Ay: Ağustos 2021

  • Aşk ve Canavarlar Filmi ve Çizmek!

    Bir film izlerken arada kalmaktan hazzetmiyorum. Filmi ya sevmeli, başından sonuna kadar ufak da olsa bir heyecanla izleyebilmeliyim ya da sonunu bile umursamayacak kadar hoşlanmayıp umursamazca filmi kapatabilmeliyim. Son zamanlarda izlediğim iki film beni arata bıraktı ve bu ikiliden ilki ülkemizde Netflix tarafından yayınlanan Aşk ve Canavarlar filmi oldu.

    Aşk ve Canavarlar filmi konusu

    Aşk ve Canavarlar filmi, klasik bir dünyanın sonu geldi senaryosu. Dünyaya çarpmak üzere olan devasa bir asteroidi yok etmek için tüm insanlık bir araya gelir ve sonunda başarırlar. Fakat kullandıkları silahların izleri dünya üzerindeki tüm böcek türlerinin mutasyon geçirerek devleşmesine neden olur. Kısa sürede kazanan ve insanlığın %97’sini yok eden böcekler olur. Sağ kalanlar ise korunaklı sığınaklarında güneşi ve temiz havayı unutarak hayatta kalmaya çabalarlar.

    Kahramanımız Joel, korkak bir aşıktır. Felaketin ardından geçen yedi yıla rağmen hâlâ ilk aşkına sadıktır ve en büyük amacı ona tekrar ulaşabilmektir. Sığınaktan hiç ayrılmamıştır ve kendini devasa yaratıklara karşı koruyabilmekten acizdir.

    Aşk ve Canavarlar filmi ekibi

    Başrolde Labirent: Alev Deneyleri filmi ile tanış olduğum Dylan O’Brien yer alıyor. Aşkı Aimee’yi ise ilk kez karşılaştığımız Jessica Henwick oynuyor. Kadroda Michael Rooker, Dan Ewing, Ariana Greenblatt, Ellen Hollman gibi isimler var. Oyuncu kadrosu filme devam etmemi sağlayan unsurların başında geliyordu. Yönetmen koltuğunda hiç aşina olmadığım Michael Matthews ismi var.

    İyi içgüdüler hata yaparak kazanılır.

    Clyde Dutton

    Aşk ve Canavarlar filmi yorumum

    Filmde arafta kalma nedenim harika bir arka plana sahip olan senaryonun oldukça ağır ilerliyor olmasıydı. Kurgulanan dünya, bizimle paylaşılan ayrıntıları, yaratıklar ve detayları oldukça ilgi çekici olsa da her şey bir salyangoz edasıyla ilerlediği için ara ara filmi kapatmak istedim.

    Joel’in şapşal aşkı ve bu aşkla neredeyse tüm kişiliğinin değişimi güzel işlenmişti. Korkak bir aşçıdan tüm insanlara umut aşılayabilecek cesur bir rehbere dönüşmesine şahit olmak filmin en güzel yanı. Ayrıca zaman geçirmek için yaptığı çizimler bana çocukluk hayalim olan resim sevdasını yeniden hatırlattığı için filme minnettar kaldım. Filmi izledikten bir gün sonra temel çizim dersleri almak için online kurs satın aldım. Umarım bu sefer de ayran gönüllülük etmez ve hayallerime yetecek kadar öğrenebilirim.

    Film, bir devam filmim gelebilir dercesine bitti ya da ben bir devamı olmalı diye hayal ettim. Her ne kadar başlarda sıkıldığım anlar olsa da film bittiğinde harcadığım zamandan memnundum.


    Telif hakları korkusu nedeniyle filmden bir kare ya da fragman bile paylaşamıyorum her zamanki gibi. Eğer yazdığım diğer film yorumlarını okumak istersen buradan uçabilirsin. Ayrıca sana bir potkal şarkısı armağan edeyim de dinle.

  • Venom: Zehirli Öfke Filmi ve Ezik Olmak

    Spider-man filmlerinden dolayı tamamen kötü kahraman olarak hatırladığım Venom, bu filmden sonra bambaşka bir kimlik kazandı zihnimde. Belki çocukluğumdan hatırladığım o filmlerde ve çizgi dizlerde de kötü değildi ama nedense aklımda düşman olarak kalmış. Kalkıp tekrar eski filmleri kurcalayıp izleyecek değilim, bu yüzden fazla sorgulamadan 2018 yapımı Venom: Zehirli Öfke filmine geçiyorum.

    Venom: Zehirli Öfke filmi hakkında

    Venom: Zehirli Öfke, Marvel’in aynı adlı süper kötüsünden uyarlanan bir süper kahraman filmi. Yönetmenliğini Ruben Fleischer’in üstlendiği, kendisi yakın gelecekte çekilecek olan Uncharted filminin de yönetmen koltuğunda olacak, filmin başrollerinde Tom Hardy ve Michelle Williams yer alıyor.

    Venom: Zehirli Öfke filmi konusu

    Ünlü bir haber muhabiri, televizyon programcısı ya da adı her neyse ondan olan kahramanımız Eddie, sevgilisi Anne ile mutlu bir hayata sahiptir ve hatta evlilik planları yapmaktadırlar. Fakat olur olmadık her işe maydanoz olmayı seven Eddie ki kargalar olarak bu tavrını takdir ediyoruz, bir gün bilim meraklısı ultra zengin Carlton Drake ile bir araya gelir. Drake olmasa film olmazdı diyebiliriz çünkü Venom ve arkadaşlarını bir uzay programı ile kendi çirkin hayallerine alet etmek amacıyla getiren kişidir.

    Film Drake tarafından uzaya araştırma için gönderilen bir roketin bilinmeyen nedenlerle yörüngeye girerken kontrolden çıkması ve yeryüzüne çakılması ile başlıyor. Bambaşka bir gezegenden getirilen yaşam formlarını sağ salim teslim almak dileyen Drake’in yolu önce bu kazayla sonra da bizim Eddie ve onun can yoldaşı Venom ile çıkmaza giriyor.

    Venom: Zehirli Öfke filmi yorumum

    Vizyona gireli hayli zaman olan bu filmi süper kahraman filmlerini sevmeme rağmen bunca zaman sırf eleştiriler yüzünden izlememiştim. Fazlasıyla önyargılı olduğum için filimi kolay sevdim. Beklentimin oldukça düşük olması, filme alışmam konusunda en büyük katkıyı sağladı 🙂 Venom’un dünyayı yok etme arzusuyla dolu iken Eddie ve diğer insanları sevmeye ve anlamaya başlamasının ardından dünyaya kurtarmak için kendini feda etmeyi göze alacak hale gelme süreci güzel işlenmişti. Bambaşka gezegenlerden iki varlığın birbirlerinde ortak bir yön bularak bu kadar iyi arkadaş olmalarına şahit olmak hem güzel hem de konu itibari ile komikti: Eziklik.


    Filmde anlamsız gelen, gereksiz detaylar vardı ama hatırlamıyorum. Bir film eleştirmeni olmadığım için sadece keyif almaya bakıyorum ve aldığım keyfi tarif etmeye çalışıyorum blogumda. Telif hakları korkusu nedeniyle filmden bir kare ya da fragman bile paylaşamıyorum. Ama eğer yazdığım diğer film yorumlarını okumak istersen buradan uçabilirsin. Ayrıca sana bir potkal şarkısı armağan edeyim de dinle 😉

  • Zamanda Beş Yolculuk

    Yazının sonunda yazılan cümlelerin darbe ile başa geçişidir: Gereksiz anılarımın sabahın erken saatlerinin ürünü olduğunu söylemiştim zaten ama tüm bu anıları hatırlarken kulağımda anlamadığım dilde şarkılar çınlıyordu, onların da hakkını teslim etmek lazım: Rastak isimli bir İran müzik grubu, oldukça keyifli bir ekip, buradan uğrayabilirsiniz. Ayrıca öne çıkan görselde canım kardeşim ile çıktığımız bir Karadeniz gezisinden kalan fotoğraf yer alıyor.

    Antalya’da bir Sibirya kurdu

    Saat sabahın beşi ve ben farklı hayallere dalmaktayım. Defalarca kez instagram hesabı değiştirdiğim için bir türlü yerinde duramayan anılarımı farklı şekillerde, karmakarışık da olsa kaybetmemiş olmamın bir meyvesi bu an. 2018 yılının ekim ayı ortalarında çıktığımız keyifli ve uzun bir gezintiden kalan tatlı bir hikaye. Nerede olduğumuzu tam kestiremediğimiz ve bitmek bilmeyen, bitmese de olur cinsinden saatler süren bir yürüyüşün kalan tek anısı.

    Adı Fıstık; bir Sibirya kurdu ve Antalya’da yaşıyor. Kendisi medyatik bir köpektir ve öyle herkesle yürüyüşe çıkmaz. Lakabı da Eyşan’dır fakat bunun nedenini izah etmek biraz özel hayatını aşikar etmek olacağından susmayı tercih ediyorum.

    Canım çeker, kapı çalar

    Canım bir şey çektiği zaman en geç iki gün içerisinde bir şekilde beni bulurdu. Çocukluğumda da gerçekleşen bu hal, annemin gözünden oldukça kötü bir şeydi: Açgözlü bir nefsin şeytani bir doyum yolu olarak yorumlardı. Bana göre ise çok saf ve temiz bir mucizeydi: Yaradan kulunun gönlünü hoş ediyordu diğer kulları aracılığıyla, bana küçük sürprizler yapıyordu ve sevdiğini gösteriyordu belki fark ederim diye.

    Konuyu hatırlamama neden olan haşlanmış fıstık hikayesi aracılığıyla sevdiğim bir şeyi hatırlamış oldum. Çocukluğumdan beri oldum olası pek bi’ severim taze haşlanmış fıstığı. Bir güzel olur ki sormayın. Sormayın ve ilk fırsatta deneyimleyin.

    Bay mantis

    Her türlü canlıyı seviyorum. Çocukken karagöz adını taktığım örümcekleri beslemeye çalıştığımı hatırlıyorum. Büyüdükçe bu sevgi farklı hobilere vesile oldu. Başta karınca kolonisi kurmak olmak üzere mantisler ilgi alanıma girdi. İyi bir karınca kolonisi kuramadım ve uzun süreli bir mantis bakımım olmadı ama. Her hevesimde olduğu gibi bunlarda da yarım yamalaktım.

    Bir şekilde beni bulan mantis, örümcek, çekirge vb. canlılarla biraz zaman geçirir, onları benimle tutacak bir girişimde bulunmazdım. Diledikleri zaman tek sıçrayışla benden ayrılabilecek olsalar da bir çoğu ile saatler hatta günler geçirdiğimiz oldu. Bu fotoğraftaki de kısa süreli dostlardan birisiydi.

    Acemi balıkçı

    Son üç yılıma bakılırsa balık tutmayı sevdiğim düşünebilir fakat bu büyük bir yanılgı olur. Balık tutmayı sevmiyorum ama eski ve özlediğim arkadaş ortamımda güzel vakitler geçirebilmenin aracılarından birisi olması nedeniyle çok fazla balığa çıktım. Ucuzdan alınmış ve kısa zamanda paslanmış bir oltayı öylesine denize atar ve boş boş saatlerce beklerdim. Ara ara oltası dolu gelen bir arkadaşıma öykünür ve büyük bir iştahla yemleri güzelce hazırlar, çok iyi olduğunu düşündüğüm atışla dualar eşliğinde atardım oltayı.

    Fotoğraftaki anı hatırlıyorum: Günün ilk hasılatı idi ve benim oltama vurmuştu. Gerçi günün geri kalanında bir daha dolu çekemedim. Hayır, oldukça büyük ama zehirli, yenmeyen, adını hatırlayamadığım bir balık daha çekmiştim o gün.

    Soba güzel ama zahmetli

    Soba yakmak her ne kadar zevkli olsa da zahmetli. Hem kömür hem de odun kullanıyordum. Kömür çuvalları kamyondan iner ve kapının önüne dizilirdi ama her seferinde çuvaldan soba için kömür doldurmak kirli ve gıcık bir işti.

    Bazen çok tembel olabiliyorum ve bu fotoğraf en büyük tembelliklerimden birine ait. Odunlar bire birlik tomruklar halinde gelmiş ve ev sahibim aracılığıyla ağaç motoru olan biri tarafından görüldüğü hale getirilmişti. Ama daha duvar kenarına dizilmeleri hatta bir kısmının da balta ile küçültülmesi gerekiyordu. Sanırım bir aydan uzun kaldı o odunlar orada. Bahçeye girmek zorunda olan ilaçlama aracının yolunu açmak zorunluluğu olmasa bir ay daha kalabilirdi.

  • Bir Yangın Bir Karga

    Kolilerin içinden

    Düzenli blog yazmaya karar kıldığım bir zamanda, tam da memleketime gelip eş dost gezmek, hasret gidermek dilediğim bir zamanda.. daha hevesimin ikinci gününde tarihinin en büyük yangınını yaşadı memleketim: Manavgat.

    Memleketime ayak bastığımda başlayan yangınlar, tek bir ağaç bırakmamaya yemin etmişçesine yaktı kavurdu. Aklım, gönlüm, ciğerim de yandı o yangınla. Tüm ilçe dört gün boyunca, soba dumanı basan bir oda gibiydi: Güneş dumandan kah kızıla çalıyor kah tamamen kayboluyordu. Her yan ağır is kokuyor, gökten kül yağıyordu. Yanlışlıkla odanın bir penceresini açsan, evin için tamamen ise, küle boyanıyordu. Memleketim, ağaçlar, canlılar, evler yanıyor ama ben hiç bir şey yapamıyordum o ilk gün.

    İkinci gün, çıldırmanın eşiğinde dışarı attım kendimi. Dumandan, isten yanan boğazımla dolandım sokaklarda. Yerel sosyal medya hesaplarında anbean yangın haberlerini seyrederken kurulan yardım merkezlerini, gönüllü çalışacak insanlar arandığını gördüm. Koşa koşa vardım yardım merkezine ve o gün bu gündür hatta şuan bile bin bir gayretle çabalıyorum. Bir şey yapamamak nedeniyle içimde alevlenen yangın, burada koşturdukça sakinledi. Zamanın nasıl geçtiğini bile fark edemeden bir hafta tamamlandı. Ama ne yangın söndü, ne de gelen yardımların sonu geldi.

    Güzel gönüllü insanlar

    Burada bambaşka hayatlara sahip nice güzel gönüllü insanlar tanıdım. Kilometrelerce uzaktan sadece yardım edebilmek için gelen canlara minnettar kaldım. Yapacak iş ararken gözleri heyecanla parlayan kardeşler, arkadaşlar edindim. Yangınla mücadele eden itfaiye erleri, saha çalışanları, gönüllüler.. farkı yok burada olan hiç kimsenin. İşini gücünü bırakıp buraya koşan, günlerdir geceleri yardım merkezinde uyuyup kalkan, her sabah ya da her müsait olduğu anda buraya koşa koşa gelen ne güzel insanlar var. Hiç birisini ömür boyu unutmak istemiyorum.

    Ansızın bastıran gözyaşları

    En ufak şeye bile ağlayasım geliyor. Hatta şu cümleyi yazarken bile gözlerim ıslandı ansızın. Yangından görüntüler hayatımın parçası oldu. Yanan ağaçlar ya da evler değil sadece, en ufak bir canlının bile yangından etkilenen haline şahit olduğumda gözümden yaşlar dökülmeye başlıyor. Yangın sönmedikçe de hayatımda hiç etmediğim kadar küfür eklendi dualarıma. Çok anlamsız, karmaşık bir halde çalışıyorum. Çalıştıkça, hareket halinde oldukça iyi hissediyorum bir tek. O da ne kadar iyi olunabilirse.

    Ne kadar doğru

    Bilmiyorum, böyle yazmak, anlatmak ne kadar doğru. Yaptığım iyiliği göze sokmak değil, yaşadıklarımı ve içimde biriktirdiklerimi ifade etmek için yazıyorum. Sabah koşa koşa yardım merkezine geldiğim, akşam eve varır varmaz yorgunluktan uyuyup sabah uyanıp tekrar yardım merkezine döndüğüm bir döngüdeyim bir haftadır. İçim çok dolu.

    İki yavru kedicik

    Yardım merkezindeki üçüncü günümüzdü sanırım, daha birkaç haftalık, gözleri bile açılmamış iki yavru getirdiler bize. Yangından etkilenen binlerce candan sadece ikisiydiler. Sadece iki tanesini görmek bile binlercesine bedel bir hüzne sebepti. Bir arkadaşımız akşama kadar ilgilendi onlarla. Merak etmeyin, akşam vakti, bir anne kedisi olan hayvan sever tarafından sahiplenildi. Son günlerde hayvanlar için kurulan sahra hastaneleri de var ve herkes elinden gelenin en iyisini yapıyor.

    Fotoğraflarını Orhan’ım çekmişti. Sağolsun yine kendisi hatırlattı minnoşların fotoğrafını. Umarım yeni evlerinde mutludurlar.

    Günler hızla geçiyor

    Ne ara geldim, ne ara gidiyorum, zaman nasıl bu kadar çabuk geçti, bilmiyorum. Şuan havalimanındayım. Yazıya başladığım günden dört gün sonrası. Yazıya başladığım gün bileğimi burktum. Halihazırda birkaç gündür devam eden diz kapağı ağrısı ile bir edip hastaneye gittim ve dinlenme gerekliliği uyarısı aldım. Bir gün dinlenip yardım merkezine geri dönsem de maalesef çok fazla dayanamadım ağrılara. Toplam yedi gün gecem gündüzüm karıştı orada ama içimdeki yangın hafifledi bu sayede, başkalarından çok kendime iyilik yapmış gibiydim. Ama şimdi her şey bitti ve dönüyorum. Yazmak istediğim şeyleri unuttum, kafam hâlâ çok karışık ve çok fazla şey sorguluyor.

    Yananları görmek

    Yangının ilk başladığı alana gittik Potkal Müzik ekibi olan canlarımla (birazdan anlatacağım). Tüylerim diken diken oldu, ağlamamak için kendimi zor tuttum. Gözümün değdiği alan, yanan toplam alanın yanında devede pire idi ancak ama o bile mahvediyor insanı. Yanan ağaçları, canları, hayalleri düşündükçe darlanıyorum.

    Yangının aileme getirdiği

    Yangının büyüklüğüne tarife gerek yok ama kendi ailem adına olan biteni de izah edeyim: Ana köyümde zeytin ağaçları yandı ve hamdolsun yangın köye ulaşmadan söndürüldü. Baba köyümde ise günlerce süren uğraş ile yangın yine köye ulaşmadan söndü. Fakat hem İstanbul Silivri itfaiye araçları ve erlerinin hem de köyün insanlarının büyük gayretleri ile başarıldı bu durum. Hepsine minnettarım.

    Son ve hazin not:
    İçimdeki birçok şeyi yazmaktan korkuyorum.