Ay: Şubat 2022

  • Bir Öğretmenin En Büyük Mutluluğu

    Bir öğretmenin en büyük mutluluğu ne olabilir? Belki benzer belki bambaşka cevaplar alınabilir bu soruya lakin konu ben olunca işler biraz ilginçleşebilir. Öğretmenlik görevi devam ettirdiğim süreçte branşımla pek alakalı görünmediği halde, bence çok alakalı, edebi anlamda öğrencilerime katkı sağlamaya gayret ediyor; okumayı ve yazmayı sevmeleri, sosyal iletişim becerilerini geliştirmeleri için çabalıyorum. Bu çabalarım maalesef zamanın getirdiği dikkat dağınıklığına sebep tonlarca şey yüzünden çok karşılık bulamıyor olsa da yaklaşık on yıl süren öğretmenlik hayatımın tamamına yetecek tebessümü bana yaşatan üç öğrencimden bahsetmek istiyorum: Buse, İzel ve Sude.

    Çalıştığım köy okulunda bir yıl koçluklarını yaptığım, hem liseye giriş sınavları için hem de okul kütüphanemiz için çok çalıştığımız güzide öğrencilerim. Gerektiği kadar test çözdük, fazlasıyla kitap okuduk ve okuduğumuz kitapları yorumladık. Hatta yazdıkları yorumlardan bazılarını blogumda yayımlamak onuruna da eriştim.

    Bu harika öğrencilerle kütüphanemizin düzenini sağladık ve diğer öğrencilere de kitapları sevdirmeye çabaladık. Hatta kartpostal hobimde bile bana eşlik ettiler. Adımıza KaSeT (Kitabı Sevdirme Timi) dedik ve bir instagram hesabı bile açtık. Şimdilerde derslerinden dolayı pek aktif olarak kullanmasalar da okudukları kitapları yorumladıkları koca bir anı olarak duruyor.

    Sonra onlar en güzel şekilde kazandılar liselerini ve uzaklara gittiler. Fakat okumak ve yazmak konusundaki iletişim ve gayretleri hiç sönmedi. Hatta Buse ve Sude, iki ikiz kardeşler aslında, bir gün bana birer öykü gönderdiler: Harikaydı. Hemen Hüseyn Kaya hocamla paylaştım öykülerini. “Tut bunları, sakın bırakma, fena cevher var.” demişti. O gün, bir öğretmen olarak en mutlu günümü yaşadığımı hissediyordum ama yanılmışım.

    Yanıldım. Daha da mutlu olabileceğim şeyler de varmış bir öğretmen olarak ve yine vesilesi bu güzide öğrencilerim olacakmış meğer. Geçtiğimiz günlerde okullarında bir fanzin çıkaracaklarından bahsettiler. Daha da mutlu oldum. Yetmedi, birer öykü yazdık ve bir edebiyat dergisinde yayımlanacak dediler, gözlerim doldu. Okullarındaki edebiyat öğretmenleri, gayretli ve samimi öğretmenlere selam olsun, onları fark etmiş ve sağ olsun desteklemiş, ilgilerini artırmak için gayret etmiş. Birer öykü yazdırdıktan sonra Denizli’de Halikarnas Kültür Derneği‘nin çıkardığı Delikli Çınar Kültür Sanat Edebiyat Dergisi‘nin yedinci yıl özel sayısında yayımlanmasını sağlamış. Dergi elime ulaşana kadarki heyecanım, dergide onların öykülerini görmem.. tarifi zor duygular benim için. Bir öğretmen olarak daha ne kadar mutlu olabilirim bilmiyorum ama umarım yine yanılırım, hep yanılırım ve hem Buse, İzel ve Sude’nin hem de diğer tüm öğrencilerimin harika başarılarına, güzel meziyetlerine, hayran kalınası erdemli davranışlarına şahit olabilirim.

    Halil Amca eline sade kahvesini almış, keyifle yudumluyor. Eşi Emine Hanım şekerli içmesine izin vermiyor, aralarında bir tartışma konusu bu. Şekerli içerse şeker hastası olurmuş, ömrü kısalırmış, bir televizyon programında öyle demişler geçen sabah. Gerçi hoş, başka bir programda da tam aksini iddia ediyorlar. Her zamanki gibi pencerenin önündeki koltuğuna oturdu Halil Amca, sokağa bakıyor. Ahmet abiye mahalle maçlarını, Zeynep’e çocukluk arkadaşlarıyla birlikte kurduğu hayalleri hatırlatan bu sokak, ona kim bilir neler anımsatıyor?

    Sokak, Buse Şahan, Delikliçınar 69

    Dünyada doğal güzellikler ve yeşilliklerin çok olduğu, beton yapıların az olduğu zamanlarda bir genç yaşarmış. Bu genç, çağının yeniliklerini -olduğu kadarını bile- kovalamaya çalışmayan biriymiş. Tek mutluluğu doğaymış ve bir mağara. Yıllar geçmiş, insanlar değişmiş, kendileri gibi dünyayı da değiştirmişler. E bizim genç de öyle genç kalacak değil, o da yaşını almış, olgunlaşmış ve yetişkin olmuş ama hâlâ bir doğa aşığıymış. Dünyadaki bu değişiklikler dışında, olduğu gibi kalan bir yer varmış. Bu yer, şehrin uzağında kalan, patikayla gidilebilen ve neredeyse hiç insan yüzü görmeyen bir mağaraymış. Bu geçmişin genci, geleceğin yaşlısı şimdilerinse yetişkini, insanların yaptıklarına hiçbir zaman anlam veremiyormuş. Bütün bu doğal güzellikleri neden yok etmeye başladıklarını hiç mi hiç anlamıyormuş.

    Yaşlı Adam ve Mağarası, Sude Şahan, Delikliçınar 69
  • Çin’den Gelen Baykuş Ailesi, Kartpostal Koleksiyonum

    PTT’nin yaptığı son zamlarında ardından yok olmaya biraz daha yaklaşan kartpostal hobimin bende bıraktığı güzel izleri paylaşacağım bir yazı dizisi olacak: Kartpostal Koleksiyonum. Dünyanın dört bir yanından insanlarla kartpostallaşmaya başladığım 2018 yılında, yanlış hatırlıyorsam düzeltin, iki liranın altında bir bedel ödüyordum her kartpostal için. Haftada yirminin üzerinde kartpostal hazırlar ve yollardım. Onlarcası da bana gelirdi lakin bu yıl, zam öncesi dört lira civarında olan gönderim bedeli tek kalemde asgari yirmi liraya çıkarıldı. Aslında kartpostal tarifesi tamamen kaldırılarak, zaten yok olmaya yüz tutan, bir avuç insanın gözbebeği olan bu güzel hobinin sonu, bizzat yaşatmakla mükellef olan PTT tarafından getirilmiş oldu.

    Her neyse, sonları bir kenara bırakarak güzel günlerden bahsedeyim. Bahsedeceğim kartpostal, Çin’den 2019 yılının son ayında yola çıkmış. Kuşlara dair kartpostalları sevdiğimi bilen güzel insan, tatlı mı tatlı bir baykuş ailesinin çizimiyle tebessümüme vesile oldu. Kartpostalın kenarlarında, adlarını bilmediğim ufak kuşlar ve yavrularına yem olması için yakaladığı bir fare ile göz kırpan anne baykuş yer alıyor. Ve en altta da kartpostalın hikayesine harika bir katkı sağlan kısa bir şiir yer alıyor:

    Hamle yaparak, çömelerek,
    Üzerine giderek, kanat çırparak,
    Yuvamı koruyorum
    Tıslama ve çıtırtılarla.
    WHOOOSH!

    Kartpostalların belki de en güzel yönü, pullarıdır. Ayrıca pul koleksiyonu yapıyor olsam da kartpostallarından pullarını ayırmak aklımın ucundan geçmiyor. Çin’den oldukça naif pullar: Bir kartpostalda yazan mesajdan çok pul sayısı ve tasarımları bana mutluluk veriyor 🙂 Sanırım kartpostal özünden hayli uzak bir tavır bu ama elden ne gelir.

    Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Sevgili eşim, Kartpostal Kutusu adlı mağazasında harika kartpostallar ve kartpostal malzemeleri satıyor. Hatta tasarımını benim yaptığım kartpostallar bile var 🙂 Eğer biraz ilginiz varsa ziyaret edebilirsiniz.

  • Alemdağ’da Var Bir Yılan, Sait Faik Abasıyanık

    İlk baskısı 1954 yılında Sait Faik’in hüzünle karşıladığı “Alemdağında Var Bir Yılan” adıyla basılan kitap, ölümünden önce basılan son kitabıdır. Sait Faik’in kendi özüne ulaştığı kitabıdır Alemdağ’da Var Bir Yılan. On yedi öyküden meydana gelen kitap, Sait Faik’in öyküsünün zirvesidir. Kitapta yer alan “Hişt Hişt” ve “Çarşıya İnemem” adlı iki öyküye kendimi fena halde kaptırdığımı itiraf etmeliyim.

    Sanki yazı yazmaya yeniden başlıyorum. Aylardan beri elime kalem almadım. Alsaydın sanki bir şey mi yumurtlayacaktın? Sanmam. İyi oldu! Doğrusu buna ben de memnunum. Ama bu akşam neden beni her şey oturup bir şeyler karalamaya zorluyor? Hani biraz daha dişimi sıksam, yalan da söyleyebileceğim. Beni, bilmediğim bir şey zorladı diyeceğim. Değil. Hep böyle olur. Bir vapur beklerken, iki ayağım bir pabuçtayken yazı yazarım.

    Çarşıya İnemem, Sait Faik Abasıyanık

    Şehir ve insanı gerçeküstü bir yaklaşımla anlatan Sait Faik, Eftalükus’un Kahvesi adlı öyküde, kendi öykü yazım sürecini de bizlere anlatıyor. Kendisiyle röportaj yapmak heyecanından olan bir genç ile masa otururken, dışarıdaki bir görme engelli vatandaşın öyküsünü kuruyor zihninde.

    Gözlerindeki karanlık, dışarının tahassüslerinden kafasında bir aydınlık yaratmış olabilir. Belki de Şişli’den yürüyor, Harbiye’deki sesler ile Taksim Bahçe sinin önündeki sesler arasında bizim farkına varmadığımız neler olabilir? Havada da bir değişiklik var mıdır? Hatta gözlerindeki zifiri karanlıkta bile ruhi bir zifiri karanlık farkları bulunabilir mi? Ama, bana öyle geliyor ki, daha çok seslerden, bizim için bilinmeyen, ama onun için hiç şaşmayan, değişmeyen, değişmez mahiyetini muhafaza eden gürültülerden…

    Kitabın ardından yazar Fikret Ürgüp’ün Alemdağ’da Var Bir Yılan ve Sait Faik Abasıyanık üzerine Varlık Dergisinin 1954 yılında, 407. sayısında yayımlanan yazındaki şu cümleler, her şeyin özeti olarak görülebilir:

    … bu hikâyelerde bir saklambaç oyunu vardır. Sahici Sait kazanmıştır. Kendini muhakeme eder, lüzumsuz adam sayar, haksız ve yersiz bulur. Bu suretle, başkalarının hükümlerinden korunmuş olur. “Alemdağında Var Bir Yılan” daki hikâyelerde, artık saklanmayan, başkalarının hükümlerinden çekinmeyen, sahici Sait var. Müdafaası da: Derin, kuvvetli, her şeyi güzelleştiren ebedi güzelliktir ve bu da “aşk”tır.

    Fikret Ürgüp, Varlık Haziran 1954, 407
  • Barlas Tunga Destanı: Yeni Yerli Çizgi Roman

    Çocukluk yıllarımda fantastik ve büyüleyici çizgi romanlar etrafımda uçuşsa da bir sefer hariç alıp okuma şansım olmamıştı. Harçlıklarımdan artırdığım ve alıp gizli gizli, apartman merdiveni altında, odunların arasında okuma çabamın daha ilk dakikalarında yakalanmış ve yaptığım gereksiz harcamanın cezasını çekmiştim. Kendi paramı kazanmaya başlayana kadar unutmayı başardığım bu sevgimi, son yıllarda yerli çizgi roman eserlerini takip ve temin ile yaşıyorum. Instagram da çizgi roman ilgimi fark etmiş olacak ki, geçtiğimiz günlerde önüme çıkardığı bir reklam ilgimi çekti: Barlas Tunga adında bir çizgi roman çalışması. İki arkadaşın büyük bir heyecanla ortaya çıkardığı bu iş, yapılabilecek olumlu eleştirileri dahi bir kenara bırakıyorum şimdilik, oldukça başarılıydı ve hemen hazırda olan ilk iki sayısını sipariş verdim. Türk süper kahramanlarla dolu bu destanı kaçıramazdım.

    Barlas Tunga kimdir?

    Barlas Tunga, çizgi romanın evreninde, Oğuz Kaan’ın torunudur. Oğuz Kaan’ın ölümünün ardında tahta geçer. Dünyayı ve Türkleri Anunnakiler adlı bir topluluktan korumak için mücadele verir. Bu mücadelede düşman çok güçlüdür ve uzay teknolojileri ile Barlas Tunga’nın Mu Kıtasındaki yuvasına varana kadar her bir yana sızarlar. Barlas Tunga, her şeyini kaybetmenin eşiğinde iken Anunnakiler’in silahı ile silahlanır ve insanüstü güçlere sahip olur. Fakat insanüstü güçlere sahip olan bir tek değildir. Görevi Türkleri korumak olan kahramanımızın daha ikinci bölümden yardımcısı olacak daha nice Türk kahraman dostları olacaktır.

    Barlas Tunga, çizgi romandaki diğer süper kahramanlar ve çizgi romanın evreni hakkında instagram hesaplarından detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz. Göz atmanızı tavsiye ederim 😉

    Barlas Tunga çizgi roman evreni

    Çizgi roman günümüzde başlıyor fakat ilk sayıda hikayeyi ve kahramanımızı daha yakından tanımak için geçmişe kısa bir yolculuk yapıyoruz. Çizgi roman, Mustafa Kemal Atatürk’ün Güneş Dil Teoremi üzerine kurulmuş. Belli tarihsel gerçeklere dayanarak fantastik ve destansı bir evren oluşturmuşlar. Odin ve Rüstim’i dahi ırklarına ihanet eden birer Türk olarak gördüğümüz çizgi romanda baş düşmanımız ilk sayıda Odin iken, ikinci sayının sonlarına doğru her şeyin başlamasına sebep olan Anunnakiler tehdidi ile burun buruna geliyoruz. Evrenin temelinde evrenin en güçlü teknolojilerine griler adı verilen uzaylı canlıları köleleştirerek sahip olan Anunnakiler, dünyayı kendi köleleri yapmak isterlerken karşılarında Türkleri bulurlar. Dünyanın dört bir yanında anlatılan tüm destanların ve mitlerin kahramanları, aslında Anunnakiler’in Türklere karşı kurduğu bir planın eseridir.

    Barlas Tunga çizgi romanı yorumum

    Her şeyden önce, teşekkür ve tebrike layık bir çalışma, gayret olduğunu ifade etmeliyim. Batılı kahramanların yanında kendi tarihimizdeki yiğitlerin adını unutur olduğumuz zamanda böylesi bir gayret, takdire şayan. İki kişilik bir ekiple yapabileceklerinin en iyisini ortaya koymuşlar: Eser sahibi ve araştırmacı yazarı İrfan Faruk Özten ile çizer Mustafa Uslu.

    Yapıcı olacağını umduğum eleştirimlerim elbette var. Öncelikle hikaye anlatımında zaman mevhumu umursanmamış. -di’li geçmiş zaman ile başlayan ve şimdi zaman ile devam eden cümlelerin yan yana oluşu, anlatım bozuklukları vb. durumlar akışı çok kötü etkiliyor. Çizimler ise çizer arkadaşımızın büyük gayretleri ortaya çıkmış olsa da çizgilerin zamanla daha da kaliteli olmasını ümit ediyorum. Yer yer oldukça basit kalan çizimler üzüyor ama yine de okumaktan keyif alıyorsunuz.


    İrfan Faruk Özten ve Mustafa Uslu’yu gayretleri sebebiyle kutluyorum. Umarım öykü ve çizimi geliştirerek nice sayılar çıkarır ve umduklarından fazla okuyucuya ulaşabilirler. Bu yazıyı tamamen içimden geldiği için yazdım. Çizgi romanı ücreti ile kendimce az da olsa destekleyebilmiş olmak adına temin ettim. Diğer sayıları da merakla bekliyor olacağım. Merak ettiğim bir yerli süper kahraman çalışması daha vardı: Türkmen. Ona henüz ulaşma şansım olmadı ama onu da burada meraklısı için anmış olalım 🙂

    Son olarak sizleri kısa ilginç hikâyeler ve video günlükler paylaştığım youtube kanalıma davet etmek dilerim.

    https://youtu.be/zqcXtc8pwEY