Yazar: Ubeydullah Öz

  • Arzuhâl 06.08.16

    ..

    (Hani bi bağ vardı: Baba oğluna vermişti de oğul babasına bi salkım üzümü çok görmüştü. Hatırladıysanız şunu da ekleyeyim ki; konunun bununla hiç bir ilgisi yoktur. Kahramanımız, vakt-i zamanında bu bağa uğramış, sahibini ortalarda göremeyince bi salkım üzümü “Helal ederler inşallah!” diyerek koparıp yemiştir. Tam da o sırada yaşlı adam, yalnız başına ölüm meleğini beklemekteydi: köyün imamı dahi habersizdi onun halinden: Farkına varmış olmalısın ki sayın okur; oğulun bu sırada koparılan bi salkım üzümün hırsızının peşinde olduğunu ve elinde yine baba yadigârı horozlu çifteyle dört bir yana küfürler savurduğunu zikretmeye gerek duymuyorum.)

    ..

    Ve işte bu paragrafından aslen bi anlamı yok. Karga kargalığının peşinde sadece. Zamanın nasıl geçtiğinin ve okunmayacak yazılar yazma sevdasının hâlen esiriyim. Evet, yuvaya aktarılmayan nice yazılar defter sayfaları arasında hapsolunmuş durumda.

    ..

    (Efendim! Öncelikle şunu kavramanız gerekiyor ki; sizin kulağınız sağır ve gözleriniz ise âmâ. Bunca sefil bi haldeyken nasıl olurda halen bir bağ peşinde koşmayı düşünürsünüz. Lütfen, çocuklarınız ve onların çocukları adına yalvarıyorum: Hırsınızdan vazgeçin. Yürümeye takatiniz yokken, yürüyenlere musallat olma çabanız nedendir. Lokman Hekim mi geçsin beklersiniz eşiğinizden. Kırın şu inadınızı: Kesin nefsinizin tüm vücudunuza bağladığı asma dallarını: Yeter!)

    ..

    Gerçeklikten hayli uzak olduğum zamanlar öylesine büyük hayaller ve planlar kuruyorum ki: Aranıza bir adım yaklaşmayagöreyim hemen her şey yok oluveriyor ve yürümeye dahi güç bulamaz oluyorum (uçmaktan bahsetmiyorum bile!). Son zamanlarda kitap okumaya adadığım vakitler arasından onları size anlatmaya vakit bulamıyorum yada bahane. Olmuyor ve yavrusunu cami bahçesine bırakan bir ademçocuğu gibi hissediyorum kendimi.

    Yorucu dünyanı uğraşı. Hani bahsetmiştim bir zamanlar; öğrencilerim var demiştim. İşte onlar bütün enerjimi alıp kaçıyorlar durmaksızın: Peşlerinden koşmaya hâl kalmıyor, daha yedinci adımda nefesim tükeniyor ve hareket edemez oluyorum. Zamane öğrencileri laf dinlemiyor sayın okuyucu, anlamıyorlar kendileri için çırpınan ailelerini ve öğreticilerini. Her neyse, konumuz bu olmamalı, zaten uzun konuşan bi yapım yoktur, bilirsiniz. Yada neden bilesin?!

    ..

    (Kahramanımız yediği bi salkım üzümün tadını hiç unutamamış olacak ki, bir süre sonra yolunun tekrar aynı bağa düşmesini diledi. Bağ eskisine göre hayli genişlemiş hatta üzümleri daha da bi parlamıştı. Biraz daha dikkatli bakınca, bağın ortasındaki mezarı fark etti. Yanına vardığında kendisini bir genç karşıladı: Güler yüzlü ve tatlı sözlü bir delikanlı. Kahramanımız gencin cimri diye tanıttığı büyük büyük babasına bir fatiha armağan ettikten sonra, kendisine ikram edilen üzümleri yedikten sonra yoluna devam etti.)

    ..

  • Barış Müstecaplıoğlu ile Osmanlı Cadısı Romanı Üzerine Röportaj

    Osmanlı Cadısı, Barış Müsecaplıoğlu’nun kaleme aldığı bir bilim kurgu romanıdır. Roman, Osmanlı ile geleceğe ait İstanbul Şehir Cumhuriyeti arasında mekik dokuyor. Bir yanda Mevlevi dervişleri sema ederken diğer yanda uçan otomobilini park etme telaşında bir İstanbullu ile karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Bir sayfada at arabaları ile göç eden koca bir aileyi seyrediyor ardından yatağınıza uzanıp sanal dünyada okyanusun altında kendinizi balıkları ve mercanları seyrederken buluyorsunuz.

    Barış Müstecaplıoğlu’na yönelttiğim sorulan tamamen kitaba dairdi. Bu nedenle röportaj öncesinde kitabı okumanızı tavsiye ederim. Röportaj haddinden fazla ipucu -hatta ipin tamamını- barındırmakta. Bu vesile ile Barış Müstecaplıoğlu’na tekrar teşekkür ediyor, okurunun bol olmasını diliyorum.

    Barış Müstecaplıoğlu ile Osmanlı Cadısı üzerine

    Dış dünyada bizden hariç bir yaşamın varlığı, Mafron Gezegeni, sadece romanınız için bir gereklilik olduğundan mı zihninizde oluştu? Yoksa Barış Müstecaplıoğlu, kendi iç dünyasında uzayda bizler gibi ya da bambaşka daha nice canlıların varlığına inanmakta mıdır: Bu inancının temeli nedir?

    NASA’nın içinde yaşadığımız evrenle ilgili yayınladığı fotoğraflara baktığımda, bu kadar çok gezegenden sadece Dünya’da hayat olması bana pek mümkün gelmiyor. Üstelik bu fotoğraflar sadece şu anki teknolojiyle gözümüzün ulaşabildiği yerlere ait, kim bilir daha ötelerde neler var. Şayet insanoğlu o zamana kadar kendi kendini yok etmezse, teknolojideki ilerlemeyle er ya da geç bu farklı ırklarla tanışacağımızı düşünüyorum. Tabii o gün geldiğinde ben hayatta olmayacağım ve o ırklar da bilim kurgu eserlerde sıkça gördüğümüz insansı uzaylılar olmayacak, şu anki algılarımızın çok ötesinde yaşam formları olacak.

    PAZ194 yani Ayşe veyahut Neşe: Adı mühim olmayan bir yalnızlık resmi diyebilir miyiz onun için? Onun ölümsüz yalnızlığı ile Adem’in Havva’sız cenneti arasında bir bağ var mıdır? (burada ölümsüzlük kelimesini hayli yanlış kullanmam bir utanç sebebi oldu benim için.)

    Ayşe ölümsüz değil aslında, yaşlanmadığı için biri onu öldürmedikçe ya da bir kazaya kurban gitmedikçe ölmüyor, buna ölümsüzlüğün bir basamak altı diyebiliriz. Yaşlanmadığı için sevdiklerinin bir bir yaşlandığını ve öldüğünü görmek onu birilerini sevmekten uzaklaştırıyor, yalnızlığının nedeni bu. İlk başta yaşlanmamak fikri insana güzel gelir ama sonuçlarını düşününce bir tür lanet olduğu da söylenebilir.

    Sizce ölümsüzlük gerçekten bir eziyet midir? Ölümü güzel kılan şeyler nelerdir?

    Şayet insanoğlunun kaynakları sınırsız olsaydı, yaşlanmamak bir nebze güzel olabilirdi, ama sınırlı kaynaklara sahipken kimsenin yaşlanmaması ve doğal yollardan ölmemesi, er ya da geç bu kaynakların hepimize yetmemesi sonucu doğurur. Bu da dünyaya kaos getirir. Yeni nesillere yer açabilmek için zamanı gelince veda etmeyi bilmek gerek.

    Hüsameddin Çelebi ve Okyanus, romanınızda dostluk ve hikmet ile alakadar her kelimenin anlamını taşımaktalar: Dostluk desek sadece, size ne anlatır?

    Bu dünyayı yaşanılır kılan şeylerden başlıcası diyebilirim.

    Bir okuyucu olarak, Osmanlı Cadısı’nda merak ettiğim bazı noktalar var: Acaba Kemal Beyimizin, Haymanalı veya Ayşe ile bir kan bağı var mıdır? Kemal’deki küme baş ağrılarının kaynağının Haymanalı ve Ayşe ile bağlantısı nedir?

    Kemal ve Ayşe’nin zihinleri birbirine bağlı olduğu anlarda, Kemal’in baş ağrıları Ayşe’nin anılarına sızıyor, bahsettiğiniz bağlantının nedeni bu, yoksa bir kan bağı yok elbette. (Aslında bu sorudaki kastım; Haymanalı’nın ölmeden önce çektiği şiddetli baş ağrısı idi. Bu baş ağrısı sonrası Haymanalı kendisini ölümün kucağına bırakmıştı hatırlarsanız. Lakin bu cevabın ardından bir paradoks yaşamadım değil: Acaba Kemal’in Ayşe’nin anılarında bulunduğu süreç, geçmişteki o anıların gidişatını da etkiledi mi yani Haymanalı’nın ölüm nedeni başka bir şey olacakken Kemal’in küme baş ağrıları sadece anıların seyrine değil, gerçekliğine de mi etki etti? Bu elbette uzak bi ihtimal! Neyse bu sorunsal cevapsız kalsa ölmem herhalde.)

    Son olarak: Acaba Barış Müstecaplıoğlu, yeni bir bilim kurgu ile kapımızı ne zaman çalabilir ya da bu bir bilim kurgu ile olmazsa, bizi bekleyen şey ne olabilir?

    Umarım birkaç sene içinde yeni bir bilimkurguyla karşınızda olacağımı sanıyorum.

  • Enfa Edebiyat

    Uzun zaman alıyor güzel şeylerin oluşması: muhabbetin demini bulması: aklı bi köşeye bırakıp gönle kulak verebilmek: vira bismillah diyebilmek: sıyrılmak maddiyattan: pencerede olmayan kuşların ötüşünü duyabilmek: açmayan çiçeklerin -nergislerin ve de gelinciklerin- kokusunu alabilmek: robinson’un yaktığı ateşi görmesi bi kargo gemisinin. Enfa da böyle zamanlarda doğuyor yeniden: koskoca bir nun macerasından sonra enfa, oldukça zor başladı bizler için ama sanki “hadi!” diyen bi ses yankılandı durdu içimizde.

    Enfa neymiş diye sorana: hoş bir edebiyat heyecanı cevabını vermek için umarım fazla geç kalmamışımdır. Burada ilk defa bahsettiğimin farkında değildim: affola. Güzel insanların, güzellerini ortaya koyup daha güzel şeyler oluşturmaya gayret ettiği bir dergi yada fanzin: sen ne dersen öyle olsun: bi gelincik: bi tebessüm.

    Fazla laf kalabalığı yapmadan içerikten bahsetmeli: iki muhabbet, sizlerin dilinde röportajımız var: a. ali ural ve hüseyn kaya ile. Bendenizin hikâyesi de var, okumadığınızdan emin olduğum bi tane. Aslında geri kalanlar hakkında pek bi şeyler söylemek dilemiyorum: ulaşmak dileyenler adreslerini mail atarlarsa (adamkarga.net@gmail.com) elbette ulaştırmak dileriz: bu arada enfa parayla alınmaz: muhabbet karşılığı postalanır 😉

  • Blog Sözlük Gak!laması

    Basit bir yazı olmamalıydı ve kara kafam az da olsa rahat olmalıydı bu yazı için: geriye kalan cümleler zaten böylesi ağrılar vesilesi ile ortaya çıkarken huzur dolu bir yazıyı aktarmak için intihar anlamına gelecek ruh halinden arda bakmadan kaçmak gerekliydi. Mesele kısaca tek kelimeden ibaret olsa da iki kelime ile okunması TDK amca açısından oldukça hoş karşılanacaktır: blog sözlük

    Onu daha önceleri anlatmalıydım ve belki bal ikram etmeliydim her bir kelime için okuyanına lakin sözlük zaten aldı başına gidiyor: neredeyse bir ay dolmadan uzun vadede ulaşmayı planladığımız bi noktaya varmış durumdayız: daha da iyi olabilmesi dilekleriyle kim bu adamlar sorusuna kendi lügatimden cevap vermeye gayret edeyim:

    ♦ Hayalin sahibi, bu konuda hayale vesile olan ve her dilediği işi koparma konusunda usta, birilerinin onu anlatmasına ihtiyaç duymayacak kadar “ben buyum!” resmi çizebilen bir insan; kelimeleronun: Sezer İltekin

    ♦ Konya’nın etli ekmeği kadar meşhur olamasa da insanların dilince, bende kon demeden kendini bulduracak muhabbete sahip olan insan, nargile içicisi, kod yazar, adam bozar, laf yazar, laf sokar: velhasılı adam gibi adam: İsmail Usluer

    ♦ İlk tanıştıklarımdan, haline ağladıklarımdan, kah tasarımlarına imrenip kah yaptığı işe içimden küfrettiklerimden, kardeş bildiğim halde çayını içemediklerimden, birayı ve dahi sigarayı bıraktı mı tam bırakacaklardan: kardeş işte lan: Tahsin Sungur

    ♦ Fazla muhabbet şansım olmayan, az tanıyıp sevdiğim, çok tanımaya fırsat bulamadığım, biri öpücük sevdalısı diğeri kötü logoların sahiplenici, ara ara ses etseler de muhabbete can katan iki güzel insan: biri abi, biri kardeş: Emrah Çelik, Mustafa Türk

    Hal böyleyken böyle… Bunca insanla bi yola çıkıldı: sözlük abi dendi: toplansın aga millet bi yerde: hem belki heveslenir yeniler: yeniden doğar solmuşlar: bak bunu buraya yazıyorum, tutar aga bu işler, php ne zevkliymiş lanlar, abi benden b.k olmazlar, işin neresinden tutabilirim ki sankiler, sorular ve ümitler… Bunca hengamede oluşan bi site: blogsözlük (TDK’ya inat, dil bilgisi kurallarına inat birleşik yazıyorum, varsa itirazı olan buyursun yorumlara.)

    Sana şimdi kalkıp da sözlüğe nasıl üye olunur, bu sözlük ne işe yarar diye anlatarak, seni cahillikle sıfatlandırmayacağım: bundan ar ederim. Gel, bak, seversen katıl muhabbete ki seveceğinden adımdan emin olduğumdan daha fazla eminim.

    Ha unutmadan kendim bu projenin neresindeyim; onu izah etmedim. Adamkarga olarak sözlükte, “benden bi b.k olmaz Sezer abi!” modundayım lakin elimden geldiğince; bazen seyrek, bazen yoğun bir şekilde sosyal medya ve cicili komikli görseller hazırlama bölümüyle ilgileniyorum.

  • Arzuhâl 04.25.16

    Yazılması gereken yazılar, okunması gereken kitaplar, yazıya aktarılması gereken röportaj kayıtları, anlatılması gereken film ve kitaplar.. baya bi şeyler var yapılması gereken. Ama ben masanın bir diğer köşesindeki aya bakmaktan kendimi alamıyor ve sırf bu yüzden hiç bir şeye vakit ayıramıyorum. Gündüz vakti olmasına rağmen ışığının bu kadar göz alıcı olması imkansızlığını anbean yaşıyorum. Gözlerimde ay, zihnimde birbirinden anlamsız, anlamsızlıkları kadar canlı Hint şarkıları varlıklarını devam ettirmekte ısrarcılar. Çay içmeye geleceklerini söyleyen dostlar da ortalarda yoklar! Hani şiir haykıracaktık namert ademçocukları! Sevgiliye laf atmaya hatta sevmeye vakit bırakmıyor şunca karmaşa: bak karşında olanca tozuyla: bambaşka kitaplardan yırtılmış sayfalar üst üste bir pramitçesine göğe uzanıyor odamın içinde. Bazı kelimeleri sıkça kullanmaya başlıyorum ve o kadar sıkça oluyor ki bu kelime kelimesini bile kullanırken iğreniyorum kargalığımdan.

    ♦ koş kargam koş

    arkama bakarsam, müzik bi anlığına olsun duruverirse, bütün ilham perileri ölecek, Camsab dahi ölümsüzlüğünü yitirecek kabusundayım. Koşmalı insan ulaşabilmek için yada sadece oturup uyumalı tavşan gibi (la fontaine’i yalancılıkla suçluyorum bu cümlede, evet bunu yapıyorum, tavşan dilerse aylarca uyusun kaplumbağa yenilmeye mahkumdur: dünya hâli böyledir: adalet yalnızca Tanrının katındaki bi ab’ı hayat suyudur). Şu romantik denemelerinizdeki gibi her sabah kuş seslerine uyanmıyoruz bayanlar, baylar. Yada kandiller ışıklarıyla vals etmiyorlar karanlık odada. Vals demişken: Leyla’ya dahi vals öğretmişler Eyüp Usta’nın dizelerine bakılırsa (eyüp usta +1). Beni de alın isyancılar vagonuna: gak! demem yeter idam edilmeye!

    ♦ aşağı bakma, yoksa düşersin

    ilk uçuş denememdi sanırım: kimileri uçamadığımı iddia etseler de bu böyledir: ilk uçuş denememde Ak Karga fırlatınca uçurumdan aşağıya, kopup geldi yanıma. Kanatlarını gerdi gözlerimin önüne: benimle birlikte düşmeye başladı. Aşağı bakmadık beraber, sonra ölüm korkusu olsa gerek ki bi şeyler kanatlarıma can kattı: sonra süzülmeye başladı gökyüzü kanatlarımın altında. Düşersen ölürsün ademçocuğu: sen kendini boy aynasında seyreden palyaço: üzülme bir gün gelir: evvel zaman içinden, kalbur saman içinden çıkar da gelir o bir gün ve sende düşersin ve birileri sana da öğretir gözlerini yeryüzünün malından mülkünden, kan ve gürültüsünden ve yüzünü çevirirsin sonsuz huzurun adresi olan gökyüzüne ( not: sözlerimde mavi vardır lakin ben maviyim iddiasında olan romantik denemeci ablalara benzemek korkusunu yaşamayacak kadar cesuruzdur evelallah).

  • Arzuhâl 04.20.16

    Çok  fazla konuşamayacağım, avuçlarımdaki kelimelerin miktarı tükenmekte. Çatıdan haykırdım ademçocuklarına! Bir yardım eli uzanır diye beklerken, biri çatıdan aşağı çekmeye başladı beni: ilkin düşüyorum zannettim fakat yere vardığımda acıyan bi yanım yoktu: yalnızca bahçedeki bir gülün dikeninin sancısı vardı göğsümde.

    O akşam hayli yorgundum beyamca. İnanır mısın, kulağımda hâlen sabahtan kalma melodiler çınlıyordu. Sanki bütün gün bir sabahtan birde şuandan ibaretti. Arada geçen zamanda yaşadıklarımdan hiç bir şey yok hatrımda: biri dese ki öldün ve dirildin, ondan bütün bu unutmuşluk: inanırım. Haklısın, bu durum için bi ilacın yoktur belki dükkanında, Lokman Hekim’de de olmayacaktır eğer haklıysan. Aramayı bırakmalıyım söylediklerine inanacak olursam.

    Ne için sızlanıp durduğundan emin olmanı dilerim ademçocuğu. Bak, dinle ne olur! Bana bi yuva yap, ağaç dallarından bir yuva yada gelincik saplarından.

    ♦ masanın üzerindeki ağrı kesici

    Hep buradayım. Bana sadece bakarak başının ağrısının geçeceğine inanan bir adamın masası burası. Gün boyu sesi hiç çıkmıyor: birilerini aramak yerine birilerinin kendisini aramasını bekliyor: bu yüzden olmalı yalnızlığı. Çevresinde onun kadar insana sahip olup, yalnız olabilmek büyük bir çaba gerektirmeli: ama o bunu çabasız başarabilecek kadar boş. Evet, boş!

  • Gelincik Türküsü

    Gelincik dilinde bir türkü yazma sevdasına tutuldu genç. Her bir yana delicesine koşturdu: odasında bakmadığı köşe bırakmadı. Ne kadar kelime varsa odanın ortasına yığdı. Milyon parçadan oluşan bir bulmacayı çözmeye hazırlanır gibi renk renk, tat tat ayırdı kelimelerini. Oluşması gereken şey bi gelincikti: anlatmak dilediği, sevdasına düştüğü ama uğruna yapacak hiç bir şeyi olmadığı bi gelincik. Ona sadece kelimeler ulaşabilirdi, kendisi dahi uzaktı ve uzak kalmak Tanrı’ya kurban etmek gibiydi zamanı.

    Gelincik dilinde bir türkü.. Genç, saçlarını avuçları içine almış, çaresizlikten kıvranıyordu. Kelimeler ise odanın içine iyice dağılmışlardı, saatler önceki düzen yok olmuştu. Ağaç ile kan bir aradaydı, yol ile zulüm, Ferhat ile Leyla, erik ile servi, Ulu Camii ile eski bir ada kilisesi, tebessüm ile korku: anlamsız parçalar saçıldılar odanın dört bir yanına: korktular birbirlerinden ve saklandılar kendi harflerinin arkalarına. Gelincik dilinde bir türkü yazmak sevdasına tutuldu genç ve odanın ortasında kalan tek kelime korkuydu.