tıklayarak ulaşabilirsin. Sağlıcakla…

  • Sesli Okunası Bir Kitap: Son İyi Şeyler, Ahmet Kekeç

    Uzun zaman sonra okuduğum ilk kitap olma vasfını sahip. Kabahatimin büyük olduğu aşikar lakin boşluğu sesli kitaplarla doldurduğumu ifade etmeliyim. Sanırım işte tam da bu yüzden Son İyi Şeyler’i de sesli okumak zorunda hissettim ve sanırım kendi adıma en doğru karardı.

    Ahmet Kekeç, yılların deneyimine sahip bir yazar olsa da, ki bunu öykünün her bir zerresinden hissedebiliyorsunuz, Son İyi Şeyler kendisinin ilk kitabı imiş. (İlk derken ölümünün ardından basılan ilk kitabı: Kendisi 2020 yılında vefat etmiş ve Muhit Kitap, tüm eserlerini yeniden basmaya karar vermiş.) Daha önce kendisiyle ve tarzıyla tanışmamış olduğumdan kitabı başta garipsesem de zamanla alışıp uyum sağladım hatta keyif almaya başladım: Blog yazmaya başladığım ilk yıllarda küçük harflerle yazmak ve noktadan kaçınmak gibi bir huyum vardı ve kurudu. Acemi ve bilinçsizce gerçekleşen bu huyuma istidatlı bir kişinin kaleminde şahit olmak kitabı daha da bi’ sevmeme neden oldu.

    Çünkü, yalnızca yazarak değişmiyor hiçbir şey.

    Son İyi Şeyler, Ahmet Kekeç

    Evet, kitabın kendine has bir tarzı var: Büyük çoğunluğunda nokta ve büyük harfle başlamak gibi doğrulara yer verilmemiş; yeni ve alışması kolay bir doğru inşa edilmiş. (Cehalet korkusu barındıran bir not: Eğer bu bilinen bir yöntemse ve ben bilmiyorsam vay halime!) Fakat sessiz okurken çoğu yerde anlatılmak isteneni yakalayamadım. Anlatımdan çok çabuk kopuyordum anlam ararken. Sesli okumaya başladığım anda ise bir aydınlanma geldi ve her şey daha da netleşti.

    Hasılı daha söyleyecek sözüm yok kitap hakkında. Kafam çok karışık Son İyi Şeyler ile alakalı. Eğer yine anlamsız bir kitap yazımı okumak dilersen buraya gidebilirsin ve ayrıca beni youtube kanalımdan da takip edebilirsin. Sağlıcakla…

  • Catan’ın Erken Kapatılan Pokemon Go Tarzı Oyunu “Catan: World Explorers”

    Kutu oyunlarını başta Monopoly olmak üzere çok severim. Çocukluğumda Monopoly’den de daha fazla oynadığım, İpek Yolu adında harika bir ticaret oyunu daha vardı. Son yıllarda ise Catan ve Wingspan adlı iki oyun çok fazla ilgimi çekse de bir türlü temin edemedim. Hem oynayacak arkadaşımın olmaması hem de pahalı olmalarını gerekçe olarak sunabilirim. İşte konumuz bu iki keyifli oyundan bir tanesi olan Catan hakkında…

    Catan keyifli bir strateji oyunu: Kaynak toplayıp köyler kurduğunuz ve şehre dönüştürdüğünüz biraz da şans gerektiren, oynamak için en azından üç kişi olmanız gereken bir oyun. Oyun hakkında tüm bilmediklerim bunlardan ibaret 🙂

    Pokemon Go oyunu geliştiricisi Niantic, gerçek dünyada oynanabilen yine Pokemon Go tarzı bir Catan oyunu yapmışlar meğer. Catan: World Explorers yayımlanmış ve belli ülkelerde oyuncular deneyimleme fırsatı bulmuş. İşin üzücü yanı, oyunun varlığından kapanış haberi ile haberdar olmam. Evet, maalesef oyun kısa süre içerisinde kapatılmış. 2020’de resmen duyurulan ve kulağa harika gelen macera, kısa sürede; 18 Kasım’da rafa kaldırılıyor.

    Oyun şuanki haliyle belirli ülkelerde oynanabilir durumda. Farlı yöntemlerle oynayabileceğimden eminim ama seversem diye korkuyorum. Eğer seversem ayrılık çok hızlı olacağı için hüznüm artacak 🙂 Bir şekilde oynayıp oynamamak konusunda oldukça kararsızım.

    Niantic ekibi “Yaptığımız oyunla gurur duyuyoruz, ancak oyunumuz, orijinal Catan oyunundan fazlasıyla uzaklaşarak daha karmaşık bir hâl aldı.” mealinde bir açıklama ile paylaşmış haberi. Oyunun kendisi keyifli olduktan sonra orijinal kutu oyunundan uzaklaşması nasıl bir sorun yaratabilir, bilemedim. Şuan ellerim boş boş kaldı tekerlemesi tekerrür ediyor zihnimde.

    Eğer oyunlar hakkında daha fazla yazımı okumak dilersen Oyun Günlükleri ulamını ziyaret edebilirsin. Ayrıca youtube kanalımı da ziyaretin beni mutlu eder. Sağlıcakla…

  • Yeni Youtube Maceramın İlk Video Günlüğü

    Ne zaman ve nasıl başladığından emin olmadığım bi’ youtube sevdam var. Bu sevdayı zaman zaman oyun videoları ile zaman zaman ise ses kayıtlarıyla çoğu zaman ise kısa doğa videoları ile tatmin ediyordum. Ama hep içimde kalan video günlük tarzı için ir türlü kendimi ikna edemiyordum. Sonunda kendimi ikna etmeyi başardım ve şu yazımda bahsettiğim yeni eski kanalımda ilk video günlük denememi paylaştım.

    En olmayacak zamanda telefonumu cebimden çıkarıp etrafı çekmeye başladım. Bir video kamera ya da sabitleyici herhangi bir aracı bahane etmeksizin bisiklet sürerken başladım konuşmaya. Konuşurken olmayacağından çok emindim, başaramayacaktım ve diğer yüzlerce denemenin arasında bir çöp yığını parçası olarak kalacaktı: Yıllar sonra eski klasörleri gezerken karşıma çıkacak ve gülüp geçecektim.

    Ama kendimi nasıl ikna ettiysem ettim ve bisiklet üzerinde çektiğim altı kısa videoyu eşimin tavsiyeleri eşliğinde kurgulayarak ortaya minnak bir video çıkardım. Kurgu dediğime bakmayın; on kilometrelik yorucu bir bisiklet turunun ardından çektiğim videolardan nefes seslerini temizlemek için çırpındım desem daha doğru olur.

    İzleyeceğiniz videonun en önemli vasfı kendimi blogda ifşa edişimin ilk adımı olması. Zaten bir elin parmağını geçmez güzel insanın uğradığı blogumun ziyaret sayısını azaltacak bir hamle olsa da yaptık bir hata artık 🙂

    Keyifli bir seyir dilerim. Umarım haftada en az bir kez kıymetli vaktinizi alabilirim: Göz kirası olarak bolca manzara vaat ediyorum 😉

  • Squid Game: Ön Yargılarımı Yıkan Kore Dizisi

    Bir Güney Kore filmiydi izlediğim. Her ne kadar Kore dizilerine karşı bir ön yargı taşıyor olsam da konusu itibariyle tereddüt etmeksizin giriş yaptım. Konuyu görmeden önce adı bile ilgimi çekmeye yetti “Squid Game”. Oyun geçiyor bir kere adında, afişi desen yakıp geçiyor zaten ve dükkana buyur ediyor bir pazarcı edasıyla: “Abim gel içeri! Bak tam sana göreyim; oyun var, hayatta kalma var, fazla kafa da yormam, ayrıca sezon sonunda ikinci sezon için seni bin soruyla ve yarım kalmışlık hissiyle ortada bırakmam!”

    fragman 1A

    Squid Game Netflix yapımı, 9 bölümlük kısa bir dizi. Daha ilk dakikalarda dizide nelerle yüz yüze gelebileceğimizin işareti olan kalamar oyunu anlatısı ile diziye tutundum. Öyle bi’ tutundum ki baş rolümüzün gıcık oyunculuğuna ilk bölümün sonuna kadar bir türlü alışamadığım halde sabretmeyi başarabildim. İlk bölümün sonlarına ulaştığımda her şey değişmiş ve tam da umduğum hale evirilmişti: Oyun başlıyordu.

    Squid Game dizisi konusu

    Oyun, Güney Kore’nin çocuk oyunlarından ibaret. Oyuncular ise ödeyebileceğinden kat kat fazlasını borçlanmış, sefil bir hayat süren insanlar. Oyunun sahibi ise parayı nereye harcayacağını şaşırmış zengin insansılar.

    Nasıl bir oyuna dahil olduklarından habersiz olan 456 kişi tamamen kendi özgür iradeleriyle bir araya getirilir. Altı farklı oyunda yarışacaklar ve tahayyül edemeyecekleri miktarda bir ödüle aralarından sadece bir kişi ulaşabilecektir. İnsanın iyisi ve kötüsüyle sahip olabileceği tüm yüzlerine şahit olabildiğimiz, hayatta kalma temasının yanında psikolojik drama olarak da nitelendirilebilecek harika bir diziydi.

    Squid Game dizisi yorumu

    İlk bölümün sonları itibariyle senaryo, oyunculuk ve akış adına her şeyini sevdim dizinin. Hayatlarına değinilen tüm oyuncularla bağ kurmayı başardım diyebilirim. Kendimi fazla kaptırıyor olmamdan dolayı yedinci bölümden sonra bir ara bölüm de rüyamda çevirdim.

    Bir Kore dizisinden bahsediyor olmanın verdiği hayret ve şaşkınlıkla izlemeni tavsiye ediyorum. Neden ve nasıl oluştuğunu bilmediğim ön yargılarıma bu yazı ile son veriyor/Henüz cümleyi yazmayı bitirememişken aklıma geliverdi tüm nedenler; bir başka yazıda anlatırım artık./um. Diziyi tavsiye edebilmemin en büyük sebeplerinden birisi de ikinci sezonu kesin bir son ile bitse de asla konuda bir şeyin yarım kaldığını hissettirmemesi: Bir şey başladı ve güzelce bitti diyebiliyorum.

    Eğer bir başka dizi, film saçmalamamı okumak dilersen buradan ilgili kategoriye ulaşabilirsin ve eğer hâlâ youtube kanalımdan haberin yoksa buraya tıklayarak ziyaret edebilirsin. Sağlıcakla…

  • Kürkçü Dükkanına Dönüş

    Hayatım kararsızlıklar üzerine kurulu gibi: Silmek, kapatmak, tüm emeklerimi çöpe atmak ve yeni baştan başlamak bir alışkanlık haline geldi. Ve dün yine sahnedeydim: Covid sürecinde açtığım ve düne kadar beş yüz üzerinde video yayımladığım youtube kanalımı kapattım. Bu sefer tilki değil bir karga, kürkçü dükkanına dönüş yaptı.

    nasıl başladı?

    Tayin öncesi çalıştığım köy okulunda bir grup öğrencimin tüm hayatlarının oyunlar üzerine kurulu olması nedeniyle bir youtube kanalı açmaya karar verdik. Ben onların oyunlara ayırdığı vakti kıymetlendirecektim, onlar da oyunlardan biraz zaman ayırıp derslerine de vakit ayıracaklardı. Anlaşma oldukça güzel başlamıştı. Hatta sevdikleri bir youtuber olan Teneke Kafalar’dan Suat, bir videosunda bizim öğrencilere selam yollamıştı. Umduğumdan da güzel gidiyorduk fakat kanalın büyümesi çok hızlı olmayınca ve araya karantina süreci girince hevesleri kırıldı: Her şey eski haline geri döndü.

    Kanal kuruluş amacını yitirmesi ve karantina süreci nedeniyle benim içimde başka bir heves canlandı: Yine oyunlar oynadım ve beni izleyen canlara güzelliklerden ve kitap okumanın kıymetinden bahsetmeye başladım. Bir yandan oyun oynuyor diğer yandan yine bir nevi öğretmenlik yapıyordum. Öğrencilerimin sayısı sekiz bini aştı ama..

    neden sona erdi?

    Sekiz bini aşkın öğrencim vardı ama onlara ayırdığım zamanın yerini yüz yüze eğitim almalıydı artık. Okulların açılmasıyla oyun oynamaya ve video montajlamaya vakit ayırmaz oldum. İşin açığı içimden de gelmiyordu artık. Okuldan yorgun argın gelince biraz uyukluyor ardından bilgisayar başına geçince de bir sonraki günün dersleri için çalışıyordum: Sunu, video, etkinlik velhasıl dersleri daha zengin işleyebilmek adına birçok şey.

    Okullar açılmadan önce yazdığım Manzaraya Dair yazısını hatırlar mısın? O manzara aslında bir Tübitak eğitimindendi: Derslerde kullanabileceğimiz Web 2.0 araçları üzerine altı günlük harika bir eğitim aldık. Yepyeni programlar öğrendim ve her biri birbirinden keyifli özelliklere sahip; onları kullanmak ve öğrencilerimle deneyimlemek istiyorum ve zamanımı bunlar alıyor artık.

    peki ya şimdi?

    Blogum için altı yıldır ayakta duran bir youtube kanalımız vardı. Yazılarımı destekleyici videolar, sesler ve kayıtlar atıyordum oraya. Bundan sonraki tüm çalışmalarımı, hobilerimi oradan paylaşacağım ve artık müstear kalma çabasında olmayacağım. Belki hep hayalini kurduğum video günlükleri çekebilmek ve paylaşabilmek için de zaman gelmiştir. Bakalım, görelim; zaman neyi gösterecek.

    Umarım keşke demem, demezsin, demezler. Karar verme sürecimde derdimi dinleyen güzel insanlardan bir kez de buradan özür dilerim: İyi ki varsınız!

  • Resim Dersleri Almaya Başlamam Üzerine Bir Hesaplaşma

    Resim çizmeyi ortaokul ikinci sınıfta, bu zamanın yedinci sınıfına denk geliyor, görsel sanatlar dersi öğretmenimiz sayesinde sevdim.

    başlangıç

    Beş yıllık ilkokul eğitimimi bitirip ortaokulda kendimi bulduğumda her derse ayrı öğretmenin giriyor olması çok ilginç gelmiş; bu hale uzun süre alışamamıştım. Tam bir ayran gönüllüydüm: Ortaokulun her bir yılı ayrı heves ve hayallerle geçmişti. Resim çizmeyi ikinci yıl keşfettim çünkü ilk yıl blok flüt çalmayı yaşam amacım olarak görüyordum. Bir şeyde iyi olmak arzusu o kadar ağır basmıştı ki, bulduğum her boşlukta ders kitabındaki parçaları diğer arkadaşlarımdan önce öğrenebilmek için çabalıyordum. Fakat kitabın son notaları olan Eski Dostlar’ı ilk çalan ben değil sevgili dostum Volkan oldu. Adı konulmamış tatlı bir yarışta gibiydi ama tavşan ile dağ misali fark vardı aramızda, Volkan iyiydi, çok iyiydi.

    Yedinci sınıfta ayran gönüllülük sıfatını gururla taşıyarak flütten uzaklaşıp resim çizmeye kaptırdım kendimi. En az müzik öğretmenimiz kadar iyi yeni bir öğretmen geliyordu derslerimize. Ne anlatıyordu, nasıl anlatıyordu hatırlamıyorum ama sevmiştim resim çizmeyi. O zamana kadar hiç alakam yoktu sanırım. (Hayır: Dayım çok güzel çizim yapardı, bir de Ayşe abla vardı, çocukken onların lisede yaptıkları çizimlere bakardım hayran hayran.) Bir gün ödev olarak ünlü ressamların yüzlerini çizmemiz gerektiğinde Pablo Picasso’nun portresini yaptım. Baya güzeldi olmuştu, baka baka çizebiliyordum, çok güzeldi, bunu ben yapmış olamazdım, birisine mi çizdirdim de beynim o kısmı silerek tüm başarıyı bana atfetti, hatırlayamıyorum ama öğretmenim çok sevmiş ve beni okullar arasında yapılan resim yarışmaları için çalıştırdığı ekibe dahil etmişti. Ama her ne olduysa oldu, ilgim daha o yıl soluverdi. Nasıl ve neden, hiç hatırlamıyorum.

    sönüş

    Lisede hiç alakam olmadı. Ara ara keşkeler yaşadım, hep yaşadım. Defterlerimin kenarlarına çizdiğimin minik karakterler ve ufak manzaralarda keyif ve huzur buldum. Üniversitede de devam etti bu ufak çizimler. Üniversitede birkaç kez ders almak girişimlerinde bulunsam da devamı gelmedi. Sonra çalışmaya başladım. Hâlâ aklımın en güzel köşesindeydi çizim yapmak. Çalıştığım kurumdaki resim öğretmeni bir arkadaştan kısa süreli aldığım dersler, iş ve kafa yoğunluğu nedeniyle devam edemedi. Başaramadım ve pes ederek rafa kaldırdım. Gayret rafa kalksa da hayali hep bir köşede canlı kaldı.

    hevesler

    Evlendikten sonra başlayan pandemi sürecinde sulu boya yapmaya heveslendim, hevesim kısa sürdü. Hanım bir çizim tableti hediye etti ve keyifli denemeler yaptım ama temel bir eğitimim bile olmadığından görseli üstünden geçerek çizmenin ötesine varamadım. Bir canlı eğitim almak, sıfırdan başlamak varken zamanımı hep başka başka şeylerle doldurdum. (Bunları yazarken anlamsız bir his yaşıyorum: Beynim sanki bir saman yığınından ibaret ve ben yazdıkça o samanlıkta daha da derine düşüyorum. İşin ilginç yanı, samanlar ara ara gözümün önünde cidden varlarmış gibi beliriyor!)

    günümüz

    Geçtiğimiz günlerde izlediğim Aşk ve Canavarlar filminin ardından hayal dünyamın ürünlerini resmedilmek arzusu iyice belirginleşti, her şeyin önüne geçti. Udemy sitesinden harika bir kurs alıp çalışmaya başlamıştım ki sevgili dostum Ahmet Alataş arayıverdi. Hoş bir tevafuktu o gün araması; kendisi harika bir çizerdir. Olan biteni anlatınca dümeni eline aldı ve bana öğretmen oldu. Bugün tam bir hafta oldu; hâlâ düz çizgiler çizdiriyor bana ve sanırım uzun bir süre daha böyle devam ettirecek öğretmenim 🙂 Hiç bir zaman olmadığım kadar gayretliyim. Takip eden ve ilgilenen muhabbetli bir öğretmene sahip olmak, beni daha da gayretlendiriyor. Hatta kendime bir söz ve uzun zaman sonra ilk kez bir hedef belirledim hayatım için: Otuz yaşını bitirmeden hayalimdeki şeyleri az çok kağıda aktarmaya başlayabilmiş olmak diliyorum. Önümde bir yıldan fazlası var ve umarım yine ayran gönüllülüğüm tutmaz. Umarım her şey umduğumdan da güzel devam eder.