Yazar: Ubeydullah Öz

  • Haybeden Heybe Yazısı

    Kendilerini alıp almamak konusunda çok yaman çelişkiler yaşadım bi süre. Çünkü heybe önemli şey arkadaş: bi kere ihtiyaç duyabileceğin her şeyi barındırabilmesi lazım ve bunca şeyi barındırırken hoş görünmeye devam edebilmeli. Benim emektar heybe ki bildiğiniz sırt çantasıdır kendisi: hayli yük alabiliyordu ve bende bu gazla ne bulursam dolduruyordum içine. İlerleyen zamanlarda fıtık olursam suçlusu o olacaktır kesin. Bu işe bi çözüm bulmalı dedim kendi kendime ki çoğu zaman kendi kendime derim ben böyle şeyler: aradım taradım ama bi türlü karar veremedim. Sonunda sosyal medya abimiz sağolsun Kaft’ın bu çantasının bir vidyosunu gördüm. Dünyayı koydular şuncağzık şeyin içine: inanasım gelmedi fakat kendimi bi şekilde kandırıp saydım bozuklukları: hani baya da tuzlu çıkmadı değil ama emin olun her bir bozukluğa değdi.

    Baya baya reklam yazısı gibi başlayan bu yazı için bana kimse bozukluk teklif etmiş değil: gönlümce bir kaç kelime söylemek istedim heybeme. Onu daha ilk gününde sevdiğimi itiraf etmeliyim. Daha önceleri de söylemiş olmalıyım ki; minik kargalara öğreticilik yapmaktayım.. bu gün ilk defa dersime yeni heybemle gittim ve minik kargalarım kendileri gibi ilginç yorumlar yaptılar heybem hakkında. Üzerine yoğurt döküldüğünü iddia eden bir grup oldu ve dahi hemen mendiliyle temizlemek isteyenleri dahi vardı. İşin ilginç tarafı benim daha aklıma gelemeyecek bi iddia atıldı ortaya: yoğurt değildi dökülen, tuz ruhuydu. Tamam cidden bu ikinci iddiaya kendimi hayli kaptırmış olabilirim: acaba heybemin üzeri tamamen siyah olsaydı ve yanlışlıkla nerden bulduysam bi miktar tuz ruhu dökseydim üstüne, bir astronot ve uzay gemisi şekli oluşabilir miydi?

    Bahsetmeden son noktayı koyamayacağım bir hediye ile heybem çok daha yakışıklı oldu. El örmesi minik patikler: minik bir karganın hediyesiydi bana. İşte böyle! Buydu bu yazıdaki amacım: Kaft’tan satın aldığım çanta. Harbidende haybeden bi yazı oldu.. Kalın sağlıcakla ^^

  • Kedi Beşiği, Kurt Vonnegut

    Atom bombasının peşinde koşan yazarımız Johan, yer yer hevesinin kırılmasına rağmen araştırmalarına devam etmektedir. Aşırı resmi bi girir oldu ve bana pek yakışmadı doğrusu. Atom bombasına giden yol bombanın babası olan Felix Heonikler’den geçmektedir ve yazarımız onun hayatının peşine düşer: hayatından öte, bombanın kendisi üzerinde bıraktığı etkileri merak etmektedir. Bu yolculukta, Felix’in ailesi ve patronu ile tanışır. Newt’in yani küçük oğlun; hayli kısa boylu hatta hobbit misali olan ressam, mektubu ile işler daha da ilginç bi hâl almaya başlar. Jonah, Felix’in patronunun müsaadesi ile ofisine kadar girer ve bu araştırma artık atom bombasının hikâyesinden daha da öte kapılar açar.

    Felix, sadece atom bombasının peşinde değildir. Ayrıca dünyanın bambaşka bir şekilde sonunu getirebilecek olan bir icada daha imza atmıştır: buz-dokuz. Yazarımızın bunu fark etmemesi ve iliklerine kadar son ile yüzleşmesi çok çabuk olmuştur. Şudur, budur derken yazarımız hikâyenin peşini bırakmaya karar verip inzivaya çekilmeye karar verir.

    Bazı hikâyeler sahibinin asla peşini bırakmaz! Yazar Jonah, çalıştığı gazete tarafından ilginç ve küçük bir ada ülkesine gönderildiğinde karşısında Felix Hoenikler’in kayıp olan büyük oğlunu (mühendis ve deha) bulur. Ada ülkesi San Lorenzo’nun Generali Franklin Hoenikler. Buz-dokuz ve atom bombasının hikâyesi yeniden doğar ve bu sefer daha büyük bir macera kendini göstermektedir.

    Ada yani San Lorenzo hayli acayip bi yer: benim gibi bir karga için bile haddinden fazla ilginç. Uçak yolculuğu sırasında Felix’in diğer çocukları yani kızı Angela (klarnet üstadı, bahtsız ve çirkin görülen kocamış kız) ve küçük oğlu Newt da vardır ve onlarda adaya abilerinin evlilikleri için gitmektedirler. Evlilik! Neyse buraya daha sonra dönücem.. Bu uçak yolculuğu yazarın hayatını değiştiren bir başka şeye; Bokononculağa da göz kırpmaktadır. Bokononculuk, adaya has uydurma ve yalanlardan oluşan bir din! Hatta dinin kurucusu Bokonon şöyle der:

    “Bu kitaptaki hiç bir şey doğru değildir. Foma (zararsız yalanlar) ile yaşamak sizi yiğit, iyi yürekli, sağlıklı ve mutlu kılar.”

    Bokononculuk her açıdan ilgi çekici bir din! En çok ilgimi çeken noktalar ise ayinleri oldu. Adını unuttuğum için dostluk ayini diye adlandıracağım bir ayin ve ölüm ayini. Dostluk ayini için iki arkadaşın ayaklarının temiz ve çıplak olması gerekir. Ardından ayak tabanlarını birbirlerine bastırmak suretiyle karşılıklı oturup gözlerini yumarlar: bu dostluğun bi simgesidir. Ölüm ayininde ise ölmek üzere olan kişiye şu sözler tekrar ettirilir: Tanrı çamuru yarattı. Tanrı kendini yalnız hissetti. Sonra Tanrı çamur yığınına dedi ki: ayağa kalk! Şu yarattıklarıma bak, dedi. … kalkıp etrafına bakan çamurlardan biride bendim. Ne şanslıyım, ne şanslı çamurum. … Şimdi çamur yeniden yatıyor ve uykuya dalıyor. …

    Bokonon’un kitabında en çok yer eden ise MONA’dır. Büyük harflerle yazıyorum çünkü kendisi aşkın tanımı olabilece kadar güzel, dolunayı dahi kıskandırabilecek kadar parlak ama esmer bir güzellik abidesidir. Onu anlatırken kendini tutabilmenin imkanı olabileceğini sanmıyorum. Ayrıca en kötü haber ise Franklin Hoenikler’in yani ada generalinin evleneceği kişi olmasıdır! Yazarımız dahi ona âşık olmuş ve onu arzulamaktadır.

    “Yararlı bir dinin yalanlar üzerine kurulabileceğini anlamayanlar, bu kitabı da anlayamacaklardır.”

    Hikâyenin gerisini de anlatırsam okumanıza gerek kalmayacak sanki! Susmadan önce bilmelisiniz ki; bilim-kurgu mudur yoksa fantastik bi eser midir bilemiyorum ama türünün en iyilerinden olduğu kesin olan bi roman Kedi Beşiği. Kurt Vonnegut abimizin kalemine sağlık! Büyük bir yok oluş hikâyesi ve güzellik abidesi Mona bekliyor sizleri hikâyenin devamında. Merak etmeyin o akdar az şey anlattım sayılır ki devamı hiç bi şey anlatmadığıma kanıt olacak niteliktedir..

  • Tek Kafadan Bin Bir Ses

    Bu ne biçim hikâye böyle şarkısı ki hoş bir filmden arta kalan bi anıdır, çınlıyor kulaklarımda..

    – Hayır, o değil dinleştiğimiz şarkı şuan: geberiyorum çalıyor fonda Ahmet Aslan’ın sesiyle..
    – Aslında, Paris’te bir oda sahnesinde izlediğimiz müzikal tiyatrodan hatırımızda kalan bir şarkı değil mi bu!?
    – Emin misiniz acaba?!! Apaçık bi şekilde kulaklarımızdaki şey bir Kızılderili ayin türküsü..
    – Affedersiniz ama bendeniz hoş bir sesten tatlı mı tatlı Farsça bir ninni dinlediğimi hissediyorum.
    – Ohoooo!! Siz iyice uçmuşsunuz belli! Bi balkan türküsü ile diğerlerini ayırt edemeyecek kadar sarhoş olmalısınız!
    – Asıl sarhoş olan sensin zannımca dostum! Fonda zihne ve dahi gönle ağırlık, gözlere de yaş veren Kürtçe bir ağıt var..
    – İddia ediyorum ki sayın zihin parçacıklarım, hepiniz yanılıyorsunuz! Yörük havasını bi kilometre öteden duysam hemen tanırım ben..
    – Ciddi olamazsınız hiç biriniz! Cengiz Özkan bir Âşık Veysel türküsü okuyacak ve siz bunu fark edemeyeceksiniz öyle mi?!

    Bahisler kapanıyor dostlar! Son tahminleri alalım, son yudumlarınızı lütfen masanın üzerinde bırakın ve sakince uzaklaşın çay bardaklarınızdan! Siz iyi içmişsiniz belli.. Kayıp şehir Atlantis’in şaraplarının dahi bu denli bir sarhoşluğa sebep olduğu görülmemiştir. Çay adam olana da karga olana da harbi bir içkidir denir ya: siz baya bi abartmışsınız mevzuyu! Kafanız kıyak maşallah!!

    Sayın Kral Hazretleri! Kahinlerin sizler için baktıkları fallar ve dahi son zamanlardaki yıldız hareketleriniz pek iç açıcı görünmüyor.. Nasıl ifade ederim bilemiyorum efendim, inanın bilemiyorum. Fakat, affınıza sığınarak ve bağışlanmayı umarak, başınıza bu günlerde gelmesi muhtemel görünen çok vahim hadiseler olduğunu bildiririm. Bu musibet gökten geleceğe benzemekte. Umudum şudur ki; yüce kudretiniz bu belayı savuşturacaktır. Siz yinede dikkatli olmaya gayret ediniz.

    Sonra birden kapı vuruldu. Karanlığa gömülü olan Vasilis, ne yapacağını şaşırdı. Büyümüş gözleri ile karanlığı delmeye çalışsa da bütün uğraşları boşunaydı. El yordamıyla kapıyı buldu ve kapının ardında bekleyen kişiden emin olmak istedi. Fakat dışarıdaki meçhul şahıs kendini tanıtmak yerine kapıya vurmaya devam ediyordu. Vasilis hayli işgillendi, kapıyı bi kat daha kilitledi, sürgüyü çekmeyi de ihmal etmedi. Korku doluydu ancak korktuğu şeyin karanlık mı yoksa kapının ardındaki kişi mi olduğundan emin olamıyordu. Salona geçti kaza bela, koltuğunu buldu, elleriyle boşluğu yoklayıp, kendini bıraktı.. Her sıkıntısında sığındığı koltuğu, bu sefer ona pek yardımcı olmuyor aksine onu daha da boğuyor gibiydi. Meçhul şahıs kapıya bir kez daha sert bi şekilde vurdu…

    Anlaşılan o ki, ortak bi karara varmamız imkansız saygıdeğer zihin parçacıklarım. Hem neden illa ortak bi noktada buluşmak zorunda olalım ki! Herkes huzurla dinletisine devam etsin, yol aksın, sular şırıldasın, Keloğlan türküsünü çığırsın derin zindanda ve dahi kargalar yeni bir göç için kanatlarını hazırlasın!

  • UÇUN CANLAR SEMERKANT’A

    Hâl şu ola ki: uzun vakitlerdir yuvadan ayrı uçtuk ve konmak nasip olmadı bi kara parçasına. Kâh oynaştık, kâh yepyeni diyarlar gezdik kitapların içinde. Bu gagalar nelere şahit oldu bi bilseniz a canlar: bilseniz ve tahayyül edebilseniz zihninin içinde ve dahi sonrasında ruhunun vardığı semada olup bitenleri yada bitemeyip hâlen peşi sıra akıp duranları.

    Derin bir ah çekme vaktidir, âh zincirleri uzanıp göğe, ilk kuş kafilesinin peşine takılsa.. takılsa da varsa kafilenin beraberinde Semerkant’a ve dahi Ömer Hayyam’a. Bir kitaptır beni benden alan canlar ve buncası hâl bırakan arkasında. Gidip varmasa iyiydi, o son nokta asla koyulmasaydı belki de çok daha güzel olabilirdi her şeycikler. Neyse canlar ve dahi karga sevenler cenahı: iki çift lafa müsaade varsa eğer, buyrun bağdaş kurun hasırdan döşeğimize: hasırdır ancak pençelerimizin zulmüne dayanabilen…

    Tanışma!

    Semerkant’ı anlatmak istemiyorum: onun üzerimde bıraktığı hâldir anlatmak dilediğim.. Ki daha ilk safhada anlamanızı umut ederiz ki: okuyun ev bi ikincisi için zaman ayırın meçhul geleceğinizde. Amin Maalouf kimdir necidir; ancak duymuşluğumuz vardı lakin tembellik sebebi ile daha önce hiç kendisini ziyaret etmeme edepsizliğinde bulunmuştuk. Sonunda o ayıbı kapatmak nasip oldu: geceler oldu da gözümüze uyku girmedi Hayyam’ın eteği peşinde gezinirken.. Gündüzler aydınlığını çekti Hasan Sabbah’ın planlarının korkusundan ve Nizam’ı daha bi ayrı tanıdık ve dahi hayran kaldık..

    Yaşamak?

    Bi Benjamin vardı, iyi ki vardı: olmasa olmazdı sanırsam bunca kelime: yerinde olmak istedik defalarca ve Ulu Manitu’ya uzun bi aradan sonra ilk defa seslendik, yakardık adamkargalar ile: ama sonuç hep aynı: ne duymak diledi ne de kabul etti dualarımızı! Olsun, okuyarak yaşadım ve yaşadık.. Ömer Hayyam’ın gizli kitabını ararken bulduk kendimizi, sonra aşık olurken kimliksiz bir prensese ve doğulu bir kadından süt emerken karışık duygular içinde.. Kaçtık, toz içinde kaldık ve hayretler ettik gördüklerimize: umut ettik, inandık, sevgiyi ve sevgiliyle bir olmayı tattık… Yollar ki: en fazla da o bizimle oldu, sonra her şey kayboldu gözlerimizin önünden: korku doğdu: sevgilinin korkusu; rüyaların imkanı yada imkansızlığı…

    Her şey mi biter?

    Bizde söz, kitapta cümle bitti.. Her şeyin bi sonu var belki de gerçekten; ne kadar uzun yaşasak da bu uzun ömrün de kitaplar gibi bi sonu var!! Son cümlelerinizin mutlu ve öteki taraftan umutlu olabilmesi dileği ile..

  • Ama Kitabın Kokusu Bi Ayrı!

    Başlamadan önce birkaç kelime edebilme aşkını kendimde bulabilmem için ZAZ albümümü açmam gerekti, ardından oyun oynamak için düzelmiş olan klavyeyi biraz eğmem: yazarken sola doğru eğik bi klavye pençelerle yazı yazabilmek açısından daha bi rahat geliyor bana. İlk başta şunu söylemek isterim ki arkadaş bildiğim bi insana: iyi halt ettin enaniyetinin pisliğini benim üzerime akıtmakla: havalar yeterince soğuk değilmiş ve sanki hiç üşümüyormuşumcasına bana aldırdığın soğuk duş için sağol hatta varol! Her neyse, laf lafı doğurur, kin daha da büyük kinleri ve dahi kırık kalpleri: benim zavallı karga kalbim kırılıyorsa kimin umrunda! Konu neydi: konu muhabbetti, amaç insan olabilmekti yada daha erdemlisi bi karga olabilmekti amaç!!!

    Konu aslında yeni aldığım e-kitap okuyucu: ikinci el: bozukluklarımız ancak bi köşesi kırık ve bir yaşını dolduran bi e-kitap için yeterli olabildi hatta fazladan gece mesaisine kalmak ve dolunayın ışığıyla parıldayan bozukluklar aramak zorunda kaldık kaç gece. Sonunda aldık ve ilk etkilerinden bahsetmek diledik siz değerli dostlara ve özgürce kanat çırpan karga kardeşlerimize. Güzel bi duygu ilk olarak: öyle korkulacak bi şey değil merak etmeyin: koku falan bi yere kadar: evet koku ama onun ayrı bi paragrafın konusu olmasını planlıyorum: hadi başlayalım…

    Yakışıyor Mu Sana! Bu Bir İhanet Değil Midir?

    Yavaş gel arkadaşım: ilk önce şunu anlamalısın ki: bi karga ancak bi kitap taşıyabilme kabiliyetine sahip. O kitap ise ancak belli bir ağırlıkta olabilir: halterci falan değilim ki taşıyabileyim bi ansiklopediyi veya bi Turgut Uyar’ın Büyük Saati nasıl sığsın küçük pençelerime. Bi de bu açıdan düşünmenizi rica ediyorum: onca kitabı hafifçe ve oldukça da küçük bi aygıtta taşıyabiliyor olmak büyük nimet bizler için ki eminim siz ademoğulları içinde yeterince kolaylık sağlayacaktır.

    Okutuyor Mu Harbi Kendini?

    En güzel yanı bu zaten: yatmadan önceleri ve uyanır uyanmaz birkaç sayfa okuyabiliyorsunuz kolaylıkla: elinizin yada kendi tabirimle pençenizin telefona değil de bir kitaba uzandığını düşünün.. Ayrıca acayip bi ışık sistemi var, gözleri hiç yormuyor: bunu bütün samimiyetimle söyleyebilirim. Asla pilini düşünmek zorunda da değilsiniz, çünkü bir aya kadar dayanabiliyor. E daha alalı üç gün olmasına ve onca hayat yoğunluğuma rağmen Amin Maalouf’un Semerkand’ını okuyeverdim: daha ne olsun. Ara ara ondan ayrılıp bi Necip Fazıl şiiri okumak veya bi başka kitaptan bi hikayecik ile mola vermek hoş oluyor. Amam küçük bi tavsiye: en fazla üç kitap olmalı içinde: dahası okumanızı engelleyecek ve dikkatinizi dağıtacaktık.. hele de benim gibi bi kararsız karga iseniz yandınız demektir 🙂

    Ama Kitap Kokusu Bi Ayrı, Dimi?

    Öyle, öyle ama gözlerini dünyaya açtığı zamandan beri bozuklukların yanı sıra habire kitap biriktiren bi karga olarak onca kitabın hakkını veremiyor olduğum gerçeği ile yüz yüzeyim.. belki aranızda benim gibi olanlarınız da vardır. Okuyamadıktan sonra koksa neye yarar: illa onun da parfümünü yapmışlardır 🙂 Ama evet: bazı kitaplar basılı olarak güzel: onlar o halde okunmaya ve korunmaya devam etmeli.. Hangilerinin böylesi bi değere sahip olduğu size kalmış: benim için başlıcaları Mustafa Kutlu ve Hüseyn Kaya kitaplarıdır.. sizin için bambaşkaları… Yani paşa gönlünüz bilir: benden size bi tavsiye: o kadar korkmayın hatta sevin e-kitap okuyucuları 🙂

  • İlk Olandan Haber Mimi

    Başlık hayli anlamsız geliyor olabilir lakin amacım bellidir: Aycan hanım kardeşimizin bizi mimlemesi üzerine yazılacak olan kelimelerin habercisidir bu başlık. O kadar zamandır blog yazıyor olsak da, bu mimleme davası yıllardır devam ediyor olsa da: emin olabilirsiniz bu mim en yaratıcı ve en faydalı olanıdır: helal olsun sana gız, aklını gagaliyim senin: bu bir sevgi ifadesi oluyor karga dilinde, yanlış anlaşılmasın. Peki ne mi yapıcaz bu mimde?! Uzun zamandır görüşmediğimiz yada görüşemediğimiz birini arayıp konuşacağız: Aycan kızımız bize tamda bu hâli soruyor: neden bu kişiyi seçtik, neden konuşmadık ve neler olup bitti o sırada!! Hadi lafı uzatmadan başlayalım 😉

    Kimdi bu insan?

    Arkadaşlık ve dahi dostluk kelimesinin anlamını öğrendiğim kişiydi: dış dünyada gözümü ona açmıştım ilk. Ailem beni yuvadan attığında ilk o tutmuştu kanatlarımdan ve ilk avımıza ve yıllarca karnımızı ve gönlümüzü doyurmak amaçlı olan her avımızda beraberdik. Yıllar geçse de asla kopmadı bağımız: anası anamdı, kardeşi kardeşim, babası babam: ama laf olsun diye değil bu sözler, harbi harbi öyle hissediyordum ve onlar da o şekilde görüyor ve üzerime titriyorlardı kendi çocuklarından farksız olarak. Tahsil hayatımızda koptuk az da olsa, mekan birliği bozuldu zamanlar göçler vesilesi ile. Ama bir aradaydık hep.. O okumamayı seçti ve ben ise okumayı: o başaramadı, olmadı, olamadı ama zayıf değildi benim kadar: güçlü ve eli iş görür bi adamdır benim dostum; her şeyim.

    E peki ne oldu da görüşmedik uzun süre bre aptal gagam?! O, en büyük kabusumu yaşadı: ben olsam dayanamaz atardım kendimi gökyüzünün en yüksek yerinden aşağıya, çakılır betona ve ölürdüm zevkle: dayanamazdım o acıya ama o dayandı: babasını kaybetti. Nevrim döndü öğrenince, bayılacak gibi oldum: o kadar ağladım mı daha önce bilmiyorum: inanamadım, uyanmak istedim ve kendimi pençeledim habire ama yok: büyük bi gerçek!! Sağlam gittim yanına, perişandı, en büyük dostum, dayanağım, kardeşim, o dağ gibi adam çökmüştü canlar: ağlıyordu, gözleri kıpkırmızı idi: gidemedim yanına bi yarım saat kadar, izledim uzaktan, ağladım durdum. Varınca yanına öyle bi sarıldı ki bana, ölesim geldi o an: öleydim ya, ne iyi olurdu. Günlerce yanında durduk ama her yanından ayrıldığımda bayılacak gibi sersemliyor, kafamı duvarlara vuruyordum.

    En büyük kabusumu yaşıyordu ve ben dayanamıyordum… Sonra gidemedim bi daha yanına, annesinin omzumda ağlayışı rüyalarımı fethetti: dayanamadım canlar, şuan bile diken diken oldu tüylerim: yaşlar hücum ediyor gözümden dışarı.. Görmek ve hatırlamak istedim uzun süre, yalnız bıraktım, evet kötüydü yaptığım hatta bencillikti ama dayanamadım!!

    Neden bu kişi geldi ilk aklına, hayatında nasıl bi yere sahip?

    Galiba Aycan hanım kardeşimizin bu ikinci sorusuna da cevap vermiş bulundum az önce.. Ondan başka kimse gelemezdi aklıma ve gelmemeliydi de. Hayatımın temelinde var o güzel insan, her şeyimde var: ismi gibi uğurdur bana. Öyle güzel hatıralar bıraktılar ki hayatıma: Uğur ve dayıoğlu Volkan (Volkan apayrı bi konunun başlığı olacak nitelikte bi kargadır: bi gün belki ondan da konuşuruz.)

    Onunla geçmiş olan, anlatmak istediğin bi anı var mı?

    Olmaz mı?! Tonlarca var.. Bi keresinde ben bi kredi kartı buldum, yaş daha oniki bile yoktur. Gagama sıkıştırıp vardım yanına Uğurun. Babasının yanında avlanıyordu. Gizlice çağırıp gösterdim kartı: başladı bizde bi hayal fırtınası: kart ile ilgili tek bildiğimiz her şeyi alabildiği idi o yaşlarda: aklımıza ilk gelen ise telefon almak olmuştu ve bambaşka hayaller.. Saatler hayalin ardından dayanamayarak bi telefoncuya gittik: öne beni sürdü, kendi dışarda kaldı: e zor işler küçüğe kalır her zaman 😉 Adamdan telefon isteyim iki tane, kartı uzattım. Adam bi bana bi de karta bakıp sordu babamın nerde olduğunu: hasta dedim, bizi gönderdi dedim Uğur’u işaret ederek.. Telefoncu öyle bi bağırdı ki Uğur çoktan gözden kaybolmuştu bile, bense kendimi elinden zor kurtarıp kaçabilmiştim. Yuvaya kadar nefessiz kanat çırptım ve benden çok daha önce oraya varan Uğur’a kızdım biraz, sızlandım. Dinlendikten sonra, olsun dedik, yeni bi kart buluruz belki, hem başka bi telefoncu tanıyormuş Uğur, o verirmiş, kızmazmış bize…. Ah be çocukluk, sen ne kadar da safsın!

    Telefon konuşması nasıl geçti, nasılmış, neler yapıyormuş?

    İlk başlarda haklı olarak dert yandı benden, kızdı azda olsa ama tatlı bi kızmaydı: sevgi sözleri söyleştik: gülüm dedim her zamanki gibi: tosunum, özledim lan diye karşılık verdi. İyiymiş, hemde çok iyiymiş: bu günlerde boşta kalmış, iş çıkmıyormuş ama idare ediyormuş bi şekilde. Sonra ben anlattım nedenini arayamamamın, hoş gördü, hak verdi ama yine de sızlandı haklı olarak. Evlenmek dilediğinden bahsetti, biri varmış, müsait bi zamanda haber gönderecekmiş yakınlarıyla, olur derse isteriz, sade bi nikah ile evleniriz inşallah dedi. İyiydi, babasının mezarını ziyaret ediyormuş tam da o sırada.. Ama iyiymiş: dedim ya, sağlam adamdır Uğurum: ayakta durur her şeye rağmen.

    Zoraki bi konuşmamı oldu, yoksa…?

    İyi ki oldu denilesi bi konuşmaydı, iyi ki de oldu: iyi ki de böylesi bi mim yolladın kardeşim.. “İyi karamışım be! Tanrı Pinquitte’den razı olsun! Tütütütü maşallah, kesesine bin bereket!”

  • Mahalleden Arkadaşlar

    Dizi ve film çalışmaları ile kendine hayran bıraktıran bi insan Selçuk Aydemir: bu su götürmez bi gerçek. Peki bu adam giderde bi kitap yazmaya kalkışırsa neler olur kim bilir sorusunu cevapsız bırakmamış ve Mahalleden Arkadaşlar ile adım atmış: iyi ki de atmış yani yazmış demek istiyorum. Kitabı bi solukta okuyamadım, kendi kargasal kafa ağrılarından dolayı hayli uzun sürdü bitmesi ve hatta araya bi kitap bile girdi yani. Ama ne başını unuttum devam ederken, ne de olaylardan koptum! Velhasılı bi hayli akıcı ve benden bi hikâye idi.

    Benden bi hikâye.. Henüz dokuzlu yaşlardaki Selçuk’un hikâyesi kitap.. Onun heyecanlarının ve hayranlık duyduğu ancak ulaşamadığı İsmet’e varış hikâyesi. Küçük cüsseli ama koca yürekli bi mahalle arkadaşlığının öyküsü: Selçuk, Mete ve Serkan. İsmet ise onlardan birkaç yaş büyük olan ve mahallenin en namlı çetesinin lideri. Aslında hikâyenin benden olmasının nedeni de burada başlıyor. Selçuk, İsmet’in çetesine girmek istediyse, İsmet onu o kadar reddeder ve macera start alır. Selçuk, Serkan ve Mete’yi ardına katarak kendi çetesini kurar, para kazanır, nam salar, namını didiklerler: tabi sonra oda ıccık didikler falan. Yahu ne diyorum ben, tövbe estağfurullah. Harbi ben bu kitap anlatma işini beceremiyor muyum ne! Büyük bi öz güvenle oturdum hatta ciddi bi giriş yaptığımı bile söyleyebilirim ama nedense olmuyor ve çok fazla ve kullanıyorum o.O Benim öyküm diyordu: o tren de kaçmadan anlatayım bu paragrafta… Bende lise birinci sınıf zamanlarımda, mahallede böylesi bi oluşum kurmuş hatta oldukça gizli ve gizli olduğu kadar da bitli bi ofisimiz dahi vardı. Yaptığımız en büyük vukuatlar ise; mahallenin tek inşaatında kantır oynamak ve ailelerimizden habersiz yürüme mesafesi ile yaklaşık bir buçuk saatte varılan, bol hayvan çeşitli deve kuşu çiftliğine gidip, geri dönmekti. Evet, sadece bundan ibarettik ama hoş anılar bıraktı arkamızda 🙂

    Kitap hakkında heyecan öldüren ipuçlarına girişmeden kaçmak ama kaçmadan da sizleri bekleyen hoş, sıcak ve samimi bir mahalle öyküsüne, çocukluk anılarınızı canlandırmaya davet ediyorum. Susuyorum sonra, evet susuyorum cidden: bi insan bu kadar berbat bi yazamaz ki ben zaten karga olduğum için bi sıkıntı yok demektir 😀