Ay: Ocak 2021

  • Uçak Yolculuğundan Korkuyorum

    Bu korkunun neden ve neyden kaynaklandığını bilmiyorum. Hiç uçak yolculuğu yapmadığım zamanlardan beri vardı bu korkum. Tedirginlikle başlayan ve uçuş öncesi türbülansla tanıştığım ilk uçuşumda da korkum geçmek yerine daha da arttı. Çocukluğuma inip, çocukluğumda bir sebep aradım ama tek bulabildiğim şu anı kırıntısıydı:

    uçak gören masum çobancık

    Dört ya da beş yaşında olmalıyım. Babam askere giderken; annemi, beni ve kardeşimi annemin köyüne, dedeme emanet etmişti. Ebem (anneanne yerine ebe deriz) ile vakit geçirmeyi severdim. O zamanlar, ufak bir sürü denilebilecek kadar ineklerimiz vardı. Evin alt katında onlar, üstünde de biz yaşardık. Şimdi yoklar. Ne inekler kaldı ne de inekler için tıka basa samanla dolu, kokusunu burnumda hissettiğim ağıl. İmkansızlıklardan ötürü satılanların yeri, imkan olduğu zamanda bükülmüş beller ve kaybolan güç kuvvet yüzünden doldurulamadı. Her neyse efenim, ebemle birlikte malları gütmeye (inekler için mal ifadesi kullanılır. gütmek ise onları otlatmak için meraya, otlağa götürmektir) çıktığımız bir gündü. Güneş tepe noktadayken, buynuz ağacının gölgesinde uyku ile uyanıklık arasında bir hülyaya dalmıştım. Ansızın, olduğum yerden korkuyla sıçramama neden olan bir ses yankılandı. Gökyüzünden gelen sesin kaynağını gördüğüm anda içimdeki korku halini nasıl dışarı vurduysam, ebem hızla damağımı kaldırdı. Korku anında baş parmağın içi ile damak kaldırmak, nedenini ve faydasını bilmeden yaptığım otomatik bir eylem haline gelmiştir. O gün; adının uçak olduğunu bildiğim şeyi, ilk görüşümdü. Ama uçak yolculuğundan korkmam için yeterli olup olmadığından emin değilim.

    uçuş anında hissettiklerim

    Sanırım insanların geneli, sadece türbülans anında tedirgin oluyor sadece. O an bile kılı kıpırdamayan vardır ama benim için daha kalkış anında başlıyor sıkıntı. Uçak yerden kesildiği anda hissettiğim boşluk, yol boyu devam ediyor. Sanki uçak koltuğunda değil de boşlukta, havada asılı duruyormuşum gibi hissediyorum. Zaman zaman o boşluk beni içine çekiyor ya da itiyor gibi geliyor ve bir türlü bu duygudan kurtulamıyorum. Tek seçeneğim uyumak ama çoğu zaman onu da başaramıyorum.

    komik bir korku anı

    Son uçak yolculuğum olmasını umduğum Van-Antalya uçuşuydu. (Tam da bu kısmı yazarken kelimelerbenim.com üzerinden gelen yeni yazı maili ile ara verdim. Yazıyı okuyup, yorumlayıp döndüm. Size de tavsiye ederim.) Bilmem kaçıncı uçuşum olsa da kalkış esnasında yine çok gergindim. Yanımdaki koltuklarda asker olduğunu öğrendiğim bir ağabey ve eşi vardı. Uyumaya çalışıyor ama uyuyamadıkça gerginliğim daha da artıyordu. Boşluk hissinin tavan yaptığı bir anda, gözlerimi sımsıkı kapatmış, koltuğun kenarlarına sıkıca tutunmuşken, asker ağabey elimi tuttu ve “Sakin ol kardeşim! Az kaldı zaten, dua biliyorsan oku, için rahatlar.” dedi. O andan sonrası kendiliğinden gelişen bir muhabbetti. Tedirginliğim olayın şaşkınlığından ve devamındaki gelişen muhabbetten ötürü azalmıştı ama… Aması olayı her hatırlayışımdı halime ve olanlara gülmekten kendimi alamamam.

    bir sonuca varabilmek

    Uçak yolculuğundan korkmanın bir adı olduğunu öğrendim bugün: Aviofobi. Bu kadar rahatsız olmama rağmen ilk kez Antalya-Van yolunu aşabilmek için katlanmıştım. 25 saat süren ilk otobüs yolculuğumun ardından, ağrısından kurtulamadığım uzuvlarıma acımamdan dolayı uçağı tercih ettim. Her yeni bir seferinden alışırım sanmıştım ama olmadı, başaramadım. Artık yolculuk aracının kararını tek başıma veremiyorum. Hanım sağolsun, rahatsızlığı yüzünden uzun otobüs yolculuğu yapamıyor. Bu da bizi uçağa mahkum bırakıyor. Bana kalsa en azından on dört saate kadar otobüs yolculuğunu oyuncak hatta eğlence sayarım. Öğrenciliğim ve öncesi, otobüs ve tren yolculuğu ile dopdolu. Onların getirdiği güzellikleri asla veremiyor uçak yolculuğu. Yeni insanlarla tanışmak, yeni manzaralar görmek, keşfetmek, hiç tanımadığın insanlardan iyilikler görmek vb. bir çok şey uçak yolculuğu için imkansız şeyler.

    Nedenini bilmiyorsam olsam da bu korkuyla yaşamayı seviyorum. Hayatıma heyecan katıyor 🙂 Her yolculuk sonrası çıkan aftlar harici hayatımdan memnun sayılırım. Kendim uçmayı sevmiyorum ama konu drone uçurmak olunca, her şey değişiyor. Drone uçurmak hayalimle ilgili şu yazıyı okumanı tavsiye ederim. Yazının girişindeki fotoğraf için eşime teşekkür ederim. Pek bir sever uçak yolculuğunu 🙂 Sağlıkla kal.

  • Pul Koleksiyonunu Satan Karga!

    Aslında kafam çok karışık. Koleksiyoner mi yoksa bir toplayıcı mı olduğuma bile karar verebilmiş değilim. İlk zamanlar ne kadar hevesli isem şuan hala içimde aynı heves ve heyecan ateşi yanıyor. Ama nereye kadar? Koleksiyon yapmanın hele de pul koleksiyonu yapmanın bir sınırı yok. Kendinize bir tema belirleyip sadece o temada devam etseniz bile bir yerden sonra diğer pullar da sizi cezbetmeye başlıyor. Önce şu koleksiyon yapmak ve toplayıcılık arasındaki farkı bi’ inceleyelim isterseniz.

    Koleksiyoner kime denir?

    Eğer herhangi bir şeyi biriktiriyor, gördüğünüzde temin etmek istiyor ve topluyorsanız; siz bir toplayıcısınız. Fakat topladığınız şeyler hakkında detaylı araştırmalar yapmaya ve topladıklarınızı sistematik ve sınıflandırılmış bir şekilde düzenlemeye başladığınızda koleksiyoner olmak için ilk adımı atmışsınız demektir.

    Kendimi bir koleksiyoner olarak kabul edip etmemekte kararsızım. Pul tarihi, koleksiyonculuğu ve pullar üzerine temel düzeyde bilgiye sahibim. Kendime göre düzenlediğim bir sistematiğe sahibim. Koleksiyon için belirlemiş olduğum bir tema da mevcut ama… Ama sınırımı bilemiyorum. Gördüğüm diğer temalardaki pullar da beni cezbediyor ve temamla yani kuş pullarıyla sınırlı kalmak yerine diğerlerinden de beğendiklerimi toplamak istiyorum. İşte benim sorunum burada başlıyor: Kendimi bir koleksiyoner olarak kabul edip etmemekte kararsızım. Sınırımı ve durmam gereken yeri ben değil, parasızlık belirliyor. Eğer para sorun olmasa, bir pul yığını altında kalabilirdim.

    Koleksiyonumun kapsamı

    Aslında koleksiyon diye tabir edebileceğim kısmı sadece kuş pulları üzerine. Türkiye pullarından sadece sevdiklerimi topluyor olsam da ömrüm boyu bir sınırı olamayacak. Bir defter doldu yerli pullarımla. Ayrılmayı hayal dahi edemeyeceğim harika ve benim içim eşsiz pullarım var. Aynı şekilde yabancı pullardan da hatırı sayılır sayıda keyifli pullara sahibim. Fakat bunlara bir koleksiyon değil, yığın gözüyle bakıyorum. Tertipli bir şekilde pul defterinde duruyor olsalar da koleksiyon denilebilecek bir düzene sahip değiller.

    Kuş pullarına hayranım. Türk pulları arasında da harika kuş pulları olsa da maalesef belli bir zamandan sonra güzel pullar basmayı bırakmış PTT. Dünya genelinde o kadar güzel ve göz kamaştırıcı pullar çıkarılıyor ki! Kendime sınır koyamama sebebim de bu güzellikler. Örneğin; çizgi film, at, çiçek ve kelebek temalı pulları da imkanım olsa koleksiyon yapmak arzusundayım. Fakat ne mümkün? Bunun için ne para ne kadar ömür yeter!

    Ayrıca bir de kartpostallarım var. Ve madeni paralar. Ve deniz kabukları. Ve taşlar. Ve anılar! Bunların hepsi toplama üzerine şeyler, bir koleksiyon denemezler asla. Ama bir çöp gözüyle bakılamayacak kadar da düzenliler. Ve kartpostallaşmak haricindekilerin maddi bir yükü yok. Bu yüzden onları mevzunun dışına itiyorum.

    Koleksiyon yapmak ne hissettiriyor?

    “Anlatılmaz, yaşanır!” cümlesini biraz klişe bulabilirsiniz ama evet tam da böyle. Merakınızı artıracak, sizi araştırmalara sürükleyecek ve seçtiğiniz koleksiyon nesnesine bağlı olarak çok farklı kazanımlar elde etmenizi sağlayacak, hem kendisinin hem hissettirdiklerinin hem de faydalarının sınırı olmayan ilginç bir şey koleksiyon yapmak. Eğer farklı koleksiyonerlerin hislerini ve maceralarını merak ediyorsan, TRT 2’nin Koleksiyoner isimli programı biçilmiş kaftan olacaktır. Her bölüm farklı bir koleksiyonerin hikayesi işleniyor ve onların gözünden dünyayı görmek ve bu hobiyi tanımak harika oluyor. Bu linkten tüm bölümlerinin olduğu youtube oynatma listesine ulaşabilirsiniz.

    Nasıl başladı?

    Koleksiyon kelimesini ilk duyduğum zamanı hatırlıyorum: Çocuk yaşlarımda izlediğim bir filmdi. Filmin konusunu değil ama ismini ve başrolünü hatırlıyorum: Garip Bir Koleksiyoncu. Başrolünde, sesi şuan bile kulağımda çınlayan Orçun Sonat vardı. Yalap şalap bir şeyler toplamaya başladım o yıllardan. Fakat topladığım şeyler diğer çocuklar gibi gazoz kapakları, futbolcu kartları, tasolar, Pokemon ve Yu-Gi-Oh oyun kartları, kasetler ve bilye idi. Diğer çocuklardan farklı olarak oynamak için değil de toplamış olmak için topluyordum. Kardeşlerimi benimle oynaması için zorladığım Pokemon ve Yu-Gi-Oh kart oyununu saymazsak diğerleri sadece duruyorlardı durdukları yerde.

    Mutluydum onlarla ama hepsi zamanla kayboldu. Beş çocuklu, modern göçebe bir aileydik. Haşarı beş çocuk, evde çok fazla ses demektir. Kiracılığı bir yaşam biçimi zorunluluğunda yaşadığımız için çok ev değiştirdik, taşındık. Her taşınmada bir şeyler eksildi. Madden ve manen yorgunduk daima. Bir isyan değil, babama bir saygı duruşu bu son cümlelerim: Güçlü adamdır, takmaz öyle hiç bir şeyi ya da takıyorsa da hiç farkına vardırmadı bize. Toparlamam gerekirse, topladığım onca şeyi hatırlamak mutluluk verirken, kaybetmiş olmak üzüyor şuan.

    Çözüm satmak mı?

    Bilemiyorum. Daha ne kadar devam edebileceğimi ve sınırlarımı bilemiyorum. Kuş temalı pullarımı satmayı hayal edemiyorum ve sanırım işi o boyuta taşımayacağım. Fakat diğer pullar içinde de göz bebeğim olan o kadar güzel nadide parçalar var ki! Onları seyrederken yaşadığım hisleri nasıl tarif edebileceğimi inanın bilmiyorum. Bu sebeple aşamalı bir plan yaptım.

    Önümüzdeki sömestr, bunları hiç düşünmediğim ve kafamı yormadığım bir tatil olacak. Ara sona erdiğinde, önce pul yığınlarımı sınıflandırarak paketler halinde toparlayacağım. Sıra yığınların ardından düzenli olan pullara geldiğinde ise bana hissettirdiklerine göre bir sıralamayla, kendimi alıştıra alıştıra satışa sunacağım dükkanımda. Fakat kuş pullarımı ve yerlilerden vazgeçemeyeceğim bazı pulları en sona bırakacak ve belki de hiç satmayacağım.

    dükkan mı?

    Evet, nostaljik kartpostallarımı ve pullarımı satacağım bir site açıyorum. Site bir ay kadar sonra aktif olacak. Siteyi kurmaktaki ilk amacım kartpostallardı ve pullar da bunu takip etti. Aslında koleksiyonumdan değil de yığın olduklarını kendime itiraf etmemin zor olduğu diğer pullarımdan vaz geçiyorum. Bu ayrılık uzun bir zamana yayılacağı için de kendimi kötü hissetmeyeceğimi umut ediyorum. Zaten satılacaklarının da bir garantisi yok. Yine hepsiyle baş başa kalabilirim belki de 🙂

    Şuan dükkanım hazırlık aşamasında ve bir ay içinde sizlere duyurmuş olacağım. Pullar, kartpostallar ve el emeği bazı şeyler sizi bekliyor olacak. Umarım gayretimin karşılığını aldığım bir çaba olur.

    Yazıya son vermeden, pul ile alakalı yazmış olduğum kısa öykümü de buraya bırakıyorum. Belki seversin. Ayrıca yazıda kullandığım fotoğrafların hepsi kendi koleksiyonumdan. Fotoğraf çekmek konusunda daha başarılı olan eşime de katkısı için sevgiler 🙂

  • Bu da Böyle Bir Anımdır: Drone Uçurmak

    Videoda duyacağınız ses, güzel insan Özkan Bilgin ağabeyime ait. Tanıdığım en muhabbetli insanlardan birisidir. Van’da Anadolu Ajans’ın fotoğrafçısıdır kendisi fakat öyle sıradan bir fotoğrafçı da değildir. Kalbi ve muhabbeti kadar güzeldir yakaladığı kareler. Aldığı ödüllerin haddi hesabı olmayan güzel insan Özkan Bilgin’in instagram hesabını takip etmenizi şiddetle tavsiye ediyor ve anılara kanat çırpıyorum.

    ilk drone uçuşum

    Çalıştığım kuruma bir drone alınmış ve bana zimmetlenmişti. Fakat hiç bir tecrübem olmadığı için bir bilene ihtiyaç vardı ki imdadımıza yetişen Özkan abi oldu. Onunla daha önce birkaç görevde karşılaşmış olsak da çok fazla muhabbetimiz olmamıştı. O gün, dronelarımızı aldık ve şehrin tenha bir yerine vardık. Drone güvenli bir yükseklik aldığında kontrolü bana bıraktı ve tanıtım çekimi odaklı drone kullanma eğitimi verdi. Hayatımın unutamadığım güzel günlerinden birisidir. Bu kısa kayıt ise o günden kalan iki hatıradan birisi. Diğeri, blogun müstear düsturunu bozacağı için paylaşamadığım bir fotoğraf karesi: Karede çalıştığım kurumdan iki güzel insan daha vardı. Van’da göreve başladığım ilk andan beri tanışmış olabilmeyi dilediğim üç güzel insan. Keşke bu kadar vefasız olmasaydım. Vefasızlık huyum yüzünden anılarımdaki güzel insanları birer birer yitiriyorum.

    Özkan ağabeyden konu açılmışken; kendisinden sadece drone kullanmayı öğrenmedim. Onun kafasını ağrıtmışlıklarım bununla sınırlı kalmadı. Fotoğraf çekimi üzerine de talebesi oldum. Ne kadar iyi bir öğrenciydim bilemiyorum ama çok iyi ve muhabbetli bir öğretmenim olduğu kesin. O günlerden kalma bir fotoğraf var mıdır diye tüm fotoğraf arşivimi karıştırıp geliyorum; evet bu şimdi aklıma geldi ve şuan gidiyorum 🙂

    Bulamadım. Zerrinkadeh çiçeği fotoğrafları idi aradığım. Arşiv konusunda takıntılı olduğum için bulacağımdan emindim oysa.

    drone kurtarma harekatı

    Kelimelerbenim‘in alfası Sezer abi ile beraber drone uçurmaya çıktığımız güzel bir gündü. Van Gölü sahilinde, Dilkaya mevkiinde drone uçuruyorduk. Her işte olduğu gibi bunda da maharetli olan alfamız, günün sonuna doğru ufak bir kaza yaptı. Üstteki video o güne ait. Drone, kökü yerde sonu gökte olan bir kavak ağacının tepesine takılıp kalmıştı. Telaşla toparlanıp drone aramaya koyulduk. Bir süre sonra kavak ağacı tüm heybetiyle bizi karşıladı ve üzerimize maddi, manevi korkular saldı. Tırmanması imkansız görülen ağacın en tepesinde, ışığı yanıp sönen ve tüm çırpınışlarına rağmen yerinden kıpırdayamayan uçan gözü, gözlerimiz zor seçiyordu. İtfaiye çağırsan olmaz, vinç çağırsan ödeyeceğin para drone fiyatını aşar… Çaresiz, civarda bulduğumuz hayli uzun bir merdiveni büyük umutlarla kavak ağacına dayadık. Ama ne çare! Ağacın yanında cüce kalan merdiven bize kahkahalarla güldü desem yalan olmaz hani. Akılda bin soru işareti ve hüzünle mecburen ayrıldık oradan.

    Ertesi gün, sabahın erken saatlerinde, kurs öğrencilerime açtım derdimi. Öğrencim dediysem, koca koca adamlar ama kendilerine verilecek görev için gerekli bir kurstu benimkisi. İçlerinde bir tanesi hemen atıldı: Alırız hocam, merak etme sen. Bizim bir sofu abimiz var. Kendisi kavak budar köyde. Tırmanamayacağı ağaç yoktur. Dümdüz direk koy orta yere, ona bile tırmanır.

    Şaşkın ve inanamamış bir şekilde sığındığım umutla Sezer abiyi aradım. Buluştuk ve tırmanıcımızı almaya gittik. Asıl şaşkınlık sofu abiyi affola sofu dedeyi görünce gerçekleşti. Yaşını hatırlamıyorum ama benim yaşımda torunları olan, yaşı kemale ermiş bir güzel insandı. Emin olamadık, uçan gözün mahsur kaldığı ağacın yanına varana kadar tekrar tekrar “Emin misiniz? Gerçekten mi?” diye sorduk. Ciddiydiler. Ağacın yanındaki normalde uzun, işlevde minnak merdiven, en azından ağacın etrafındaki çalılardan aşıp ağacın gövdesine sarılabilmesi için faydalı oldu. Sonrasında bizi hayretlere düşüren bir tırmanış vardı. Genç bir delikanlı (biz de gençtik sözde) gibi hızla tırmandı ağacı. En tepeye ulaştı ve uçan gözü sapasağlam indirdi aşağıya. Ne bir ücret ne de bir minnet; hiç birini kabul etmedi. Hoşsohbet bir insandı. Van’dan ayrılmadan önce ona misafir olacağımıza dair söz aldı bizden ama unuttuk ya da imkan bulamadık. Sözüm söz, bir gün Van’a geri döndüğümde, onu ziyaret edeceğim ikimiz adına.

    her güzel şeyin…

    Üstteki tanıtım videosunun drone görüntülerini ben çekmiştim. Heyecanlı ve telaşlı bir gün gündü. Ve sanırım uçan gözle yaptığım son büyük işti. Drone kullanmayı çok sevmiştim; farklı bir hissi vardı onu uçurmanın. Fakat cihaz bana ait olmadığı için, kurumdaki görevim bitince, drone ile bağım tamamen koptu. Kendim için alacağım bir bütçe oluşturamadım. Aynı şekilde fotoğraf makinesiyle de koptum ve ikisine tekrar sahip olabilmenin hayalini kurdum birkaç yıl. Hala daha tatlı bir hayal olarak varlar zihnimde. Ama onlara sahip olduğum zaman, özgürce ve bolca kullanıp kullanamayacağımdan emin değilim. Hayali daha güzel ve uzun bir süre daha böyle kalmalı sanırım.

    Birkaç hafta önce Kamer ile buluştuğumuz zaman onun uçan gözünü kısa bir süre uçurdum. İçim kıpır kıpır oldu. Çok özlediğim bir histi ama emanet olunca, fazla uzun tutmak istemedim. Kamer, dilesem saatlerce hatta günlerce almaz elimden ama ne biliyim, alışmaktan korktum belki de yeniden. Bu arada Kamer’in harika bir doğa kanalı var. Biraz huzur arıyorsanız, kanalına bir göz gezdirmelisiniz.

    Yazıyı kafamda toparlayamadım sanırım. İçimden gelenleri yazmak istedim sadece. Muhabbetlerini unutamadığım güzel insanlar yad ettim. Drone ile çektiğim bir Dilkaya manzarası bulup yazının tepesine kondurdum. Bolca saçmaladım. Okursan diye bir öykümün linkini bıraktım. Ve bu yazı da böylece bitti.

  • Şehzade Yangını – Selçuk Ören

    İki Osmanlı kabadayısı, sokakta karşı karşıya gelmiş ve her ikisi de saldırmalarını (hançerlerini) çekmişti. Saldırmaların kanla boyanması için kaçınılmaz bir buluşmaydı. İki hasımdan birinin sessizliğe gömülmesi gerekiyordu. Fakat iki sevdalı hançerin demir teni birbirine temas edemeden ortalarına düşen gülle, henüz başlamamış olan arbedeye son noktayı koydu.

    Şehzade Yangını, Selçuk Ören tarafından yazılan ve çizilen, şuan dört kitaptan oluşan ve devamı da gelecek olan harika bir çizgi roman. Birinci kitabın bizi karşıladığı ve maceraya dahil olduğumuz anı tasvir ederek yapmak istedim girişi. 1768 yılı Osmanlı İstanbul’unda başlayan hikaye, konuyu zenginleştiren tarih geçişleriyle daha da kendine bağlıyor. Padişahtan seyyaha, paşasından şehzadesine, meyhanecisinden askerine, kabadayısından işçisine, ayyaşından hayat kadınına, harem ağasından hocasına kadar devrin insanlarını seyredebiliyoruz.

    Her kitapta olaya bambaşka bir açıdan, bir başka karakterin gözünden bakıyoruz. Her birinin yolu, eninde sonunda kesişiyor. Bir önceki kitapta nedenini bilmediğiniz, anlayamadığınız bir yaranının izine bir başka kitapta rastlıyorsunuz. Hasılı, çizgi romanın her bir kitabı birbirini tamamlayan bulmaca parçaları gibi. Dört kitabı da okuduktan sonra amaçsızca geriye dönüp kitaplar arasındaki tarih geçişlerini, tarihi sıralamaya göre takip ederek yeniden okuma yaptığımı itiraf etmeliyim.

    Hem hikaye hem de çizim tarafında tartışmasız başarılı bir seri Şehzade Yangını. Selçuk Ören’i Şehzade Yangını ile tanımış ve diğer işlerini de takip etmekten kendimi alamamıştım. Bir başka çizgi roman serisi olan Kasap da tavsiyemdir konuya ilgisi olanlar için ama o başka bir yazının konusu 🙂 Şehzade yangını, hikayesi ve çizimleri ile kesinlikle okumanız ve seyretmeniz gereken bir çalışma. Seyretmek diyorum çünkü zaman zaman hikayeye ara verip çizimlerin detaylarında kayboldum. Selçuk Ören’in harika işlerini takip etmek dilersen, instagram hesabını takip etmeni tavsiye ederim.

    Şehzade Yangını ile ilgili bir yazı hayalim daha var ama o gelene kadar bir başka kitap yorumu denememi okuyabilirsin.

  • Büyük Tasarımlar

    önsöz

    Eşimle kahvaltı ve akşam yemeği anlarında bir şey izlemeyi alışkanlık haline getirdik. İlk zamanlar Hayat Bilgisi dizisi kahvaltıda ve yemekte bize eşlik ediyordu. O hazin gün gelip final bölümünü izlediğimizde zaman yerini Çiçek Taksi’nin Trt’de yayımlanan bölümlerine bıraktı. Çiçek Taksi, her ne kadar eski bir dizi de olsa bölümleri yeni bir dizi edasında Erler Film youtube kanalına aralıklarla yükleniyor. Bazen günlerce yeni bölüm yüklenmediği oluyor ve bir şeyler izlemeye alıştığımız için izleyecek başka bir şey bulana kadar yemek buz kesiyor.

    Çiçek Taksi yoksunluğu çektiğimiz günlerde önce Netflix yapımı bir Hint dizisi olan Mismatched’ı izledik. Hint dizilerine karşı aşırı bir önyargımı kıran, kısa, eğlenceli bir maceraydı. Mismatched hakkında yazdığım şu kısa yazıdan daha fazla bilgi edinebilirsin. Bir çırpıcıda sonuna geldiğimiz bu kısa dizini ardından muazzam bir yapım olan Sherlock Holmes takip etti. Maalesef o da fazla uzun sürmedi ve yeni bölmülerinin 2024 yılına planladığının haberiyle şaşırıp kalmıştık. Neden bu kadar eşsiz bir şey için bunca zaman ara verirler? Sherlock Holmes sonrası yeni bir dizi seçmekte zorlandık ve hala Çiçek Taksi yeni bölümleri yüklenmemişti. Ve yine umutsuz bir Netflix gezintisinde karşımıza Büyük Tasarımlar çıktı.

    büyük tasarımlar yorumum

    TLC ve DMAX kanallarında hayranlıkla izlediğimiz emlak, tadilat programlarından biri olduğunu düşündüğümüz program, kısa sürede bizi şaşırttı. Klasik bir tv programının ötesindeydi. Yapmacık çekimler, tekdüze bir tasarım anlayışı, sahte gülüşler ve merhum flash tv kalitesindeki tepkiler… Diğer programlarda sıklıkla rastladığımız rahatsız edici hiç bir şey Büyük Tasarımlarda yoktu.

    Programın her bölümü, farklı şehirlerden hatta ülkelerden ailelerin, kendi evlerini yapış süreçlerini yaşatıyor bize. Evet yaşatıyor. Maceralarının henüz başında aile ile buluşan sunucumu Kevin McColud, ailenin planlarını, hayallerini ve tüm bunlar için ne kadar paraya sahip olduklarını sorguluyor. Ailenin yaşam şartlarını ve hatta evlerini yapmak için ayırdıkları bütçenin kaynağını bile öğreniyoruz. Aile hakkında o kadar şeye şahit oluyoruz ki onların bir ferdi oluveriyoruz.

    Sunucumuz sürecin başında, ailenin ilk adımlarını gördükten sonra ayrılıyor ve farklı zaman aralıklarında ailenin yaşadıkları tecrübe ve sıkıntılara şahit olabilmek için aralıklarla ziyaret ediyor. Aileyi iki ay sonra gördüğümüzde ev inşaatındaki ve ailedeki değişimler gözden geçiriliyor. İnşaat belki bir yıl belki de daha uzun sürüyor ve tüm bu zaman boyunca dertten saçları beyazlayan, karşılaştıkları maddi, manevi zorluklarla birbirlerinin sınırlarını fark eden aileyi seyrediyoruz.

    Onlarla birlikte evi inşa ettiğimi hissettim her seferinde. Bir sorunla karşılaştıklarında içim yandı. Bütçeleri tükenip kredi çekmek zorunda kaldıklarında kederlendim. Paraları tükendiği için işleri kendileri yapmak zorunda kaldıklarında gidip yardım etmek istedim. Üçüncü bölümde bebek bekleyen bir aile vardı mesela. Doğuma haftalar kalmış ve bütçeleri tükendiği için işçi tutamadıklarından evi hazır edememişlerdi. Onlara yardıma koşan ailelerine ve aileleriyle birlikte yardıma koşan arkadaşlarına ben de minnettar oldum. Ve her şey bitince, bütün sıkıntıların, sınırların ötesinde muazzam evlerin doğuşuna şahit oldum. Evet, kendimi çok kaptırıyorum izlediğim şeylere 🙂

    büyük tasarımlar hakkında

    Asıl adı Grand Desings olan program 1999 yılında başlamış olan bir İngiliz yapımı detaylı bir ev inşa, emlak programı. Sunucusu Kevin McCloud ve son üç sezonu Netflix’te yayımlanıyor. Henüz birinci sezonda olmama rağmen favorilerimden birisi haline geldi. Eğer bu tarz programları seviyorsanız, kesinlikle izlemelisiniz.

  • Bir Postcrossing Hazırlığı

    postcrossing nedir?

    Postcrossing, dünyanın dört bir yanından insanlarla kartpostallaşabileceğimiz harika bir platform. Sisteme üye oluyor ve ilk olarak size rastgele verilen beş adrese kartpostal gönderiyorsunuz. Kartpostallarınız ulaşmaya başlayınca bambaşka insanlar da size kartpostal göndermeye başlıyor. Kartpostallarınız ulaştıkça yeni kartpostallar gönderme hakkı kazanıyorsunuz. Siz gönderdikçe size de kartpostal geliyor. Eğer bir kartpostalın nasıl hazırlanması gerektiğini bilmiyorsan eşimin hazırladığı şu yazıyı okuyabilir ve detaylı bilgi sahibi olabilirsin.

    ikincisini bir türlü çekemediğim kartpostal hazırlama videom

    kartpostal hazırlamak

    Kartpostal hazırlamak benim için modern bir yaklaşım ile yoga, dervişane bir tabir ile rabıta yapmak hissindedir. Eğer kafama takılan büyük bir dert yoksa, huzurlu bir dalgınlık halidir. Standart bir kartpostal hazırlamanın ötesinde çeşitli kolajlar oluşturmayı seviyorum. Kartpostala, içimdeki bütün karmaşayı estetik bir şekilde aktarmaya çalışsam da bunu her zaman başarabildiğimi söylersem yalan olur. Bazen sonuca hayran hayran bakıp göndermeye kıyamazken bazen kartpostalın küfürler eşliğinde karşılanacağından korkuyorum. Fakat kartpostallarımı alan, o hiç tanımadığım insanlardan öyle güzel mesajlar geliyor ki; saçma bir tebessüm kaplıyor yüzüme. Son gelen mesajlardan bir örnek vermemin sakıncası olmaz umarım. (buraya şu utangaç maymuncuklardan eklediğimi varsayın)

    “Hello Adam! Thank you very much for your beautiful card! How nice that you are also a teacher! What do you teach? I teach german and greek at the university of Vienna. I wanted to visit Instabul last Februar, but unfortunately the virus didn’t let me. I hope next year 🙂 We teach also through internet, we use zoom, webex and moodle. It was difficult at the beginning but now everyone is used to it. I wish you and your family all the best, stay healthy and happy! Many greetings from Vienna!” Ria

    Bu hafta altı farklı ülkeye, altı kartpostal hazırlamam gerekiyordu: İngiltere, İrlanda, Almanya, Rusya, Belarus ve Hollanda. Hazırlık aşamasında ilk yaptığım şey yazının öne çıkan görselinde görülebileceği gibi masamı olabildiğince dağıtmak 😀 Ayrıca fotoğraf karesine sığmayan birkaç önemli malzemem daha var: Sayfalarını keserek kullandığım eski kitaplar ve birkaç eski dergi sayısı ve kağıt parçaları. Diğer aşamalara ve kartpostallara dair birkaç görsel daha paylaşacağım fakat çekim kalitelerinin ne kadar kötü olduğunu önden kabullenmeliyim.

    Bu hobiyi maalesef çok sevilmeyen bir yönüyle yaşıyorum: Yazı yazmak yerine kesilmiş kağıtlar ve pullarla kartpostalı dolduruyorum. Siz ne olur beni örnek almayın. Uzun uzadıya yazın, içinizi dökün, sorular sorun ve dostlar edinin. Böylesi sizin için daha çok güzellikler getirecektir. İnatçı bir karganın dağınıklığını ifade etmek için seçtiği bu hobi, sana yeni dostlar ve ufuklar açsın.

    Belirli aralıklarla bunu devam ettirebilirim. Kartpostal hazırlama günlüğü tutabilirim ya da üşenmez de video çeker yayımlarım youtube kanalımda 🙂 Merak etme, altı kartpostalın son halini paylaşmadan bir yere gitmiyorum. Eğer konu ile alakalı bir sorun olursa yorumda ifade etmeye çekinme. Ayrıca daha önce yine postcrossing ile ilgili duygularımı yazdığım şu yazıyı da okuyabilirsin.

  • Mismatched: Bir Hint Dizisi!

    Öncelikle hemen kaçmamanız için şu uyarıyı yapmalıyım: Kanal 7’de yayınlanan Hint dizilerinden birisi değil Mismatched dizisi. Kanal 7 yüzünden bütün Hint dizilerine hatta Hint dizisi kavramına karşı aşırı bir önyargıya sahiptim. Ne oldu da bir Hint dizisinin başına oturdun dersiniz, her şeyin Erler Film yüzünden olduğunu söyleyebilirim. Hani şu Türker İnanoğlu’nun firması olan!

    Mismatched ile karşılaşma

    Eşimle birlikte kahvaltı ve akşam yemeği esnasında Çiçek Taksi dizisini izliyoruz. Bir zamanlar Atv’de başlayan ve Trt’de devam eden dizinin Trt bölümlerini Erler Film, yeniden youtube kanalına belli zaman aralıklarında yayınlıyordu. Fakat bazen yeni bölümlerin gelmesi o kadar uzun sürüyor ki yemek yerken bir şeyler izlemeye alıştığımız için yerini doldurmak zorunda hissettik. Netflix’te gezinirken karşıma çıkan Mismatched’i aslında sadece dalgasına açmıştım. Fakat henüz ilk dakikalarında kapıldık ve kendimizi ilk bölümün sonunda bulduk. Oldukça akıcı ve keyifli bir gençlik dizisiydi. Dizi Rishi ve Dimple’ın hikayesi ile başlıyor. Fakat çevrelerindeki diğer karakterlerin de hikayelerini kendi gözlerinden işlediği için başrolü sıklıkla değişiyor gibi saçma bir yorum yaptırıyor bana. Fragmanını telif sorunu olması ihtimaline karşı paylaşamıyorum. Şuradan izleyebilirsiniz.

    Mismatched dizisi yorumu

    Sonsuza kadar mutlu ve huzurlu bir evlilik hayali kuran Rishi ile evlilikten nefret eden, amacı başarı ve kariyer olan Dimple aynı yaz kampına katılıyorlar. Onları bir araya getiren şey dizinin adında gizli. Diğer insanları ilk olarak onların gözünden tanıyoruz. Fakat bölümler geçtikçe diğer insanların da hikayelerine yer vermeye başlıyor dizi. Yeni bir bölümde, önceki bölümde tavırlarından dolayı gıcık olduğunuz birisinin hayatında bulabiliyorsunuz kendinizi. Onun sahip olduğu kişiliğin oluşumuna, nedenlerine; geçmişine şahit olabiliyorsunuz. Dizinin seyir zevkini artırsan en güzel yanı da bu zaten.

    Henüz ilk sezonu yayınlanana Netflix dizisinin hoşuma gitmese de sineye çekip izlemeye devam ettiğim birkaç noktası var elbette. Ancak hiç birisi dizinin sezon finalinde, son sahnede Dimple’ın işlediği halt kadar canımı sıkmayı başaramadı. Rishi’yi o kadar sevmiş ve sahiplenmişim ki ona karşı yapılan şey sanki bizzat bana yapılmış da gözlerimle şahit olmuşum gibi sinirlendirdim. Hakaretler savurdum ve itiraf etmeliyim ki birkaç küfür de döküldü ağzımdan.

    Mismatched dizisinin konusu

    Duygusal anlatım rafa kaldırıldı. Mobil uygulama yazma içerikli bir yaz kampında bir araya gelen farklı kişiliklerde ve özelliklerde, hepsi birbirinden yetenekli gençlerin ve orta yaşlı ablamız ile hocamızın, ilginç, keyifli ve kısa öykülerini anlatan tadımlık bir Hint gençlik dizisi Mismatched.

    Mismatched’e bana kaliteli Hint dizileri de olduğunu göstererek önyargımı yıktığı ve sevdiğim bir oyuncunun da başrolde olduğu başka bir Hint dizisini fark etmemi sağladığı için minnettarım. Dizinin müziklerinin olduğu çalma listesine de bir göz atabilirsiniz. Keyifli şarkıları vardı 🙂 Ayrıca yine kısa bir Hint filmi yorumu yaptığım şu yazıyı da okuyabilirsiniz.