Son zamanlarda hem hastalık hem yoğun iş temposuyla başa çıkmaya çalışıyorum. Kafayı sıyırmanın eşiğine geldiğimde ise ya uyuyor ya da eğer kafamı kaldırabiliyorsam uzanıp bir saat kadar Subnautica Below Zero oynuyorum.
Subnautica hayran olduğum bir oyun serisi ve ilk oyunda bir noktadan sonra dayanamayıp hile kullandım ve her hile kullandığım oyunda başıma gelen şey gerçekleşti: Oyundan soğudum ve sonunu getiremedim. Subnautica 2’yi bekliyordum hayli zamandır. Sağ olsun Küçürek Öykü dergisinin kondüktörü Hakan Kaya kardeşim bana hediye etti oyunu. Fakat oyun daha erken erişimde olduğu için bir iki saate kalmadan sonu geldi. Tabi hikâye bitmiş olsa da siz sonsuz okyanusta keşfe ve yaşam alanınızı geliştirmeye devam edebiliyorsunuz ama ben oyunda hikâye olmadan ilerleyemiyorum.
Boşlukta kalıp sadece uyku ile idare ettiğim birkaç günün ardından Subnautica Below Zero’yu fark ettim. Normal şartlarda birinci oyuna DLC olarak planlanmış olsa da olay büyüyünce ayrı bir oyun olarak piyasaya sürülmüş, benim unuttuğum, serinin ikinci oyunu. Denize düşen yılana sarılır misali koltuğumu tamamen yatar pozisyona getirip başladım oyuna. Peki ama bu nasıl bir oyun derseniz, gelin anlatayım:
Not: Oyun deyince aklınıza hemen boşa geçen zaman geliyor olabilir. Oyun oynayacağımız kitap okur ya da bir film izlerim, diyebilirsiniz. Fakat bazı oyunlar var ki hikâyesi bir kitap okumanın tadını sonuna kadar yaşatırken, atmosferiyle de size film izleme keyfini doruklarında yaşatabiliyor. O nedenle bu yazının oyuna dair olan kısımlarını okuduğum bir kitabı ya da izlediğim bir filmi anlatıyormuşum gibi görebilirsiniz.
Subnautica serisine dair?
Subnautica oyunlarının temelinde bir okyanus gezegeni var. İlk oyundan itibaren okyanusu, su altı yaşamını öylesine büyüleyici bir şekilde sunmayı başarıyorlar ki saatlerce sadece etrafı dolaşsanız ve manzarayı izleseniz yine de sıkılmazsınız. Tabi size zarar vermek için hazırda bekleyen bazı yaratıklara karşı da dikkatli olmanızı tavsiye ederim.
Üç oyununun da hikayesinin çıkış noktası aynı: Uzay gemisi ile bir okyanus gezegenine düşüyorsunuz. Gezegende beraberinizdeki yaşam ünitesinin de sağladığı teknolojiyi çevrede bulduğunuz maden vb. şeylerle geliştiriyor, gelişiyor ve hikâyede ilerliyorsunuz.
İlk oyunda nihai amacımız gezegenden kurtulmakken ikinci oyunda kız kardeşimize dair detayları öğrenip gezegenden kurtulmak, üçüncü oyunda da insanlığın belki de son ferdi olarak bu gezegende bir yaşam imkanı oluşturmak. Üçüncü oyunda erken erişimde anladığım kadarıyla bunu söylüyorum, ilerde işler değişebilir elbette.
Subnautica Below Zero’ya dair
Oyun ağır hasta olduğum, hastalığıma rağmen çalışmaya devam etmek zorunda kaldığım bir zamanda, her boşlukta olumsuz düşüncelere kapılmaya başladığım psikolojik hallenmelerim esnasında imdadıma yetişti. Hatta o süreçte hastalığımdan utanır hâle geldiğime dair tweet olarak başlayıp ardından bloga uzanan yazımı da buradan okuyabilirsiniz.
Dönelim oyuna: Serinin ilk oyununa göre hikâyesi beni daha fazla içine çekse de oyunun ana teması olması gereken su altı yaşamından kopup karlı arazilerde adımlamak zorunda kalmak hoşuma gitmedi. İlk oyununda koca gezegende yapayalnızdık. Bu oyunda da aynı olacağını zannederken birden karşıma Marguerit adında çılgın bir kadının çıkmasına çok şaşırmıştım. Gezegene şirketle gelmiş olsa da şirketten ayrılıp vahşi hayata kendini bırakan garip ama varlığı ile hikâyeye renk katan bir karakterdi. Oyun biterken hâlâ ona dair bir şeyler yaşanacağını umut ediyor, bekliyordum fakat olmadı. Belki de oyunun en şaşırtıcı yanı olan Marguerit’in hikâyesi terk edilerek altı boş bırakılmış vaziyette bitirdim oyunu.
Oyunun sonuna dair ipucu vermemek adına detaylandırmaktan kaçınıyorum. Fakat hikâye ve atmosferiyle beni büyüleyen serinin tadı damağımda kalan hikâyesiyle ve keşke devamını yazabilecek kabiliyetim olsa dedirten sonuyla Subnautica Below Zero, harika bir deneyimdi.
Oyunun en sonunda, jeneriğe geçmeden önce son ve harika bir diyalog vardı. İpucu olmaması adına kimin, nerede ve niçin söylediğini detaylandırmadan sadece cümleyi paylaşmak istiyorum.
Sen yanımdayken, karşımıza çıkacak her şeye göğüs germeye hazırım.
Peşimi bırakmayan hastalık hâli
Peşimi bırakmayan enfeksiyon hastalıklarının tedavisi için geçtiğimiz hafta alerji ve immünoloji doktoru tahliller yaptı. Hamdolsun tahliller tertemiz çıktı. Bugün de romatoloji bölümüne gideceğiz. Dua eder, dua beklerim. İnşallah tedavisi kolay ve sıradan bir durum çıkar neticede.
Bu süreçte en yorulduğum kısım, iş ekibime mahcup olmamak ve tarihi belli işleri yetiştirebilmek adına çok fazla efor sarf ediyor olmam. Bunu yapmak zorundayım, şikayetçi değilim. Zira hastalığım nedeniyle bir kez işlerin iki ay gecikmesine sebep olmuşken artık hastayım demek istemiyorum. Allah yardım eder, güvenim Allah’a.