Ay: Haziran 2016

  • Ben Bir Gürgen Dalıyım, Hasan Ali Toptaş

    Okuma listem düzenli bir şekilde belli ve araya en fazla sürpriz bir kitap koyma hakkım var. Hasan Ali Toptaş bu listeyi bozmama sebep olan bir kitap oldu. Aslında okuma yoğunluğum azalınca bi farklılık olsun diyerek koştum kitabevine. Sanki evdeki hiçbir kitabı okumak dilemiyor gibiydim. Yeni bir yazarı tanımak için en ince kitabını alırım genelde ve yine aynısı oldu: Hasan Ali Toptaş’ın çocuk romanı sıfatını taşıyan fakat çocuklardan öte herkesin okumak zorunda bırakılması gereken bir kitap Ben Bir Gürgen Dalıyım.

    Ege toprağında gencecik bir gürgendim ben.

    Böyle başlıyoruz maceraya. Büyük bir düzlükte yaşayan ağaçların öyküleri dalgalanıyor rüzgarda: İnsanlardan uzak ve mutlu ağaçlar; gürgen, çam, köknar, çınar, meşe ve daha birçoğu. Ademçocuğunun yokluğunun huzuru hakim düzlüğe fakat yaşlı meşe ağacının insanlar hakkında anlattığı korku rüyaları yaprak uçlarını titretiyor her bir ağacın. Savaşan, birbirlerini öldüren, ağaçları insafsızca kesen ve farklı şekillere sokan; mesela bir kapı, pencere yapan, masa, sandalye yapan insanlar. Düzlük bu öykülerle çınlasa da, insansızlığın huzuruyla dolular.

    (Çok ipucu verme lütfen Adamkargacım!) Aradan geçen zamanda, ormanda ademçocuklarının varlığı hissedilmeye başlanır ve tüm ağaçları korku kaplar. Artık tek düşündükleri, kesildikten sonra ne şekle girecekleridir. Ormanda kurtulma umudu olan pek kalmamıştır. Bir tek kahramanımız gürgen kanatlanıp uçmayı hayal eder. Fakat onun umut dolu rüyalarını dahi bozar insanlar. Romanda en çok hoşuma giden şey, kesilip götürülen ağaçların ormana haber göndermek için kullandığı yol oldu; rüzgarla ile haberleşme. Hasan Ali Toptaş, rüzgarı öylesine güzel tasvir etmiş ki; onun taşıdığı sesleri ve umutları, kokuları, çocuk gülüşlerini, sevdalı türküleri, deniz havalarını, Mecnun’un sazını… O sayfadan sonra dışarı attım kendimi ve Sarya’dan (insanlığa mahkum olmadan önce yaşadığım topraklar; vatanım) sesler duymaya çabaladım. Fakat, rüzgarın dilinden anlayamayacak kadar hâkirdim hâlen: Sabırla beklersem bir gün bende anlayabilirim rüzgarın dilinden, umarım.

    Kahramanız gürgen her alternatifi düşünüyordu ve iyi bir şey yapılabilmek için kendini güzelleştirmeye ve dik tutmaya çabalıyordu. En büyük korkusu, sobaya odun olmak ve sonsuza dek yok olmaktı. Her ağaç, güzel bir formda sonsuza dek yaşamak diliyordu. Yeni doğan bir çocuğa beşik ve çocuklar için tahtırevan olmak, genç ve heyecanlı bir gencin elinde gitar olmak en güzel seçeneklerdi gürgen için. Fakat onlar ne kadar iyi veya güzel olursa olsun, ne hayal ederlerse etsinler, her şey insanoğlunun kafasındaki şeye bağlıydı ve insanın pek insaflı olduğu söylenemezdi.

    İnsanlar, balık yerken bir şarkıyı da yediklerini fark etmiyorlardı gene; şarkıyla birlikte biraz da gitarı, dolayısıyla, zavallı komşum köknarı da yediklerini de fark etmiyorlardı tabii.

    (Allah’tan ipucu verme diyoruz!) Sonunda gürgen de bir gün ansızın kesilir ve yaşlı bir marangoza satılır. Değişir hayaller yeniden. Ardından yine bambaşka bir yere taşınır gürgen. Size de bir şeyler kalsın diyerek fazla ayrıntıya girmek dilemiyorum ama şunu bilin ki; bir çok acıya şahitlik edip, insanların acılarıyla kendi derdini unutacak hâle geliverdi gürgenimiz. O sıralar en büyük korkusu kilit olmaktı mesela veya bir kapı: En iyisi pencere olabilmekti.

    Kilit, insanın utancı demektir her şeyden önce… Ama dünyanın her yerinde, pencerelerin gönlü kapılarınkinden daha zengindir.

    Hiç ummadık bir son bekliyor gürgeni. Öyle kalmaktansa odun olup yanmak ve yok olmak dileyebileceği kadar kötü bir son. Onun dilinden şu sözleri paylaşarak son veriyorum bunca ipucu dolu anlatıya.

    … böylesine güzel gülebilen insanlar ölemez, öldüremez.

  • Yabancı’ya Mektup

    Mösyö Meursault,

    Öncelikle umut ederim ki mektubum idamınızdan önce elinize ulaşır ve yine umarım ki temyiz hakkında olduğunu zannederek boş yere heyecanlanmazsınız. Son vakte değin umudunuzu yitirmemenizi ve eğer idam vakti gelirse de şu halk arasına karışıp kaçma fikrini denemenizi tavsiye ederim.

    Mösyö, hayatınız bu kargaya hayli yabancı ve uzak. Bu sebeple sizi okurken oldukça anlamsız buldum halinizi ve ara ara bu dünyaya uzak geldi anılarınız. Hayatınız bu dünyaya ait gerçek bir yaşanmışlık içeriyor olsa da, bana fantastik bir kurgu roman karakteri gibi görünmenize sebep oldu her şey.

    İlk olarak bazı beynimi didikleyen hususlar var hakkınızda: Nasıl olur da sevgili annenizin vefatını bu kadar doğal ve tepkisiz karşılayabilirsiniz. Onun bedeni önünde içtiğiniz sigara ve sütlü kahve keyfiniz beni savcı kadar kızdırdı. Elimde olsa mahkemeniz esnasında, halkın arasında fırlayıp size kızmak ve neden diye haykırmak dilerdim. Siz her şeye rağmen cevaplarınıza ve kendi iç savunmanıza sahipsiniz. Fakat şahsımı bu konuda tatmin edebildiğinizi söyleyemeyeceğim: Bu cahilliğimden kaynaklanıyor olsa da iç dünyanızın büyük bir muamma olduğu ortadadır.

    Hakkınızda sevdiğim ve hoş bulduğum yönler de yok değil elbette. Karşı cinse olan tavrınız ve sevgi anlayışınız (bu kelimenin sizdeki tanımının ayrıntılarını o kadar merak ediyorum ki) ucundan bucağından şahsıma hayli yakın; yani evet, sevginin öncesinde hayatımdaki yeri ve etkileri önemli. Yani, sevgiye karşılık bulamama (biz ona muhabbet diyelim) en sık karşı karşıya kaldığım durum: Gerçi senin için sevmek var olan bir olgu mudur, bilinmez. Ama, sana değer veren bir insanı hayatına kabul etmek (belki biraz kolaya kaçmak olsa da) büyük bir tebessüm vesilesi. Eğer bu idamdan kurtulabilirsen, Marie ile kesinlikle evlenmelisin. Hatta hiç durma ve kaç: Marie ile birlikte Cezayir’den çok daha uzaklara, bir sahil kasabasına yerleşip, hayatınızı sürdürün.

    Komşun Salamano hakkında üzüntülerimi de bildirmek isterim. Senin için fazla bir anlamı olmayan o yaşlı adam, hayatında en çok dikkatimi çeken yer oldu: O ve onun hasta köpeği; kin ve küfürlerin arkasına gizlenmiş büyük bir muhabbet var aralarında (en azından ben öyle hissettim). Ayrıca, yaşlı Salamano’nun yalnızlığı ile kendi yalnızlığım birbirlerini sevdi. Kavuştuktan sonra kaybetmenin acısı: Her ne kadar görünürde bir iz olmasa da, karganız da böyle hissetmekte.

    Sana son sözlerimde ise bir uyarı var: Raymond’a dikkat et. Keşke en başından beri ona bu kadar sualsiz yaklaşmayıp, seninle arkadaş olmasına izin vermeseydin. Senin için hiçbir şey ifade etmiyor olsa da özgürce sahile gitmeni engelleyen o oldu. Bu kadar umursamaz olma lütfen.

    (Mektubum karmaşık gelebilir, okuyan olursa çok fazla ipucu bulmasın diyerek böyle bir yol seçtim. Tekrardan idamdan kurtulmanı ve Marie ile mutlu bir yaşam sürmeni dilerim: O bunu hak ediyor.)

    çok saçmaladım, değil mi?

  • Fatih Ömeroğlu İle Racon Muhabbeti

    Racon’u okuyalı hayli zaman olmuştu hatta beni o kadar etkilemişti hem hikâye hem de sonu; hayli ateşli bir instagram paylaşımı yapmıştım; Van Gölü kenarında, olanca serinliğe rağmen beynime ateşler püskürdü ve kitabın bittiğine inanamadım, inanmak istemedim; ortaya şu görsel ve böylesi bir açıklama çıktı.

    Bunca hiddetlendiren sonun ne olduğunu merak ediyorsan sayın ademçocuğu, kitabı okuman gerekecek: Zaten hayli kısa ve etkili bi kitap. Yazarımız Fatih Ömeroğlu ise kitabı ile aynı güzellikte bir insanlığa sahip. Röportaj için ulaştığımda direk telefon numarasını verdi ve yarım saate yakın muhabbet ettik; küçük şeylerle mutlu olabilen karganız göklere uçtu desem yeridir. Çok güzel haberler aldım Rocan hakkında: Bunları benden değil, Fatih Bey’den dinleyesiniz 😉

    Fatih Ömeroğlu Röportajı

    Çamurlaşmadan tekrar toprak olabilmek gayretinin sancısı sizi ne zaman zapt etti? Bu hikâyeyi anlatmanıza vesile olan gayeler nelerdir?

    Mahalle kültürünü ve bu kültürde yaşamış doğru ve düzgün insanları anlatmak istedim. Aslında 7 yıl önce yazımını bitirdiğim bir hikâyeydi. Hikâye üzerinde başka projeler yapıyorduk. Bu projelere hala daha birkaç arkadaşımla birlikte devam ediyoruz. Romanlaştırma fikri sonradan çıktı. Galiba iyide oldu.

    Mahalle kültürünü ve racon sahiplerini kaybetmekle, koskoca bir millet kendini kaybetmeye başladı diyebilir miyiz? Sizce toplumun maddî, manevî yapı ve huzuru açısından mahallenin ve racon sahiplerinin önemi nedir?

    Mahalle kültürünü kaybetmekle çok fazla şey kaybettiğimize inananlardanım. Komşusunu tanımayan, beraber bir yere gidemeyen insanlar olduk. Arkadaşlar arasında kâr-zarar hesabının, içten pazarlıkların olmadığı, güvenin ve güler yüzün bitmediği mahalle hayatı şimdi bir hayal oldu. Bu mahallelerin örnek alınan abileri vardı. Delikanlı adamlardı. Şimdi neredeler? Belki de sıra bize geldi. Geldi ama artık mahalleler yok.

    Mehmet’in küçük yaşta yüreğine düşen sevda yangını, vuslat arzusuna nasıl dayandı? Mehmet ve Emine’nin, Beter ve Afife’nin muhabbetini bunca temiz ve canlı tutan kaynak nedir?

    Nerde o eski aşklar demeyeceğim. Onun yerine modern dediğimiz, sözüm ona aşkları konuşacak olursak şimdi alternatif çok, kimse beklemek ve bekletilmek istemiyor. Ahlaki değer yargılarımız, güzellik anlayışımız, evlilik anlayışımız, yaşam tarzımız değişti. Eskiler derler ki, aşk kavuşamamaktır. Aşk ateştir, ateşte pislikleri öldürür, kalbi pişirir. Onları böyle tutan kaynak “kalp sahibi” olmalarıydı.

    Racon, Anadolu’nun isimsiz kahramanlarına yakışır isimler vererek tekrar gün yüzüne çıkartmakta: Hikâyenin son sözlerinden; Hatime bölümünden (Nihayetinde bütün hikâyeler bitmek için başlardı. Racon dedikleri ise başlamak için bitti.) bunun bir son olmadığını ve Topuz Raci’yi, Pehlivan Hasan’ı, Ömer Sultan’ı, Eyüplü’yü ve daha nicelerini tekrar görebileceğimizi mi anlamalıyız? Bizi neler bekliyor ve beklenenler ne zaman kapımızı çalarlar?

    Racon bir üçleme olarak yazıldı. Sizin okuduğunuz ve şu an raflarda yerini alan Racon “Bin yıllık doğruda yanlış olmaz” üçlemenin ilk kitabı olarak yayınlandı. Serinin devamında iki kitap daha var. Çok fazla ipucu vermeden nasıl anlatırım bilmiyorum ama şunu söylemekte fayda var; tek bir olayın veya kahramanın hikâyesiyle okuyucuyu boğmamaya gayret edeceğim. Racon’un devamı içinde netleşmiş bir süre yok, basılabilecek duruma getirmek için elimden geleni yapıyorum. Bu arada ilgilenen olursa diye bir hatırlatma yapmak isterim: Racon’u sadece kitap olarak hazırlamadık. Yapım aşamasında bir animasyon filmi, çizgi romanları ve bilgisayar oyunu da var.

    “Kargalar, racon sahibi kuşlardır.” Desem, buna katılır mısınız? Hayatınızın bir köşesinde kargalardan bir iz var mıdır?

    İstanbul’da raconu martılar keser. Kargalar biraz daha külhanbeyi gelir bana. Terasımın müdavimi birkaç karga var. Ara sıra yukarıdan ceviz atıp kırıyorlar. Akıllı hayvanlar, onları seyretmeyi seviyorum ama bir kargayla iz bırakacak bir şey yaşamadık henüz.

  • Fuat Sağıroğlu İle Dünya’nın Son Savaşı Üzerine

    Fuat Sağıroğlu, Dünya’nın Son Savaşı isimli tasavvufi bilimkurgu romanının yazarı: Daha önce roman hakkında kısa bir yorum yazısı yazmıştım. Eğer halen okumadıysanız buraya tıklayabilirsiniz. Bu yazıda kendisiyle romanı üzerine gerçekleştirdiğimiz oldukça hoş bir söyleşi bulacaksınız. Hadi başlayalım o zaman 🙂

    Fuat Sağıroğlu Röportajı

    Dünya’nın Son Savaşı’nın zihninizdeki oluşum süreci nasıldı? Bir bilimkurgu romanını, tasavvuf ile bütünleştirmek fikri ve çabası hangi vesile ile ortaya çıktı?

    Öncelikle dünyamızda bitmek tükenmek bilmeyen savaşlara olan karşıtlığımın bu şekilde dile geliş şeklidir bu roman. Dünyanın sürüklendiği sonu bu şekilde yazıya döktüm. Savaşsız, acısız geçen tek bir dönemi yok insanlık medeniyetinin. İnsanlık tarihi, savaşların ardından kalan nefretin tarihidir. Bu dünya bir gün son bulacak. Bu da, benim bu sona dair bir görüm… Bu yönüyle bir distopya denilebilir.

    Bunun yanı sıra bugüne kadar binlerce bilim kurgu eseri üretildi. Hem farklı ve yeni bir edebi form oluşturmak hem de bunu kendi özümüzde sahip olduğumuz bir şeyle yapmak istedim. Uzaklarda aramak yerine bu topraklara, Anadolu’ya ait bir hazineden yararlanmak istedim. Zaten bilinçaltımda duruyordu ve sadece hatırladım…

    Dış Dünya ile ilgili merakınızın başlangıç hikâyesi nedir? Romanınızda kurguladığınız uzay varlıklarının ilham kaynağı ne oldu?

    Dünya dışı yaşamı her zaman merak ettim ve ona ilgi duydum. Milyarlarca galaksinin olduğu bir evrene dair bilgimiz çok kısıtlı olsa da, hayalgücümüz uçsuz bucaksız. Dünya dışından bir varlığın bize ne kadar yakın olabileceğini anlatmaya çalıştım. Çünkü aynı bütünün parçalarıyız ve şu an için sadece bunu anlamaktan uzağız. Bunun yanı sıra Rabbü’l Alemin derken aslında bütün alemlerin ve bütün akıllı varlık alemlerinin yegane Rabbi diyoruz. Yani insan dışındaki akıllı varlıkların da yaratanı olan tükenmez kudret sahibi tek bir yaratıcıdan bahsediyoruz. Her varlığı bir şekle büründürmeye, bir forma sokmaya gerek yok. Ben de, onları hissettiğim şekilde tasvir etmeye çalıştım. Bazı varlıklarsa birçok kaynaktan zihnimize kazınmış olan tasvirlerin bir yansımasıdır…

    Romanınızda Mevlânâ’dan tatlı esintiler yer almakta: Hatta büyük bir ipucu olacağını bilmesem sorumu şu şekilde sormak dilerdim: Size Mevlânâ ve Şems-i Tebrîzî’yi seçtiren ne oldu sayısız erenler arasından?

    Mevlâna ile Şems-i Tebrîzî’nin ne ülkemizde ne de ülkemiz dışında hala yeteri kadar tanınmadığını düşünüyorum. İlk amacım onların bilinmesine ve tanınmasına yönelik bir katkı yapmak, çorbada bir tuzum olmasını sağlamaktı. Bu iki gönül insanı, çağları aşan öğretileri ve eserleriyle çok farklı edebi türlerin ilham kaynağı olabilirler. Ayrıca ikisinin kadim dostlukları birlikte anılmalarına birçok vesile sağlıyor. Onları ayrı düşünmek olmazdı.

    Uğur ve Armen’in “aşk”ını size bu kadar güzel anlattıran şey ne oldu?

    Zaten aşk, başlı başına güzel bir şey ve hiç kuşku yok ki bu fâni ve geçici dünyayı daha anlamlı kılıyor. Aşkı güzel kılan da, kalıplarının olmaması. Yani farklı dinden, kültürden, ırktan herhangi birine karşı aşk duyabilirsiniz. Zıtlıkların ve kimliklerin bir önemi yok. Uğur ile Armen’in aşkında olduğu gibi. Kim olduklarından daha önemli olan bu. Birlikte yeşertip, büyüttükleri bir aşka sahip olmaları. Tasavvufi öğeler ağırlıkta olduğu için ve zaten başlı başına bir bilim kurgu romanı olduğu için aşka çok yer vermedim. Aşk; çok özde, istiridye kabuğunun içindeki bir inci gibi. Onu bulup, hissedebilenlere ne mutlu…

    Sizce, Dünyanın sonu gelmeden insanlık bir bütün olamaz mı? Bunca şeye sebep nefsin ve şeytanın ötesinde ne olabilir?

    Bu dünya hayatı, bir sınav yeri. Ancak bir sınav yeri olduğu kadar bir öğrenme ve deneyim yeri de olduğunu düşünüyorum. İnsanoğluna bahşedilen bu gezegenin yani evimizin kıymetini daha çok bilmeli ve burada bulunma amacımızı daha iyi idrak etmeliyiz. Ve esas mücadele, esas savaşsa insanın kendi içinde, kendi iç dünyasında. Farklılıklarımızı bir ayrışma değil, bir bütünleşme vesilesi olarak görme bilincine eriştiğimizde gerçekten insanlık medeniyeti kurulmuş olacak.

    Romanınızda Dünyayı kurtarabilmek için hayvanların da düşmanın karşısında duruşunu anlatıyor ve bazı hayvanların ne şekilde bu savaşa dâhil olduğunu tasvir ediyorsunuz. Peki, sizce kargalar bu savaşın neresinde olurlardı: Kargalar için ek bir tasvir rica edebilir miyiz?

    Dünya gezegeni, başta hayvanlar ve bitkiler alemi olmak üzere içerisinde birçok canlıyı ve yaşamı barındırıyor. Dünya artık can çekişme noktasına gelmişse bundan bir insan kadar bir fil de, bir karınca da endişe duyacaktır. Çünkü hepimizin dünyası burası. Onların dünyasına saygı göstermediğimiz sürece salt mutlu olamayız. Böyle bir savaş olsaydı, kargalar da zekalarıyla mutlaka bir destek verirlerdi. Çünkü hiçbir şey sebepsiz yere yaratılmış olamaz. Belki de tüm kargalar bir araya gelip, kocaman bir gak sesi çıkartarak insanoğlunu daldığı bu gaflet uykusundan uyandırmaya çalışırlardı…

    İçten sorularınız ve keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim.

  • Her Şeyden Biraz

    Hazır mısın sevgili ademçocuğu: Tarhana çorbası yapmayı öğreneceğiz seninle. Malzemelerimiz ise tek yazı içinde birbiriyle alakasız başlıklar. Eğer içine samimiyetimizi de katabilirsek, o zaman tadından yenmez olabilir umudundayım: Deneyen derviş, muradına erebilecek mi beraber görelim!

    Dikkat! Aşırı kişisellik içerir.

    Sinir

    İnsanlık başa bela olduğu vakitten beridir insanlıktan nasibini alamamışlar ile muhatap olmaya mecbur kalıyorum. İnsan suretiyle dolaşan öyle mahlukât var ki; haddi hesabı ve tespiti yapılamayacak kadar çoklar. Kimi egosunu üzerinizde tatmin etme peşinde, kimi gücünü kanıtlama. Şimdi insanlığın neden bir lanet olduğunu daha iyi anlıyorum. Kargalar arasında bunca yolunu kaybetmiş bir kavim yoktur (kuzgunlar yani leş yiyenler az da olsa benzer bu yönden insanlara).

    E-kitap ve kitap

    Bir zamanlar e-kitap hakkında bir yazı yazmıştım. O yazıda e-kitap okuyucuların basılı kitaplarla bir olabileceğine dair büyük iddialarım vardı. Fakat zaman geçtikçe (e-kitap okuyucu da üçbin sayfa anca okumuşken) basılı kitabın cazibesi adamdankarganızı ele geçirmeye başladı tekrardan. Parlak şeyleri biriktirir derler kargalar için; insanlığımdan beridir kitap biriktirirdim: Onlardan daha parlak bir şey yoktu ademçocuklarının dünyasında. E-kitap sürecinde yüze yakın kitabımı armağan ettim insanlara ve şimdi bir parça özlem duyuyorum onlara, yeniden alıyorum bazılarını. Parlak şeyleri yeniden toplamaya başladım anlayacağınız ve onlara kendimi o kadar kaptırdım ki buraları bile unutur oldum çoğu zaman.

    Akapella sevdası

    Vokaliz yani ülkemizin ilk sayılabilecek akapella grubu: Onların sesinden daha fazla bir şey duymuşluğu yoktur kulaklarımın. Okuduğum her kitabın alt fonunda onların sesi vardır ve kitap okumazken dinlediğimde Vokaliz’in birbirinden hoş parçalarını, kitapların kahramanları canlanıverir zihnimde. Fakat yeni albüm çıkartmamakta ısrarcı bir grup olması kalp kırıcı: Bizzat kendilerine sormak için fırsat kolladım çoğu zaman ve sanırım kısa bir süre sonra onlarla hoş bir sohbetim olabilecek: Bütün sorularım, o vakit cevap bulacak. Ayrıca bir zamanlar başka bir akapella grubu olan Sesversus ekibi ile de bir röportaj yapma şansımız olmuştu (okumadıysanız, yol burada).

    Son zamanlarda karşıma çıkan bir isim daha var akapella sevdamı perçinleyen; Alaa Wardi. Kendisi Arabistan memleketinden olmasına rağmen oldukça güzel Hintçe, Türkçe, Fransızca, İngilizce akapellalar da yapıyor; hemde tek başına (Vokaliz grubunun kurucularından olan Tolga Gülen ağabeyin de tek başına hazırladığı parçalarla dolu bir youtube kanalı var, tavsiyedir). Alaa Wardi, nasıl desem; hayli kendini sevdiren bir simaya sahip, sıcakkanlı bir duruşu var ve kendisini ister istemez daha fazla tanımak istiyorsunuz. Durmaksızın onu dinlerken birden hayatını araştırır buldum kendimi ve fark ettim ki yeni evlendiği eşi bizim buralardan: Sinem Gümüş: Oldukça hoş bir ikili olmuşlar. Allah mutluluklarını artırsın. (Bize ne bundan derseniz deyin; tarhana çorbası kaynamaya devam ediyor ve harç henüz tamamlanmadı.)

    Taşınma telaşı

    Yuva arkadaşımın değişecek olması ve yeni bir arkadaşın yanına, yeni bir eve taşınacak olmanın verdiği büyük bir korku var üzerimde. Her kişiyle birlikte yaşamak imkanları hayli zor olan bir durum. Yeni olan her şey biraz korku barındırmaz mı içinde? Yoksa ben yine saç mı malıyorum: Hem korkuları bir kenara bırakacak olsam bile bu işin yorgunluğu var, uyum sağlaması var: Var da var yani!

    Birden fazla iş meselesi

    Bilgisayarı açtığım vakit, tek bir işe odaklanma şansı bulamıyorum. Kitap okumaktan başımı kaldırdığım her an zihnime onlarca iş birden hücum ediveriyor. Doctor Who Ustam ile buluşmak üzereyken bir mail kopup geliyor bi yerlerden. Sonra bir bakmışım ki dağlara taşlara tırmanıvermişim: Biz buraya nereden, neden geldik sorusunun asla bir cevabı yok!

    Sonunda bu hatamı yüzüme vuran bir ademçocuğu çıkageldi; Barış Özcan. Videosunda tek bir işe odaklanmanın yararlarından ve bunun birçok işi tam yapamamaya, odaklanamamaya sebep olduğundan bahsetmiş. Hani, önemli olan bilmek değil, nasihat almaktır derler ya: Durum bundan ibaretti işte. Anlattıkları bildiğimiz şeyler olsa da birinin yüzümüze vurması zorunluydu.

    Kitap yorumları ve röportajları

    Son zamanlarda en sevdiğim şeylerden birisi oldu kitaplar üzerine yazarları ile muhabbet etmek. Tabi bu o kadar kolay bi mesele olamayabiliyor. Çok sevdiğiniz bir yazara her zaman ulaşmak şansınız olmuyor. Birde bunu gerçekleştirmek için yaşarken yakalamış olmak gerekli kitabı sevilesi yazarları. Bu yüzden kitap okuma hızımı artırmak zorunda hisseder oldum. Bir yandan elimdeki klasik denilebilecek kitapları okumaya gayret ederken, diğer yandan da yeni yeni yazarların hoş kitaplarını takip etmek ve ulaşmak arzusu peşinden koşuyorum: Yorucu ama tatlı bir uğraş.

    Ayrıca, okumaya ağırlık verdiğim için hiç birini anlatacak fırsat bulamadım. Bende bir liste hazırladım ve onları teker teker yorumlamaya gayret edeceğim yuvamızda. Fakat önceleri okuduğun bir kitabı hatırlamak zor iş; yeni baştan okuyor gibi oluyorsunuz. Bir filmi yeniden izlemek gibi ve biraz daha hızlandırılmış bir şekilde yapıyorsunuz bunu: Her şeye rağmen zevkli oluyor onları hatırlamak.

    Yeni blog arkadaşım

    Blog arkadaşım diyince aklınıza bir şahıs gelmesin lütfen; dizüstü bilgisayarımdan bahsediyorum. İnatçı bir karga olduğumdan olsa gerek ki masaüstünden hiç vazgeçemiyordum. Sonunda sadece yazılar yazmaya yarayacak ve şarj süresi de hayli uzun olan, tablete de dönüşebilen bir bilgisayar (ikisi bir arada değil, bilgisayar ama ekran dokunmatik ve katlanabiliyor) edindim. Son bir haftadır hep onunla yazıyorum sizlere. Umarım bu yaz boyu da beraber olacağız 🙂

    Tarhana çorbamız biterken hazır olan ve birkaç güne yayınlayacağım bir röportajımız olduğunu müjdelemek isterim: Dünya’nın Son Savaşı tasavvufi bilimkurgu romanının yazarı (şu yazıda onu anlatmıştım, okumadıysanız buradan buyrun) Fuat Sağıroğlu ile hoş bir soru cevap oldu 🙂

    Hadi hepimize afiyet olsun.

  • Dünya’nın Son Savaşı, Fuat Sağıroğlu

    Uyku hâli sadece gözlerin kapalı olduğu vakitte gerçekleşiyor olamaz: Ademçocukları, uykunun yepyeni bir formunu ortaya çıkartabilecek kadar büyük bir gafletin içersinde. Otobüs beklerken, çalışırken, yürürken, konuşurken, düşünürken, para harcarken, yemek yerken, haber izlerken… Uykuyu öylesine çok hayatına yaymış ki insanoğlu; nefsini, “aşk”ı, saf ve temiz olanı, gönlünde olan yaratıcının nurunu, hikmeti, doğayı ve bütün güzellikleri göremez hâle gelmiş. Büyük konuşuyor olabilirim hatta cümlelerim anlamsız gelebilir bir kitap yorumu için; ama aksine, tamda romanımızın yola çıkış noktası ademçocuklarının bu vaziyeti.

    Dünya’yı biz yaratmadık ama biz yok etmek üzereyiz. Sahip olduğumuz birçok üstün vasfa rağmen bunları burayı koruma adına maalesef kullanamadık. Gerçeğin peşine düşmedik. Zahirî bir gerçekliğin esiri olduk.

    Dünya’nın Son Savaşı, bir bilimkurgu romanı fakat onu acayip kılan ve diğerlerinden ayıran bir sıfatı daha var; tasavvufi bilimkurgu. İlk karşılaştığınız vakit hayli şaşırtıcı ve neyle karşılaşabileceğiniz konusunda hayal sınırlarınızı zorlayan bir konu. Merak etmeyin; sadece dini öğüt ve nasihatlerle dolu, sıkıcı bir roman değil asla. Tam aksine, Dünya Dışı varlıkların ve onların sahip olduğu yaşam biçimlerinin öylesine güzel tasvirlerini yapmış ki Fuat Bey, kitabın bitişini kabullenmek istemeyeceksiniz.

    Kahramanımız ilk bakışta yine Dünya Dışı bir varlık; Ceres gezegeninden Khaguno. O, Dünya’ya keşif amaçlı gelen binlerce uzay varlığından sadece bir tanesi. Hikâyemiz, kendi nefislerinin ve şeytanın peşinden ego düşkünü olmuş insanoğlunun, hem kendileriyle hemde tüm evreni ve Dünya’yı tehdit eden güçlerle savaşmak zorunda kalmasıyla başlıyor. Öylesine büyük bir düşman duruyor ki karşılarında, uzayın bütün iyi yürekli varlıkları da destek için yeryüzüne iniyor. Onlarca farklı ırk, Dünya’yı korumak için bir araya gelirken, ademçocukları kendilerini değilde bütün insanlığı düşünmeye başlayabilecek mi dersiniz? Klasik olarak betimleyecek olursak, iyilik ve kötülüğün en büyük savaşının çanları çalıyor. İşte tamda bu sırada kahramanlarımızdan birisi Khaguno’ya şunu soruyor:

    – Peki iyilik mi kazanacak, kötülük mü?

    – Hangisini beslersek, o…

    Peki tasavvuf bunun neresinde? Sürpriz burada gizli diyebilirim. Aslında bu giz, ancak romanın sonuna geldiğinizde, dikkatli bir okuyucu iseniz kendisini açığa çıkarıyor. Ayrıca tasavvufun en temel öğretilerinden olan “aşk” ve “ruh” olgusu oldukça vurgulanıyor hikâyemizde. Andromedalılar, Cygnusianlar, Pleiadesler, Siriular, Vegalar ve Santor ve daha nice ismi konulmuş uzaylı tasviflerinin hepsinin yaşam kaynağı olarak yine saf bir ruh’tan bahsediliyor. Burada ilgimi çeken bir nokta, uzayı varlıkların ve ipucu vermesi korkusundan dolayı ismini anamadığım bazı kahramanlarımızın ruh göçü yapıyor olmasından, yeni bir yaşamdan ve eski yaşamlardan bahsedilmesi oldu. Anlayacağınız sürprizlerle dolu bir romanımız var: Hele hele sonundaki giz, eğer ortaya çıkarabilirseniz, sizi öylesine hayrete düşürüyor ki..

    Aşken huben…

    Çok söz saç malatır derler: AS 275 yılında biten (bu yılın ve önekinin ne anlama geldiğini elbet okuyunca kavrayabileceksiniz) büyük ve şaşırtıcı bir sona sahip olsa da keşke devamı olsaymış dedirten bir roman oldu. Fuat Sağıroğlu bu kitabı bana imzalayarak hediye göndermişti. Kendisine tekrardan çokça teşekkür ediyorum. Ayrıca, kitap hakkında bir röportaj sözü bulunmakta: Yakın zamanda onu da buralarda görebileceksiniz umudundayım 🙂

  • Yabani Mutluluk

    Karganın dergi takip etmek gibi bir adeti yoktur aslında. Kitabevinin dergi standı önünde durup, hayli inceledikten sonra ismine bakmaksızın dikkatini çeken bir dergi olursa gagasına sıkıştırıp toz oluverir. Ama hiçbir dergi için diğer sayısının heyecanına kapılmışlığı yoktur. (Enfa isimli içinde bulunduğum edebi tebessüm hariç.) Kendimden üçüncü şahıs olarak bahsetmem biraz garip oldu sanırım!

    Eveleyip gevelemeden onca güzel lafı, biz sadede gelelim: Yabani isimli bir çizgi-roman dergisi konumuz ve şimdiden yeni sayısı için sabırsızlanıyorum. Bir bilimkurgu, fantastik ve korku çizgi roman dergisi Yabani. Konu başlığı hayli geniş ama hepsini barındırabilecek kadar da sağlam. Gerek çizgi-romanları ve gerekse hikâyeleri ile tek solukta okuyabileceğiniz bir çalışma. (Hızınızı alamayıp editör yazısını dahi okuyacağınızdan emin olabilirsiniz.)

    Çizgi-roman kültürüm yok fakat Türk Mitoslarına karşı büyük bir ilgim ve merakım var. Ayrıca, bizden olan bilim-kurgu çalışmalarını arayıp taramaya başladığım bir süreçteyim. Tamda bu arayışlar ve merak içindeyken, dergiyi elime aldığımda Kan Emenler ve silindir motor (adı başka bir şey de olabilir) üzerinde bir Korkut Dede bulacağımı bilemezdim, öylesine sevindirici bir durum oldu ki benim için, bütün arayışlarımın karşılığını tek bir dergide, sırf benim için özel olarak bir araya getirmişler gibi hissettim.

    Dergide iki hikâye yer alıyordu: Bebek Fabrikası ve Tengri ve İnanna. Bebek Fabrikası, aklıma Cesur Yeni Dünya romanını getirse de apayrı bir gelecek yaratmayı başarabilmiş, iki sayfalık bir hikâye yerine upuzun bir roman olmasını arzulatacak kadar büyüleyici idi. Tenri ve İnanna, aynı mükemmellikte olsa da zihin yorucu bir hikâye idi: Daha uzun olsaydı, okumak için birkaç güne bölmek zorunda kalabilirdim.

    Çizgi serilerden en fazla ilgimi çekenler, ele aldığı konular sebebiyle Misafirler ve Kralına İsyan oldu. (Elbette diğerleri de oldukça ilgi çekici ve devamını diletici idi lakin karga bunlara çok gak!ladı.) Misafirler, bahsini ettiğim ve Türklerin kendi efsanelerinde yer alan Kan Emenleri yani Batı diliyle Vampirleri ele alıyor (karga böyle düşündü!). Kralına İsyan ise başlangıçta sıradan gelse de son anda karşıma çıkan Korkut Dede ve Köroğlu ile aşırı derecede ilginç bir hâl almayı başardı. Hele hele Korkut Dede’nin motoruna atlayıp gitmesi muhteşem bir sondu. (Devrim Kunter yazıp, çizmiş. Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları da ona ait. Birkaç blog sayfasına serinin son kitabını hediye ettiklerini görünce bi imrendim gibi oldu. Umarım önümüzdeki yaz aylarında diğer kitaplarını da temin edip,okuyabilirim.)

    Dergiyi bu kadar anlatmak yeter diye umut ediyorum. Sosyal mecralardan ve adam olan her kitabevinden temin edebilirsiniz. Adamkarga bunu şiddetle tavsiye ediyor.