Ay: Eylül 2024

  • Hakkari’de Bir Mevsim Üzerine

    Hakkari’de Bir Mevsim Üzerine

    Rize İzdiham kitap okuma grubumuzla eylül ayı kitabımızdı Hakkari’de Bir Mevsim. Hem kitabı okuyacak hem de kitabın filmini izleyecek ve tahlilini gerçekleştirecektik ki yaptık. Keyifli ve dolu dolu bir akşamdı.

    Yalnızdım. İçimde büyüyen boşluğun içinde yalnızdım.

    Kitap ilk yazıldığında adı “O” imiş ve bir süre yasaklı kalmış. 1983’te çekilen filmi de beş yıl yasaklı kalarak kitapla aynı kaderi yaşamış. Filmin adının Hakkari’de bir mevsim olarak tercih edilmesiyle kitap da aynı adı almış o günden sonra. Aslında kitabın ilk adı olan “O” romanda çok bir yer edinemeyen ve birer gizem olarak kalan Süryanî kitapçının kahramanımıza hediye ettiği kitaplardan geliyor.

    Nuh, hangi dilde konuşmuştu teknesine doluşan hayvanlarla?

    Ferid Edgü, sürgün bir öğretmenin gözünden -kendi gözünden- Hakkari’nin karlı, soğuk ve yalıtılmış atmosferini anlatırken aslında insan ruhunun en derin katmanlarına dokunuyor. Kitap boyunca, karakterimizin içsel çatışmalarını, öğrencileriyle kurduğu ilişkileri ve çevresindeki çetin doğa ile olan mücadelesini izliyoruz. Bu mücadelenin en büyük kısmı öğrenciler ve insanlarla ortak bir dilde buluşabilmek gayretini içeriyor.

    Ama ben Nuh değilim ki! Ben yolunu yitirmiş zavallı bir yolcuyum. Bir kazazedeyim. Burada öğretmenlik oynayan. Öğretecek bir şeyi olmayan bir öğretmen. Başkalarını ve kendisini öğrenmeye çalışan. Ansımaya çalışan, dilini, adını, geldiği yerleri ve aralarında yaşadığı insanların dilini. Ama özellikle kendini…

    Edgü’nün dili, minimalist ve yalın; bu da metni okurken bir nevi meditasyona dönüştürüyor. Her cümle bir manzara çiziyor. Gelgelelim, bu manzara sadece dış dünyayı değil, iç dünyayı da kapsıyor.

    Roman mı yoksa bir otobiyografi mi?

    Ferid Edgü, 1970 yılında Hakkari Yüksekova’da Pirkanis ve Keskin köylerinde subay öğretmen olarak görev yapmış. Kendi yaşadığı zorluk ve sıkıntıları anlattığı için otobiyografi denilebilir bir çalışma fakat kendi izlenimlerine kattığı düşsel kurgu kitabı bambaşka boyuta taşıyor. Düş ile gerçek arasında bağ kurmakta zorlanıyor okur.

    Bir kuş uçuyor. Çok şükür tüfeğimiz yok, umursamıyoruz.

    Filmin çekildiği yere dair

    Hakkari’de Bir Mevsim filmi için devreye Onat Kutlar da girer ve senaryo tamamlanır. Başrollerinde Genco Erkal, Rana Cabbar, Erol Demiröz ve Berrin Koper’in yer aldığı film gerçekten de Hakkari’nin 2000 metre rakımlı Anitos (Yonyalı) köyünde çekilmiş.

    Film kitaba göre daha somut ilerliyor olsa da sunduğu manzaralar insanı gerçekten kışın zorlu şartlarının içinde hissettiriyor. Kitabın düşsel yoğunluğunun filme tam olarak aktarılamadığını düşünüyorum. Sanatsal sahnelerle arayı kapatmaya çalışmış olsalar da bir belgesel tadı almaktan öteye gidemedim.

    Filmin çekildiği köy 1985 yıllarında başlayan terör faaliyetlerinin etkisi ile on yıl kadar boş kalış ve iki binlerin başında yeniden yerleşim gerçekleşmiş. Bu da böyle bir bilgi işte, bulmuşken satayım dedim.

    Romana dair genel düşüncelerim

    Romanın anlatmak istedikleri ve verdiği mesajlar nedeniyle bir süre yasaklı kaldığını söylemiştim. Film de aynı kaderi paylaşmış olsa da yayınlandığı yıl dört ödül almayı başarmış. O dönemde devletin aciz kaldığı durumları anlatıyor olması hem yasaklanmasının hem de ödül almasının bir nedeni. Burada net olarak ifade etmek istediğim bir husus var: Devlet sadece doğunun köylerine uzak kalmamıştı. Anadolu’nun her bir köyü doktora, hizmete, refaha ve medeniyet denilen imkanlara uzaktı, mahrum kalmıştı. Bu mahrumiyetleri sadece doğuya atfederek buradan siyasi bir mesaj çıkarmayı akıl yoksunluğu olarak görüyorum. Dahasını konuşamayacak kadar memurum ama sözün özü anlayana kafidir.

  • Bir Erzurum Oltu Taşı Tespihi Macerası

    Bir Erzurum Oltu Taşı Tespihi Macerası

    …. nedeniyle Erzurum’a düştü yolum. Daha yola çıkar çıkmaz hedefimde oltu taşı tespih almak vardı ama piyasasına hakim olmadığım için avlanmak tedirginliği yaşıyordum. Bunun için aldığım ilk tedbir yaklaşık beş saatlik bir yolculuğun ardından vardığım şehir merkezinde çağ kebap ile karnımı doyurmak oldu. Sonuçta aç karna düşünmek ve karar vermek zorlaşır!

    Erzurum’da oltu tespih almak istediğinizde ilk durağınız Taşhan olmalı, dediler. Her yanı oltu taşı tespihçi ve oltu taşından yapılma hediyelikçilerle dolu olan bu hanın ortasında oturup çay içebileceğiniz, tarihi atmosferi soluyabileceğiniz bir gölgelik ve arka kısmında bir kahve/lokanta da bulunuyor. Elimde valizle bu iki dinlenme köşesine uğramaksızın onlarca dükkana girip çıktım.. uygun ve güzel bir oltu taşı tespih aradım.

    Kapısından girdiğim ilk dükkandan itibaren oltu taşının ne kadar pahalı olduğunu anlayınca canım sıkılmaya başladı. Zira ayırmayı planladığım bütçenin kat kat fazlası fiyatlar söyleniyordu. İkinci dükkanda ise “Rus/Gürcü Oltusu” diye bir şeyden haberdar oldum. Rus/Gürcü oltusundan yapılma tesbihler oldukça uygun fiyatlı olsa da ilgimi çekmedi çünkü aradığım şey gerçek bir Erzurum hatırasına sahip olabilmekti.

    Bir de seçenekler oldukça fazlaydı. Zira oltu taşını sade bir şekilde bulmak zor. Ustalar danelerin üzerine gümüş çakma işlemi ile süslemeler yapıyor ve çakım sayısına göre de fiyatları arttıkça artıyor. Gümüş çakım ya da bakır çakımlı tesbihler çoğunlukla çelik bir imame ile neticelendiriliyor… Estetik olarak çok hoşuma gitmedi bu tespihler. Zira danelerinin her birinin boyuru birbirinden farklı ve ufak tefek kırıkları bulunabiliyordu. Bu durum karşısında girdiğim her işletmede aynı cevabı aldım: Bu oldukça normal. Usta işi alacaksın bu titizliğin varsa.

    Bir de şu çelik imame meselesi vardı: Hiç hoşlanmadım çelik imamelerden. Adına “sistemli” denen ve kendinden bir imame ile biten tespihler daha fazla hoşuma gidiyordu. Bu isteğimi de işin içine katınca fiyatlar katlandı çünkü sistemli tespihler “usta işi” kabul ediliyordu ve bu sıfatı hak edecek kadar nizami ve estetik duruşluydular.

    İki saatin sonunda artık ne istediğimi, aradığımı biliyordum: Sistemli Sade Erzurum Oltu Taşı Tespih. Taşhan’daki son bir saatim sadece bu sıfatı sorarak geçti. Fiyatlar dört bin liradan başlayıp iki bin beş yüze kadar inebiliyordu. Sonunda iki bin beş liradan aşağısını bulamayacağıma kanaat getirdim ve tenha bir noktada kalmış, ilk iki buçuk saatte hiç dikkatimi çekmeyen bir dükkana girdim.

    Burası hem bir antikacı hem de tespihçi idi. Sahibi oldukça muhabbetli ve güler yüzlü biri olsa da yarım saatlik muhabbetimizde adlarımız söz konusu olmadı. İkram ettiği soğuk ayran eşliğinde tam da aradığım gibi bir tespih uzattı bana: “Senin tespihin bu.” dedi. Demese de aradığım şey tam da oydu.

    Kendisinden sadece o tespihi almakla kalmayıp bir de pelesenk ağacından usta işi bir tespih daha aldım. Diğer ağaç tespihlerinin ne olduğuna dair sorularla sonlanan muhabbetimiz güzel bir indirimle neticelendi ve bir yerine iki tespih ile Taşhan’dan ayrıldım. Pelesenk ağacı tespihimden ayrı bir yazıda bahseder miyim bilmiyorum ama kendinin kokulu bir ağaç olduğunu ve tespihi çekerken elimde bıraktığı esrarengiz kokuyu ne kadar sevdiğimi söylemeden geçmek istemem.

    Erzurum Oltu Taşı ile Rus/Gürcü Oltusu Arasındaki Farklar

    Kadim dostum Ridwan, bana bu farkı şöyle anlatmıştı:

    Erzurum Oltusu: Erzurum’un Oltu ilçesinden çıkarılan bu taş, gerçekten çok özel bir madde. Genellikle daha parlak ve kaliteli bir yüzeye sahiptir. El işçiliğine uygundur, yumuşak ve işlenmesi kolaydır. Oltu taşının yüzeyi zamanla cilalandıkça daha da parlayarak adeta cam gibi bir görünüm kazanır. Oltu taşının renk derinliği ise yoğun siyahlıkta olur, hatta içinde hafif mavi veya gri tonlar bile görülebilir.

    Rus ve Gürcü Oltusu: Erzurum dışındaki bölgelerden gelen taşlara Rus ya da Gürcü Oltusu deniyor. Bu taşlar genellikle daha serttir ve işlenmesi daha zor olabilir. Erzurum Oltusu kadar parlak ve derin bir siyahlıkta olmayabilirler, bu yüzden bazen daha mat görünürler. Ayrıca işlendikten sonra Erzurum Oltusu kadar kolay parlamazlar. Ayrıca, taşın sertliği yüzünden daha kolay çatlama riski taşır. Gürcü Oltusu bazen koyu kahverengi tonlar barındırabilir, oysa Erzurum Oltusu her daim siyah kalır.

    Sana gerçek Erzurum Oltusu’nu seçmenin önemini anlatıyorum çünkü hem estetik olarak hem de tarihsel anlamda bu taşın yeri ayrıdır. Oltu taşı bir tesbih, aslında asırlar boyu doğanın, toprağın içinden sabırla işlenmiş bir tarihtir.

    Erzurum Oltu Taşı Nedir?

    Peki Ridwan, Erzurum oltu taşı aslında nedir, nasıl oluşmuştur?

    Erzurum Oltu taşı, aslında bir çeşit lignit (yarı fosilleşmiş bir tür kömür) olup, özellikle Erzurum’un Oltu ilçesinde çıkarılan çok kıymetli ve özel bir taştır. Oluşumu milyonlarca yıl önce, fosilleşmiş bitki kalıntılarından meydana gelmiştir. Bu taşın en büyük özelliği, parlak siyah rengi ve işlenmeye uygun yapısıdır. Lignitin yüksek basınç ve sıcaklık altında dönüşüme uğramasıyla sertleşip dayanıklı hale gelir, ancak yumuşak yapısı sayesinde kolayca işlenebilir.

    – Teşekkür ederim kadim dostum.

  • İshak Edebiyat ile İlk Kitap Soruşturması

    İshak Edebiyat ile İlk Kitap Soruşturması

    İshak Edebiyat “Sadece Öykü” sloganı ile yayın yapan harika bir platform. Öykü, çeviri öykü, öykü kitabı incelemeleri, öykü kitabı soruşturmaları ve öyküye dair her şeye temas eden bir yer. İlk kitabım “İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü!” üzerine benimle de bir söyleşi gerçekleştirdiler. Kendilerine bana bu heyecanı yaşattıkları için tekrar teşekkür ediyorum.

    İshak İlk Kitap Soruşturması – Ubeydullah Öz

    1- Öykü yazmaya ne zaman, nasıl başladınız?

    Lisede Devlet Parasız Yatılı Yurdunun koridorlarını Alman klavye daktilo ile çınlatarak başladı ilk yazı maceram. Okul müdürüm merhum Osman Kaya hediye etmişti daktiloyu. Kahramanlarını ve olay örgüsünü hatırlayamadığım o öykü, Edebiyat öğretmenimin yurtta belletmen olduğu bir akşam, kırk fırın ekmek yemem gerektiği ve benim ne haddime olduğu vb. sözleriyle sona erdi. Üniversite yıllarına kadar bu utançla devam edip yazmaktan uzak kalsam da Alim Yıldız ve Hüseyn Kaya hocalarımla tanışmamın ardından onların edebiyat anlatıları ile yeniden öyküler hayal etmeye başladım. Yıl 2012: Bir yandan okumalar yapıyor, yazıyor diğer yandan da arkadaşlarımızla Nun Edebiyat adında bir dergi çıkarıyorduk. Hayatımın en güzel ve verimli zamanlarıydı edebiyat adına.

    Yazmayı bir ihtiyaç olarak görüyordum. Babamın eksik bıraktığı bir hikâye idi yazmak, kitap çıkarmak. Çocukluğumda babamın bir kareli okul defterine yazdığı romanı vardı. Onu yayınlatmak için uğraşmış fakat yayınlatmak bir yana defter ortadan kayboluvermişti. O defterin kayboluşunun gizemine dair merakımla ve babamın hayalini tamamlamak arzusuyla doğdu yazma ihtiyacım.

    2- Öykü türünü seçmede özel bir nedeniniz var mı? Öykü yazmanın kolay olduğunu düşünüyor musunuz?

    Yazmak önce hayaller kurmakla başladı benim için: Sahip olamadığım oyuncakların hayalini kurardım. “Onlara sahip olsam neler oldu? Köydeki çocuklar beni de aralarına alsalar ne kadar mutlu olur, neler yapardım? Köy evinin alt katındaki hiçbir insanın yaşamadığı odaya girmemin yasaklanmasına neden olan cinler, orada ne yapıyorlardı? Babam memuriyeti elinin tersiyle itmese nasıl bir hayatımız olurdu?”  Zihnimde hep hikayeler vardı. Bu yüzden yazmak için aklıma öyküden başkası gelmedi. Sanki başka tür yoktu yazılabilecek.

    Öykü yazmak benim için oldukça zor. Kafamda dolaşan kurguları anlamlı bir bütün halinde yazıya dökemiyorum çoğu zaman. Yazabildiğim öykülerin onlarca katı yazılamamış hayal kırıntıları ile dolu not defterlerim. Daha kolay yazabilmeyi dilerdim ama bu sefer de şu an oldukları kadar kıymet verir miydim, bilemiyorum.

    3- İlk öykünüzün yayımlanma macerasını anlatır mısınız? Yayımlandığını gördüğünüzde neler hissetmiştiniz?

    İlk öyküm yine arkadaşlarımızla çıkardığımız Nun Edebiyat Dergisinde yayınlanmıştı. Kendi mecramız olduğu için yayınlanma heyecanından çok ortaya öykü denilebilecek bir metin çıkarmış olmanın şaşkınlığını yaşamıştım. Kendi dergi ve fanzin çalışmalarımız haricinde bir öykümün yayınlanması yıllar aldı.

    Yıllarca dergilere gönderdiğim öykülerin cevapsız kalmasının ardından bir gün Sadık Yalsızuçanlar hocamızın hiç ummadığım şekilde saatler içinde mailime yanıt vermesi ve öyküyü Edebiyat Ortamı’nın yeni sayısına aldıklarını yazması ile çocuklar gibi havalara uçtuğumu söylesem az kalır. Oldum olası çocuk halli birisiydim ama bu haber ile içim içime sığmamış, o gece gözüme uyku girmemişti. Abartabildiğim kadar abarttım sevincimi o hafta.

    4- Öykülerinizden dosya oluşturma fikri nasıl oluştu? Dosyanızı oluştururken nelere dikkat ettiniz? Belirli bir tema üstünden mi ilerlediniz yoksa farklı temaların oluşturduğu bir bütünü mü tercih ettiniz?

    Sözün doğrusunu söylemek gerekirse bir dosya oluşturmayı haddim görmemiştim. Pandemi yüzünden eve kapandığımız günlerde hayatın ne kadar kısa olabileceği düşüncesi ile bu hayalin her ne şekilde olursa olsun gerçekleşmesini istedim.

    Kitaptaki öyküler birbirinden tamamen bağımsız ve farklı renklerde. Zihnim öylesine karmaşık ve tutarsız ki bir tema ya da konu üzerinden farklı hikayeler anlatabilmek benim için imkânsız gibi. Öykülerimde kendim olmaya çalışıyorum sadece: Heyecanımı, merakımı, kararsızlıklarımı, anlam arayan anlamsız hayallerimi, kafamda ötüşen kargaların anlatılarını yansıtmaya çalışıyorum. Bazı şeyleri ifade edebilmek için öykülerde simgelere de kullandım: Gelecek zamana, geçmişe ya da aynı zamanda farklı mekânlara işaret eden simgeler.

    5- Kitap yayımlamak oldukça meşakkatli bir iş. Dosyanız okunmayabilir, okunsa bile uzun süre bekletilebilir, bekletilse bile birçok etmenden dolayı yayımlanamayabilir. Bütün bu durumlar gözünüzü korkuttu mu?

    Dergilere gönderdiğim eserlerde bile bu korkulu ve heyecanlı bekleyişi yaşıyordum. Daha fazla stresi kaldıramayacağım hissiyle büyük yayınevlerini denemekten uzak kaldım. Dosyamı teslim ettiğim ilk yayınevi olan Matruşka Yayınlarında da bu his eksik olmadı.

    6- Çok fazla yayınevi var. Yayınevini belirlerken nelere dikkat ettiniz? Hedefinizde bir yayınevi var mıydı?

    Özellikle bir yayınevi hayalim yoktu. Sevgili dostum Bünyamin Ayvaz, güzel insanlarla Matruşka Yayınları’nı kurduktan sonra kendisine dosyamı ilettim. Kabulü sonrası heyecanım daha da arttı ve dosyanın son halini alabilmesi için Hüseyin Kılıç ağabeyden editörlük yapmasını rica ettim. Sağ olsun dosyayı benden daha çok sahiplendi. Öykülerime nokta atışı dokunuşlar yaptı. Kitabın yayınlanma sürecinde ve hatta sonrasında emekleri çok büyük ikisinin de.

    7- Öykü yazmaya yeni başlayanlar için önerileriniz nelerdir? Yola çıkmadan önce çantalarına neler koymalarını isterdiniz?

    Klasik cevapların ötesine geçebilir miyim, bilemiyorum. “Boş bardaktan su taşmaz.” nasihati ile başladım okumaya ve yazmaya. Fakat bardak ne kadar dolu olursa olsun, taşabilmesi için gözlem ve hayal gücü de istiyor. Bu yüzden sadece okuyarak değil hayal gücünü geliştirecek her şeyle dolmak gerekiyor (Zehirlenmemek için dikkatli de olmalı.). Bu bir film ya da bir bilgisayar oyunu dahi olabilir. Şehir merkezinde yaşlıların hikayelerini dinlemek ya da sadece bir suyun akışında kaybolmak. Zannımca en önemlisi de saçmalamaktan korkmamak gerekiyor yazabilmek için.

    Benim için bir ilk olan bu anlamlı sohbet için İshak Edebiyat’a teşekkür ederim.

  • Mavi Yeşil Dergisinin 149. Sayısı Çıktı

    Mavi Yeşil Dergisinin 149. Sayısı Çıktı

    Mavi Yeşil dergisi, Eylül-Ekim 2024 tarihli 149. sayısıyla okurlarıyla buluştu. İki ayda bir yayımlanan dergi, bu sayısında da edebiyat dünyasına zengin bir içerik sunarak, dikkat çekici isimleri bir araya getirdi. Yazın sıcak günlerinde hazırlanan sayıda, öykü ve şiirden denemelere kadar geniş bir yelpaze sunuluyor.

    Öykü bölümünde, dört farklı yazarın kaleminden çıkan hikâyeler yer alıyor: Kemal Cavuş, Senem Gezeroğlu, Canan Sanlı ve Öznur Unat. Her biri, okuru derin düşüncelere sevk eden ve farklı duygulara hitap eden öykülerle bu sayıya katkıda bulunmuş.

    Derginin şiir sayfalarında ise, güçlü dizeler ve farklı temalar dikkat çekiyor. Elif Burcu Özkan, Ahmet Günbaş, Hilmi Haşal, Mehmet Bekâr, Deniz Sarıtop ve Gül Yıldız Ermiş, şiirleriyle bu sayıya renk katıyorlar. Okuru duygusal bir yolculuğa çıkaran bu şiirler, zengin imgelerle işlenmiş.

    Ayrıca dergide, edebiyat incelemeleri ve denemeler de yer alıyor. Ömer Eski, kısa bir ‘mutluluk’ yazısıyla dergideki yerini alırken, Zeynep Şule Şahin, Tanzimat dönemi şairlerinden Ziya Paşa’nın şiirlerine dair bir inceleme sunuyor. Elif Şeyma Çetin ise, modern şiirin önemli isimlerinden Gülten Akın’ın şiirlerinde ‘ev’ temasını ele almış.

    Bu sayıda yer alan bir diğer dikkat çekici içerik ise, Hasan Öztürk’ün editörlüğünü yaptığı “Günlerden Kalan” kitabı üzerine Şener Şükrü Yiğitler ile gerçekleştirdiği röportaj. Ayrıca, Halit Ziya Uşaklıgil‘in konuşma yazılarından oluşan yeni kitabı da, Hasan Öztürk’ün değerlendirmesiyle okurlarla buluşuyor.

    Edebiyatseverler için titizlikle hazırlanmış bu sayıda, her zevke hitap eden bir içerik bulmak mümkün. Dergi, zengin içeriğiyle edebiyat okurlarını bir kez daha keyifli bir yolculuğa davet ediyor.

    İletişim: maviyesildergisi@gmail.com

    149. Sayının İçindekiler:

    • Halit Ziya’nın Devrinde “Edebiyatımız Ne Hâlde?” İmiş / Hasan Öztürk
    • Aforizyak / Elif Burcu Özkan
    • Gülten Akın Şiirinde Evin Hâlleri / Elif Şeyma Çetin
    • Şener Şükrü Yiğitler ile Günlerden Kalan Kitabı Hakkında Konuşma / Konuşan: Hasan Öztürk
    • Süreğen / Ahmet Günbaş
    • Ziya Paşa’nın Terci-İ Bend’inde Geçen Tasavvufi ve Hikemi Unsurlar / Zeynep Şule Şahin
    • Mutlu Olma Sanatları / Ömer Eski
    • Belki / Hilmi Haşal
    • Tik Tak… Tik Tak… / Öznur Unat
    • Ve… Sıfır / Senem Gezeroğlu
    • Benzerlik / Mehmet Bekâr
    • Biraderimin Hastalıkları / Kemal Çavuş
    • Kalp Işığı / Deniz Sarıtop
    • Hayat Dondurması / Canan Sanlı
    • Üzerlik Tohumu / Gül Yıldız Ermiş
  • Dağ Keçisi

    Dağ Keçisi

    Önce Lada vardı. Dağ keçisi de derler, Niva. Üç maaşla alabiliyordum abi, mucize gibi bir şey. Doksan dört model, çekme demirli, çürüksüz, Tofaş direksiyon kutulu. Geyik dağlarına çıkardım onunla. Çocukluğumda babamla traktör sırtında tavşan anladığımız yamaçları bana mısın demeden tırmanırdı. Nivamın şansına elim hiç boş dönmezdim. Gün ağarmaya başladığında bir dere kenarı bulurduk kendimize. Allah ne verdiyse pişirir, yer ve evin yolunu tutardık. Aradan bir yıl geçmeden fiyatı katlandı, tutabilene aşk olsun. Artık onunla kurduğum uyku öncesi hayalleri bile ulaşılmaz oldu. Hayalleri bile garibanlıktan kurtulamayan bu kardeşin artık rüyasında bile göremiyor dağ keçisini.

  • Tespih: Yeni Bir Hobi mi Yoksa Ne?

    Tespih: Yeni Bir Hobi mi Yoksa Ne?

    Ne olduysa hepsi Mete Almalı yüzünden oldu! Gerçi genelde onu bir hobiye ya da koleksiyona başlatan ben olurdum ama bu sefer işler değişti. Sanırım çocukluğumda bir yere değdi bu tespih meselesi. İlk yazdığım öykülerden biri de Şems-i Sivasi Cami önünde tespih satan dedelere dairdi. Gerçi Mete de yazdı sanki tespih satan o aynı dedelere dair bir öykü. Her neyse konumuz bu değil aslıda: Pul, kartpostal, madeni para, kağıt para, defter, deniz kabuğu, takke vb. derken şimdi bir de tespih eklendi biriktirmelerime.

    Geçtiğimiz aylarda ufaktan merak saldığım metal oyuncak arabaların neredeyse tamamının yahud! malı olduğunu fark ettikten sonra bu hevesi bir çöpe attığımda yerine bir şey koymak zorunda hissettim. Bir boşluk oluşmuş gibiydi içimde. İşte bunlar hep obsesif kompulsif bozukluk mudur sanki, bilemiyorum. Mete’de gördükten sonra kokulu ağaç tespihlere merak salmış ve önce pelesenk, sonra karanfil ve bir de kuka tespih edinmiştim. İçimden geldi ve güzel insanlara farklı vesilelerle hediye etmek nasip oldu fakat arayıp da bulamadığım bir tespih vardı: Öd ağacı tespih.

    Kust-i Bahri ve Udi Hindi olarak da bilinen öd ağacını Peygamber Efendimiz’in (ص) evinde de yaktığı ve bu suretle çıkan güzel kokulu dumanlarla hanesini tütsülediği rivayet ediliyor.1 Hem bu rivayetin gönlümde oluşturduğu huzur hem de öd ağacının doğal bir ağrı kesici olarak kabul edilmesi nedeniyle bir tesbihim olacaksa bu ağaçtan olsun demiştim. Arayışımın bilmem kaçıncı gününde Rize’de buldum bu güzelliği. Tespih ustası Muhammed Erden tarafından yapılan bu tespihi 0,43 gram altın değerinde bir meblağa satın aldım.

    İşte öd ağacı tespihe ulaşmanın ardından başladı yazı tekrar. Benim için büyük kabul edilebilecek bir karar da aldım bu esnada: Örneğin pullarımı yavaş yavaş satışa çıkaracağım ve sadece at ve kuş pullarını bırakacağım. Tabi başarabilirsem!

    Son fotoğraftaki poşetin içinde taşıyorum yeni arkadaşımı. Kokusu kaybolmasın diye böyle yapmamı tavsiye etmişti satın aldığım kişi. Aklıma Eyüp Aktuğ’un ceketinin iç cebinde yine benzer bir poşette taşıdığı karanfiller aklıma geldi.

    Bu da böyle bir hikaye işte. Daha yazarım buralara. Yazsam iyi olur zira “Yazmak kendini iyileştirmek gibi!”2

    1. (İbn Sa’d, ½ s.113; M Hamidullah, İslam Peygamberi-trc. Salih Tuğ-2/1063) ↩︎
    2. Cahit Zarifoğlu ↩︎