Etiket: antalya

  • Antalya’yı Sevmeyen Karga

    Yaşadığım yeri o kadar çok anlattım ki bu yazıda tekrara boğulmaktan korkuyorum. Bulunduğum köy ve benzeri saklı cennetleri haricinde ise yaşadığım şehri sevmiyorum. Antalya… Burada doğup büyümüş olsam da gerek iklimini gerekse sokaklarında olmayı sevmiyor, zorunlu olmadıkça da köyden şehre inmiyorum.

    Çocukluğumdan beridir Antalya’ya karşı tavrım aynı. O yüzden uzaklaşmak için ilk fırsatım olan üniversite tercihimi Sivas’tan yana kullandım. Arkadaşlarım, sıcak denizlerin hayali ile memleketime hayranlık duyarken, onları şaşırtan bir şekilde ben de Sivas’a hayranlık duyup, bağlandım. Yaz aylarında bile farklı bahanelerle Sivas’ta kalmaya, burayı ikinci bir memleket edinmeye başladım. Elbette bunda en büyük etmenler, yaptığımız güzel işler ve edindiğim güzel dostluklardı: Edebiyat dergisi, tiyatro, tabure sohbetleri, şiir haykırışları, radyo… Ve bir gün üniversite bitti ama Sivas bitmedi benim için.

    Öğretmenlik atamalarında asla memleketime yakın yerler yazmadım. En uzağa, Van’aydı yolculuğum ve 3 yıl sürdü bu macera. Hayatımın en büyük tecrübelerini kazandığım şehirdir Van. Konu harici olacak ama kesinlikle görmenizi, gezmenizi tavsiye edebilirim Sivas ve Van’ı.

    Antalya’ya tekrar dönüşüm ailevi nedenlerdendi. Şansım varmış ki kendimi bambaşka bir yerde hissettirecek güzellikteki bu köye tayin oldum. Burada olmayı seviyorum ve o yüzden Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğinin yeni sorusunu ( Yaşadığınız şehrin sevdiğiniz ve sizi oraya bağlayan özellikleri nelerdir? Şehrinizde gitmeyi tercih ettiğiniz yerleri, meşhur yemekleri ve bir gün uğrarsak bize önerebileceğiniz aktiviteleri tanıtır mısınız?) Taha ve Edischar‘dan af dileyerek şehrim adına değil, köyüm adına cevaplamak istiyorum.

    Hayır, asla tembellik yapmıyorum. Kelimelerle tarif edemeyeceğim bir çok şeyi size anlatması için daha önceleri youtube kanalıma yüklediğim altı videoyu paylaşıyorum sizinle. Ve her zaman olduğu gibi sözü hanımkargama bırakıyorum yazının assolisti odur diye. Ayrıca kapak fotoğrafımızı da o çekti. Alanya Kalesi’nden sahil görüntüsü.

    Antalya’nın iç Anadolu ilçelerinden biri olan Akseki’de yaşıyorum. Burası yüzölçümü olarak büyük, nüfusu oldukça az, tenha, turizmden uzak bir dağ ilçesi. Bu sebeple Antalya’nın diğer ilçelerine göre çok gelişmiş değil. Misal merkezde yalnızca bir tane banka var. Kargo şubeleri yok. Gibi. Beni buraya bağlayan tek şey Adamkarga’mın vazifesi. Onun dışında hiç bir bağım yok. Hepi topu 6 aydır burada yaşıyorum. Bi dokuz, on ay kadar daha buradayız. Umarım fazlası da olmaz. Zira aklım başka yerlerde.

    Sevmediğim çok şey olmasına rağmen yine güzel yanları var tabi. Kekik kokulu, yürüyüşe ve bisiklet sürmeye elverişli, dağ manzaralı dümdüz yolları mesela. Sabah uyandığımda duyduğum keçi melemeleri. Kümesten bağırıp “ben de varım” diyen horozları. Temiz havası. Sessizliği. İnsanlardan yeterince sıkılmışken burası ilaç gibi geldi. Bir de evimi. Geniş, kullanışlı, istediğim gibi düzenleyebileceğim, giriş kat, bağı bahçesi olan çam kokulu bir ev.

    Antalya’nın yemek kültürü pek yok. Hatta hiç yok desek yeridir. Köfte piyazdan başka önerebileceğim bir şey gelmedi aklıma.

    Tahini meşhur buranın. Piyazı da tahinli yumurtalı. İstanbul’dakinden oldukça farklı ve daha lezzetli kanımca. Aktivite sorarsanız buradan daha bol olanı yoktur başka şehirlerde. Gezilecek pek çok antik kent, köprü, kanyon, müze, kale, ırmaklar ve şelaleler var. Her yer tarih kokuyor. Bunun dışında sahilleri fazla dalgalı ama bir o kadar berrak ve hoş. Alanya Antalya’nın geri kalanına bedel güzellikte bir ilçe. Kendi başına bir şehir bile olabilirmiş. Yamaç paraşütü, tekne turları, uçak uçurma, su parkları, deniz paraşütü gibi pek çok etkinlik de var.

    Bir gün buraya uğrarsanız tavsiye edebileceğim tek şey mayıs – eylül ayları arasında buradan uzak durmanız. Nem ve sıcak çok fazla. Kalan aylarda gelip hem denize girebilir, bizim gibi dağ ilçesindekileri ziyaret edip aynı akşam kuzinada kestane kebap yapabilirsiniz. Ayrıca Antalya tekne kiralama fiyatları için linki ziyaret edebilirsiniz. Antalya kendi içinde çok uzak ve sıcaklık farklılıkları olan garip ama hoş esintiler bırakan da bir şehir.

    Sevgiler.

  • Dağ ve Mehmet

    Uzaktan yakın görünen, her Allah’ın günü gözümüzün önünde duran bir dağa çıkmaya niyetlendik. Üç kişiydik. Yaklaşık bir saat tırmandık, bisiklet ve yürüyüş için kayıt sağlayan programa göre tam olarak 45 dakika.. her yanımız diken kesikleri ile doldu. Tırmanışta bir kaplumbağa (pek bi korkaktı, kafasını hiç çıkarmadı dışarıya), mavi parıltılı bir akrep (avuç içi kadardı, fotoğrafını çekmeye niyetlendiğimde utanıp deliğine kaçtı), devasa bir sinek (eşek arısı zannettim ilk önce, sonra yusufçuk ama baya baya deve gibi bir kara sinek) ve ötüşen kuşlar (çok güzellerdi) haricinde pek bir canlıya rastlamadık.

    Tutunduğumuz kayalar çok sivriydi, yüzeyleri tarak benzeri yapıdalardı ve nedenini anlayacak kadar coğrafya bilgisi üçümüzde de yoktu. Zaman geçtikçe ve terledikçe, zirveye yaklaştığımız konusunda ümitleniyorduk. Ta ki dağın eteğinde bizi izleyen ve küçük yaşına rağmen çobanlık yapan Mehmet’in bizim 45 dakikada tırmandığımız yeri beş dakikada aşıp yanımıza geldiği ana kadar…

    Pek düzlüğe denk gelemedik tırmanma çabamız boyunca. Bulduğumuz ilk müsait taşın üstüne tavuk gibi tüneyip birer elma yedik. Tüneyiş esnasında yazıya taç olan fotoğrafı, köyün manzarasını da çektim elbet. Mehmet, az aşağımızda sessizce bizi izliyor. İki çift sözün ardından takıldık peşine ve birkaç yeni diken kesiği ile aşağıya indik. Çıktığım son noktayı aşağıdan tespit ettiğimizde, hedefimizin ancak dörtte birine ulaşabilmenin tatlı hayal kırıklığı belirdi.

    “Şu diğer patikadan çıksak aslında daha kolay yukarı varabilirdik.” “En başından suyun gözünü takip etseydik, belki bu kadar yorulmazdık.” “Terledik ama kendimize yazık ettik. Ferfir’e yürüseydik, en azından bunca iz kalmazdı dikenlerden.” “Ama yine de iyi oldu be!” “İyiydi ama haftaya tekrarlayalım, kalmasın böyle.” “Hangi gün, bir gün seçmezsek havada kalır, diyim bak!” “Perşembe?” “Olur ama hanımlara bi sormak lazım, o güne bağlı.”

    Biz üç kişi, üç öğretmen, o perşembe günü tekrar yola düşer miyiz bilemem ama kesin olan bir şey var: Mehmet, okul başladığında, en az birkaç hafta dağdan aşağı inmeleri için öğretmenlerine nasıl yol gösterdiğini ve belki de onları kurtardığını anlatacak. Helali var, anlatsın, hak ediyor kerata.

  • Ganimeti Bol Antalya Yorgunluğu

    Öncelikle belirtmek isterim ki bu yolculuğun yegane amacı Antalya Devlet Tiyatrosunun Deli Dumrul adlı oyunu izlemekti ve oyun hakkındaki görüşlerimi bu yazıdan okuyabilirsiniz 🙂

    plan yapmak mı?

    Bi daha asla plan yaparak yola çıkmayacağım. Planlarım bir şekilde mahvoluyor çünkü; vardır elbet bir hayır diyerek keyfini çıkarsam da sonradan, ilk etapta verdiği huzurluk kendi başına dert! Olan ise şu: Köyden yola çıkıyor ve oyundan bir saat kadar önce metroya biniyorum. Normal şartlarda 20 dakikaya varırsın dedikleri yol 1 buçuk saat sürüyor. Hızlı metromuz yolda gerçekleşen ve 2 saattir kaldırılamayan kazanın izleri yüzünden (Rabbim kazazedelere kolaylık,sıhhat versin) kaplumbağa gibi hareket ediyor. Yolu bilsem yürüyüp gideceğim ama zaten 3 saatlik bir yoldan yenice gelmiş olmamın yorgunluğu ile yerimden kalkamıyorum. 15.00’da başlayan oyuna yetişemeyeceğim kesinleşince akşam seansı için bilet arıyorum internetten fakat tek bir bilet bile yok. Zar zor ulaşınca durağa, sora ede 10 dakika koşuyor ve tiyatro binasını buluyorum. Gişedeki memur hanım sağolsun bilet kalmasa da bir kişinin satılması için bıraktığı bileti bana veriyor ve akşam seansı için en köşede de olsa oyunu izleyebileceğim bir bilet veriyor. Karga kan ter içinde, akşama kadar saatlerce ne yapacağından pek emin değil! Plan yapmak mı.. bi daha asla!

    zamanı güzel değerlendirmek ve ganimetler

    İyi ki dedim sonrasında, iyi ki geç kalmışım. Çok yürüdüm, aradım, yanlış ve yabancı sokaklara daldım ama aslında bulmanın çok kolay olduğunu iddia ettikleri sahafları, antikacıları buldum. Çok güzel kitaplar buldum, yıllardır adını bildiğim ama hiç elime geçmeyen bir derginin sayısını buldum, pul satıcılarının pullarını karıştırdım ama bende olmayanına rastlamadığım için alamadım, filateli derneğini bulup kapalı olduğu için kapısından geri döndüm, genç bir sahafın arkadaşının düğününde kafasını iyice çekip tüm düğüne neşe kattığı anılarına şahit oldum, büyük bir çil para koleksiyonunu inceledim, gelin annesine damat için antika pipo takımı satmaya çalışan dayıya şaşkın şaşkın bakakaldım, bir kez daha pikap alma hayalimi yeşerttim, yürüdüm, yürüdüm ha yürüdüm, ucuz ve hayli yağlı bir dönerin mide bulantısını çektim, sahaf adını kirleten korsan kitapçılara acıyarak baktım, salı günleri gerçekleşen pul müzayedelerini öğrenip asla katılamayacağım için derin bir iç geçirdim…

    oyun biter ve karga eve nasıl döner?

    Henüz tanımadığınız bir şehirde elinizde akıllı telefon da olsa geri dönebilmek büyük bir soru işaretidir. Yalnızsanız daha da bir zor sanki. Oyun bittikten sonra saat 22.30 gibiydi ve gecenin karanlığında şehir daha bi iz bulunmazdı. Birkaç yol tarifi ile metroyu sonrasında otogarı buldum. Köyüme geri dönmek kolay olur gibi geliyordu, kesin araç bulurum diye düşünüyordum ama şansıma boş firma yoktu. Aslında Konya istikametine giden herhangi bir otobüse binip 3 veya 3 buçuk saat sonra yol kenarında, köyümde inip hemen evime girebilirdim. Tabi bu benim kafamdaki plandı sadece 🙂 Saat gece yarısına vardığı sırada muhabbetli bir şoför ve muavini aldılar yanına beni, muavin kendi koltuğunu paylaştı ve evime vardım. Güzel  ama yorucu bir gündü, sırtımda ganimetler eve vardım ve sobamı yakamadan soğuktan yorgana sığındım.