Ekim 2024’te Rize, Güneysu Gençlik Merkezi’nde Genç Kitaplar projesi kapsamında Sinem Ülger hanımefendinin moderatörlüğüyle keyifli bir muhabbet gerçekleştirmiştik. Bu güzel anları unutmamak ve blogumda da hatırasına yer verebilmek için yazıya aktardım. Genç Kitaplar, bir parçası olmaktan mutluluk duyduğum harika bir proje. Instagram hesabına buradan ulaşabilirsiniz, takibinizi gönülden tavsiye ederim. Bu vesile ile hem Sinem hanıma hem Genç Kitaplar ailesine davetleri için tekrar teşekkür ederim.
Sinem Ülger: Hocam, hoş geldiniz. Nasılsınız?
Ubeydullah Öz: Hoş bulduk, çok teşekkür ederim. Hamdolsun iyiyim, sizleri sormalı?
Sinem Ülger: Ben de iyiyim, teşekkür ederim hocam. Biz dışarıdan bir bakış olarak size biraz baktık ve dedik ki: “Karşımızda yazan, seslendiren, sosyal medyada içerik üreten, genç yazarları destekleyen bir öğretmen ve aynı zamanda öğrenen bir insan var.” Ama siz içeriden bir bakışla kendiniz hakkında bir iki cümle söyleseniz ne derdiniz?
Ubeydullah Öz: Kendim hakkında aslında “kararsız bir karga” ifadesini çok kullanıyorum sosyal medyada. Bunun temel sebeplerinden bir tanesi de ne olmak istediğime tam olarak karar verememiş olmamdır. Yazan tarafta mı, yazdıran tarafta mı, seven tarafta mı yoksa sevdiren tarafta mı olup olamayacağıma çok karar veremedim. Bu yüzden öğretmenlik, hayatımın en doğru kararlarından birisi oldu. Çünkü öğretmenlikte hem kendim edebiyatla, daha doğrusu hayatla alakalı birçok şeyi deneyimliyorum hem öğrencilerimi bu deneyimin içerisine katabiliyorum. Onların da kendilerini gösterebilmeleri ve hayallerini gerçekleştirebilmeleri adına birçok şeye vesile oluyorum. Çok kıymetli öğrenciler ediniyorum ki bu, kendi başarılarımdan çok daha büyük bir tat veriyor bana.
Sinem Ülger: Çok güzel hocam, teşekkür ederim. Sizinle de bir araya gelmişken biraz yazmak ve yazarlık üzerine konuşmak istiyorum. “İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü!” isimli bir kitabınız var. Hatta yakın zamanda yeni bir kitabınızın çıktığının haberini de aldık. Sizin yazma serüveniniz nasıl başladı?
Ubeydullah Öz: Yazma serüvenim biraz babamın hikayesini tamamlamak arzusuyla başladı. Çocukluğumda babamın unutamadığım kareli bir defteri vardı: A5 boyutunda, standart bir okul defteriydi. Babam o zamanlar kitap-kırtasiye işletiyordu. O kareli deftere yazdığı romanı, kendisine toptancılık için gelen yayıncılar ve dağıtımcılar vesilesiyle bastırmaya çalışmıştı fakat defter bir yerden sonra kayboldu ve babam için o hikaye orada bitti. Ancak benim çocuk zihnimde o, asla tamamlanmamış bir hikaye olarak hep kaldı.
Liseye başladığımda yazmaya dergi oluşturarak başlamıştım. Kes-yapıştır dergiler hazırlayıp Devlet Parasız Yatılı Yurdunda aylıktan bana kalan aylık altı lirayı bu dergileri çoğaltmaya harcıyordum. Üniversitede de yine dergi faaliyetiyle devam ettim. Fakat o dönemde yaptığım şey sadece insanların yazılarını yayınlamaktı, kendi yazdıklarıma hiç güvenmiyordum. Biraz babamın hikayesini tamamlamak adına —onun kendi öykülerini yayınlayamadık belki ama— diğer insanların öykülerini, şiirlerini ve hikayelerini yayınladık.
Sonrasında bir şey oldu ve yavaş yavaş “Öykü yazıyorum.” diyebileceğim metinler ortaya çıkmaya başladı. Kendimi öyle hissettiğim ve insanların da öyle yorumladığı metinler belirdi. Sonrası yavaş yavaş geldi, saçmalayarak geldi. Ne yazdığımı hiç umursamadan yıllarca yazdım. Kişisel blog tuttum, internet bloğu yazdım. Bunlar vesilesiyle daha fazla yazarak, aslında daha fazla saçmalayarak eninde sonunda, en azından sevdiğim kıymetli insanların ve hocalarımın “Evet, bir öykü yazdın.” diyebildiği bir noktaya gelmek nasip oldu.

Sinem Ülger: Hocam, aslında çekirdekten yetişmişsiniz (pişmişsiniz) diyebiliriz biraz.
Ubeydullah Öz: Öyle denebilir ama babam hiç anlatmazdı; sağ olsun hiç öyle bir tarafı yoktu. Onu kendim görmeseydim haberim de olmazdı. Zira babamın (benim için) meşhur mektupları vardı unutamadığım: Bir arkadaşı vardı, Mehmet amca. Birbirlerine aynı şekilde defterler doldurarak mektup gönderilerdi. Öyle bir-iki sayfalık mektuplar değildi. Bize yazmaktan hiç bahsetmemiştir, bu hevesinden veya heyecanından söz etmemiştir. Ancak beş yaşından beri bir kitap kırtasiyenin içinde büyümüş olmak, belki de kendi başına bu hevesi ve heyecanı bana tattırdı, yaşattı.
Sinem Ülger: Hocam, dediniz ya: “Kendi öykülerimi ilk başta biraz değersiz buluyordum.” Şu anda da aslında benzer şeyler oluyor; insanlar yazıyorlar ama bazen yayınlamaktan, hatta birilerine göstermekten çekiniyorlar. Bunu sizde kırdıran ilk şey neydi? “Tamam, ben bunu birine gösterebilirim.” dediğiniz o anı hatırlıyor musunuz?
Ubeydullah Öz: Aslında bunu en başından itibaren hep yaptım. Fakat ilk başlarda iki hocamdan çok sert, ters tepkiler gördüm. Hiç unutamıyorum: Lise üçüncü sınıfta yurtta kalırken rahmetli Okul Müdürüm Osman Kaya‘dan bir daktilo rica etmiştim. Arşivde çok eski bir daktilo vardı. O bana o eski daktiloyu vermek yerine, kendi evinden Alman klavyeli bir daktilo getirdi. Bazı harflerde, Türkçe karakterlerde karışıklık ve sıkıntı vardı. Yurt odasında akşamları saatlerce, şu an kahramanını hatırlamadığım bir öyküyü yazıyordum. Öykünün içeriğine dair hiçbir şey hatırlamıyorum.
Bir gün belletmen olan dil ve anlatım öğretmenimiz geldi. Kırk fırın ekmek yemem gerektiği şeklinde bir telkinde bulunarak daktilonun fişini çekince yazmaya uzun süre ara verdim. Fakat yine o zinciri kıran kıymetli bir hocam oldu üniversitede. Bu iş biraz hoca-talebe ilişkisine dönüyor. Aslında insana dair her şeyde bir rehbere, bir itici ve itekleyici güce, insana heyecan katıp destek verecek bir kuvvete ihtiyaç var. Bu bazen anne-baba olabiliyor, bazen de asla unutamayacağınız çok kıymetli bir öğretmen olabiliyor.
Şu an Rize İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nde “Genç Yazarlar ve Şairler Kulübü” projesiyle bunu yapabilmek adına çok gayret ediyoruz. Buradan yine isimleri sizlere aşikar olan Mücahide Sert ve Ayşegül İrem Kazdal hocalarımızla “Ça(y)lakalem” adında bir projeyle insanların, en çok da öğrencilerimizin yazmalarını ve yazdıklarını ortaya koymalarını sağlamaya çalışıyoruz. (Şuan bu Ça(y)lakalem dergimizi Huriye Çap, Merve Kaba ve Mücahide Sert hanımefendilerle devam ediyoruz.) Çünkü ancak deneyerek ve ancak birinin gayretine vesile olup cesaretlendirmesiyle bu adımlar atılabiliyor.
Sinem Ülger: Az önce dergilerden söz ettiniz; sürekli olarak dergilerle haşır neşir olduğunuzu da biliyoruz. Dergiler yazmaya yeni başlayanlar için iyi bir başlangıç mıdır, yoksa tam tersi bir etki mi yaratır?
Ubeydullah Öz: Bu durum, yazınızı hangi dergiye ve nereye gönderdiğinize bağlı. Bazı dergiler hiç cevap vermeyebilir. Ancak Türk edebiyatında Cumhuriyet’ten bu yana, hatta Cumhuriyet öncesinden Osmanlı’nın son dönemine kadar bildiğimiz bütün yazarların ve şairlerin —hangi görüşte ya da tarafta olursa olsun— çıkış noktası dergiler olmuştur.
Geçen günlerde Rize Valiliğimiz vesilesiyle “Beş Şehir”i konuştuk. Beş Şehir’in yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar bile ilk şiirlerini bir dergide yayınlıyor: Ülkü mecmuası ile başlayan yazı hayatı Dergâh dergisiyle devam ediyor ve hep dergiler vesilesiyle sonunda bir kitap ortaya çıkıyor. Türkiye’de edebiyat, edebiyatçılar, yazarlar ve şairler hep dergilerde yetişmiştir. Yıl 2024, hâlâ daha öyle olması gerektiğine inanıyorum. Dergiler bu iş için en büyük kapıdır.
Sinem Ülger: Evet, yani o cesaretlendirici, itici güç bir noktada dergilerde bulunuyor. Hocam, kitap ve okumak arasındaki ilişki üzerinden merak ettiğim bir soru var. Genel bir kanı vardır; “İyi yazarlar her zaman iyi okurlardır.” diye. Ama her zaman öyle olmuyor; iyi okurların hepsi iyi yazar olamayabiliyor. Tamam, iyi yazarlar iyi okur oluyorlar ama her iyi okur iyi bir yazar olmuyor. Peki, iyi yazar olma çizgisini ayıran şey nedir? İyi okuru iyi yazar yapan şey sizce nedir?
Ubeydullah Öz: Burada okumanın içini ne kadar doldurduğumuzu konuşmak lazım. Her okuduğumuz kitap insanı yetiştiren, yazma konusunda ya da bilinç düzeyinde eğiten kitaplar değildir. Şu cümleyi öğrencilerime çok kullanıyorum: Eskiden sadece “Kitap oku!” diyorduk, şimdi ise “Kitap oku ama neyi oku?” diyoruz.
Burada pergelin ucunu iyi belirlemek lazım. Kitap okuma konusunda da, hayattaki her adımda da bir gaye ve amaç olmalı, metinleri ve kitapları o çerçevede seçmek gerekir.
Alelade, günümüzün popüler kitaplarını okuduğunuzda bunlar hayatınıza hiçbir şey katmaz. Binlercesini okusanız bile iki cümleyi bir araya getiremezsiniz. Ancak hem Türk edebiyatı hem de Türk-İslam edebiyatı adına okuyacağınız kıymetli eserler, yazarlar ve şairler sizi farkında olmadan yetiştirecektir. Belki anlamını bilmediğiniz birçok kelimeyle karşı karşıya kalacaksınız ama bu durum sizde merak uyandıracak, sözlük kullandıracak, bilinçaltınızda bir ufuk oluşturacaktır. Hocalarım hep “Bardak dolacak ki taşsın.” derdi. Her kitapla o bardağı dolduramazsınız; ancak tesirli ve etkili kitaplar okuduğumuzda eninde sonunda o bardak dolacak ve istemsizce bir yazma ihtiyacı doğacaktır. Bu bir deftere karalamak olur, bir yerlere yazmak olur; yazma biçiminin hiç önemi yok, insanı yavaş yavaş yazmaya başlatır.
Sinem Ülger: Daha önce yine Genç Kitaplar vasıtasıyla bir videonuzu izlemiştim. Orada “Okuduğumuz her kitapla aramızda bir ünsiyet, bir bağ var.” demiştiniz. Aslında bu bağ olunca seçme işi daha da önemli hale geliyor. Seçerken popüler kültüre kaymamamız, o bağı kuracağımız yazarları iyi seçmemiz gerekiyor. Yine de piyasada çok fazla kitap var; kitap seçerken şunlar bizim için temel sacayaklarıdır, diyebileceğimiz kriterler söyleyebilir miyiz?
Ubeydullah Öz: En azından belli sabitelerin olması lazım. Bir Türk gencinin, Müslüman bir Türk gencinin belli bir medeniyet ve İslam şuuruna ulaşabilmesi için kesinlikle okuması gereken bazı yazarlarımız ve kitaplar var. Belki tek tek uzun bir liste sayamayız ama en azından Nurettin Topçu‘nun “Türkiye’nin Maarif Davası” kitabını okuması ve bunu mihenk taşı etmesi gerekir. Az önce andığımız Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın “Beş Şehir” kitabını kendi toprağını tanımak, özünü bulmak adına kesinlikle okumalıdır. Cahit Zarifoğlu‘ndan “Yaşamak” kitabını okumalıdır.
Burada Sezai Karakoç, Necip Fazıl Kısakürek gibi birçok ismi sayabiliriz. Ancak buradan sadece sağcı/muhafazakar yazarların okunacağı ve yalnızca onların insanı yetiştireceği anlamı çıkarılmasın. Bu isimler hem medeniyet bilincine sahip olan hem geleceğe bu medeniyet bilinciyle, kendi özünü kaybetmeden ulaşma gayretinde olan bir nesil için önemlidir. Yine Aliya İzzetbegoviç‘i, Tarık Buğra‘nın “Osmancık” eserini ve daha birçok kitabı sayabiliriz ancak ne saysam eksik kalır.
Yusuf Kaplan hocanın 100 kitaplık bir serisi var ve bu kitapları belli bir sıralamaya göre dizmiş. Çok güzel bir okuma yöntemi olan “Dört Kalem Metodu” ile bu listenin sonuna kadar takip edilmesi gerekir. Burada hem yerli hem yabancı, her görüşten ve fikirden, insanda bir bilinç oluşturacak çok güzel eserler yer alıyor. Benim tavsiyelerim de genelde bu listeyle örtüşüyor.

Sinem Ülger: Gençlik kamplarına gittiğinizi biliyoruz, orada gençlerin hayatına dokunuyorsunuz. Genel olarak bu kamp atmosferi ve Gençlik Kampı Genel Projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ubeydullah Öz: Geçen yıl ilk defa tanıştım ve hayatımda gördüğüm en güzel şeylerden birisiydi. Hem kitap okuma faaliyetleri hem de sayısız güzel aktivite yapıyorlar. Biraz daha yaşım genç olsaydı ve bel fıtığım olmasaydı hepsine dahil olmak isterdim.
İçinde yaşadığımız dönemde böyle güzel imkanların gençlere tamamen ücretsiz bir şekilde sunuluyor olması muazzam bir şey. Maalesef bunun farkında olmayan çok fazla gencimiz var ve bu durum beni ayrıca üzüyor. Okumak, yazmak, hayatı deneyimlemek ve gezmek adına çok fazla imkan var fakat bunları görebilmek için sanırım başımızı telefondan kaldırıp dünyaya bakmamız gerekiyor. Umarım görenlerin ve bunlardan faydalananların sayısı artar. Orayı gördükten sonra “Keşke bir on yaş daha genç olsaydım.” diye çok istedim.
Sinem Ülger: Projelere değinmişken, biz de şu anda Genç Kitaplar projesinin içindeyiz. Bir eğitimci ve yazar olarak Genç Kitaplar projesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Eleştiriye de her zaman açık…
Ubeydullah Öz: Kitapla, edebiyatla alakalı ve gerçekten şuurlu, bilinçli yapılan çalışmaları gördüğümde çok mutlu oluyorum. Burada (Rize’de) birkaç kitap okuma kulübü var, sayılarının arttığını gördükçe memnun oluyorum. Birkaç dergimiz var, bazen arkadaşlar yeni çalışmalar yapıyorlar ve bunlar beni çok mutlu ediyor.
Genç Kitaplar, uzun süredir devam eden ve sürdürülmesinin çok kıymetli olduğunu gördüğüm bir proje. Çünkü sadece Rize içerisinde kalmayıp birçok yere ulaşan bir hikaye; nitekim sizin de burayla tanışma hikayeniz hemen hemen böyleymiş, bunu bugün öğrendim. Birçok gence ulaşan bu tarz projelerin artarak devam etmesi gerçekten çok kıymetli. Umarım süreç çok daha tesirli ve etkili bir şekilde devam eder inşallah.
Sinem Ülger: İnşallah. Çağrışım köşemize geçmeden önce hocam, çok aradım ama bulamadım. Instagram’da “Kargayla Büyük Buluşma” adlı bir fotoğrafınızı gördüm, keza Instagram kullanıcı adınız da öyle (adamkarga). Bunu bir yerde anlatıp anlatmadığınızı bulmak için çok araştırdım ama baştan sona hikayesini dinleyemedim. Neden hocam, bu kargalarla olan bağınız nedir?
Ubeydullah Öz: Çocukluğumda “Kararsız Karga” adında bir masal dinlemiştim. Aslında bir kaset, bant tiyatrosuydu. Onu bana bir sohbet çıkışında bir hocam hediye etmişti. İlkokul yıllarındaydım ve o sohbet meclisinin en sevilen simalarındandım çünkü ufacık tepecik bir şeydim. Sohbetten çıktığımızda o muhabbethaneye ait ufak bir satış ofisi vardı ve orada “Kararsız Karga” kasedini görünce elime alıp ne olduğunu anlamlandırmaya çalışmıştım, o sırada bana hediye edildi. Akşam eve gidince sonuna kadar dinledim. Gece uyurken, ertesi akşam, ondan sonraki akşam tekrar tekrar dinledim. Büyüdüm, hâlâ dinliyorum. Orada, bir türlü karar veremeyen, her şeye heveslenen fakat hevesinden çabucak vazgeçen bir karganın hikayesi anlatılıyordu.
Büyüdükçe onu dinlemekten kaynaklı mıdır bilmem ama çok fazla farklı hobi edindim, farklı işlerin içerisine girdim ve çok şey deneyimledim. Bazen insanlar bunu olumsuz bir özellik olarak gördü ama benim için her zaman felsefe şuydu: “Aklımda kalacağına, acaba nasıl olur diye düşünüp duracağıma deneyimleyeyim.” Helal olan, helal dairedeki her türlü eğlence ve aktivite Müslümana helaldir; o halde neden denemeyeyim, neden deneyimlemeyeyim? Bu düşünceyle karşıma çıkan her şeyi deneyimledim. Çok farklı hobilerim oldu, birçok şeyi tekrar tekrar yaptım, bozdum, yeniden yaptım.
Bu yüzden herkes bana “Çok kararsızsın.” diyordu. Ben de bir noktadan sonra “Madem kararsızım, o halde kararsız kargayım.” dedim. Sonra bunun üzerine fantastik bir roman yazmaya başladım. 2015 yılıydı, öğretmenliğimin ikinci yılıydı ve duvarlarım tamamen bu romanın şemalarıyla doluydu. “Karganya” adında, yedi tür karganın bir arada yaşadığı fantastik bir evrende, bir ekin kargası olan Rızvan’ın hikayesini anlatıyordum. Fakat bu coğrafyada, Karganya’da bir felaket oluyor ve bütün kargalar farklı topraklara sürgün edilerek farklı ırklara bölünüyorlardı. Bir nevi bizim İslam kültüründen beslenen bir hikayeydi ve bir araya gelmeleri yasaklanıyordu. Yedi farklı ırktan yedi dost bir araya gelip bu yasağı çiğnedikleri için cezalandırılıyor ve Hz. Adem’den beri insanlığın içerisinde yaşamaya mahkum ediliyorlardı. Hikayemdeki karaktere ve bu varlıklara böyle bir “adamkarga” sıfatı yüklemiştim.
Sonra bazı gelişmeler oldu ve o hikaye yarım kaldı; hayatımda çok büyük bir değişiklik oldu, bir bombalı saldırının içerisinde kaldım. Geriye set çektiğim birçok şeyle birlikte “adamkarga”nın ve Rızvan’ın hikayesi de orada kaldı. Ancak bu sıfat üzerimde kaldı; hâlâ internette bu sıfatla blog yazıyor, birçok yerde bu ismi kullanıyorum. Hatta yeni kitabımın alt başlığında da —ismini kendim bile söylemekte biraz zorlanacağım ama— Rahmetlinin Cyrano de Bergerac’tı Adı“Adam Karga da Derler Kararsız Bir Ademin Seyir Defteri” ifadesini kullandım. Oraya, o dönem set çektiğim şeylerle ve kendimle barışmak adına böyle bir isim verdim.
Sinem Ülger: Konuklarımızla yaptığımız bir çağrışım köşesi başlatıyoruz şimdi. Ben size birkaç kelime vereceğim; siz de çağrıştırdığı şeyleri —bir kelimeyle ya da bir cümleyle— kısa kısa paslaşarak söyleyeceksiniz. İnşallah böylece tamamlayıp bitirelim. Her zaman olduğu gibi ilk önce “kitap” ile başlayalım. Kitap size ne çağrıştırıyor hocam?
Ubeydullah Öz: Komik olacak belki ama kitap deyince aklıma köyde nenemin bir yüklüğü vardı, oranın altına atılmış dayımın eski kitapları gelirdi. Bir gün o kitaplardan bir tanesine ulaşacağım diye kafamı o yüklüğün çekmecesinin içerisine sıkıştırıp bırakmıştım ve boğulmak üzereyken haykırdığım o anı hatırlıyorum. O kitap da galiba Şerif Benekçioğlu’nun “Kırlangıçlar Erken Uçtu” kitabıydı. Tam hatırlamıyorum ama bu ipuçlarından öyle anımsıyorum.
Sinem Ülger: “Gençlik” deyince?
Ubeydullah Öz: Kardeşlerim, öğrencilerim ve onlara dair kaygılarım aklıma geliyor. Şu andaki zaman diliminde kayıp gittiklerini gördüğüm gençler aklıma geliyor ama beraberinde de bu tarz faaliyetlerde koşturan, çok daha güzel işler yapan, bayrak taşıyan gençler aklıma geliyor. Çok kararsız kaldığım bir kelime oldu.
Sinem Ülger: Peki, “merhamet” deyince?
Ubeydullah Öz: Merhamet deyince Güneysu Gençlik Merkezi aklıma geliyor; geçen yılki bütün programlardan ve yarışmalardan dolayı. Ama en çok aklıma gelen belki de… Bak, Güneysu Gençlik Merkezi deyince her şey kafamdan silindi gitti şu anda. Evet, yalan yok, ilk aklıma Güneysu Gençlik Merkezi geliyormuş.
Sinem Ülger: Çok iyi, bu bizim çok başarılı olduğumuzu gösterir. “Yaşamak” desek?
Ubeydullah Öz: Cahit Zarifoğlu aklıma geliyor.
Sinem Ülger: “Sevgi” desek?
Ubeydullah Öz: Hanım aklıma geliyor, burada başka bir şey dememem lazım.
Sinem Ülger: Son olarak hocam, “fırsat”?
Ubeydullah Öz: Fırsat, her zaman önümüzde olan fakat görmemek için bin bir takla attığımız şey. Çünkü hep karalar bağlıyor, hep olumsuz taraftan bakıyoruz. Oysa nefes aldığımız her an, Allah Teala bize o nefesi an be an yaratmaya devam ederek aslında hep bir fırsat daha veriyor. Fakat biz görmemekte çok ısrarcı davranıyor, direniyoruz.
Sinem Ülger: Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli için eğitim ve değerler sistemi bağlamında ne düşünüyorsunuz?

Ubeydullah Öz: Bu yıl Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” kapsamında yeni bir müfredat hazırlandı, yeni bir yol çizildi. Bu yolda A’dan Z’ye bütün derslerin temeline yirmi adet kök çerçeve değer yerleştirildi. Bu değerler üzerinden matematik dersinde bile bazı öğretiler, bazı yönlendirmeler yapılacak. Yani matematik ya da fen bilgisi öğretirken bile öğrenciye bu yirmi temel değer kazandırılmaya çalışılacak.
Eskiden bu iş sadece Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ile diğer seçmeli dini derslerin sırtında bir yüktü ve çocuklar zaten çoğu zaman bu derslere büyük bir ön yargıyla yaklaşıyordu. Fakat artık eğer layıkıyla devam ettirilir ve başarılabilirse —ki inşallah başarılır— bu Maarif modelinde bütün derslerde öğretmenlerimizin temel gayesi, bu yirmi kök değer üzerinden öğrencilerimizi eğitmek, onları hem akademik olarak hem erdemler çerçevesinde yetiştirme kaygısında ve gayretinde olmak olacaktır.
Sinem Ülger: Hocam, okulda biz bu kaygıda olacağız ama konuyu biraz da aileye kaydırmak istiyorum. Hem aile kurumu hem de okulda bizim yaptıklarımıza ailenin destek olması boyutu… Okulda verilen eğitim ile aile arasında bir çatışma oluyor mu öğrenci açısından?
Ubeydullah Öz: Öğretmenlik mesleğinde onuncu yılım ve maalesef öğrenciyi yetiştiren unsur çoğu zaman öğretmenden çok aile oluyor. Burada “maalesef” deme sebebim şu: Ailede kaybolmuş olan bir çocuğu okulda ne kadar gayret edilirse edilsin yakalamak ve onu kurtarmak oldukça zor oluyor. Çünkü biz okulda ne verirsek verelim, ailesinde gördüğü şey çocuk için çok daha anlamlıdır; çünkü onunla aile ortamında iç içe, göz göze, diz dize yaşıyor. Oradan aldığı yanlış bir şeyi bizim okulda düzeltmemiz çok zor oluyor. Bazen aileler de bunun düzelmesini istemeyen bir düşünce yapısında olabiliyor veya bunu direkt öğretmenlerin üzerinden çözmeye çalışıyorlar fakat çözüm her zaman ailede bitiyor.
Sinem Ülger: Hocam, yazın Kur’an kurslarında görev almıştım. Biz burada çocukları sabah namazına kaldırmak için su döküyor, eğlendiriyor, bir şekilde gayret ediyorduk. Çocuk haftasonu ailesinin yanına gidince annesi kıyamayıp yorganı üstüne örtüyor ve bizim bütün hafta yaptığımız emek çöp oluyor. Aile bunu “Çocuğum dinlensin, ben yaşayamadım o yaşasın.” gibi güya iyilik mantığıyla yapıyor. Eğitime çocuklarla çok iyi başladık, dört-altı yaş grubunu eğitiyoruz ama acaba biraz da aile eğitimi konusunda mı adımlar atmalıyız?
Ubeydullah Öz: Orası kesin ama aileye nasıl ulaşılır, bu iş nasıl yapılır bilmiyorum. Çünkü dediğiniz gibi, bizim neslimiz kendi ailelerinin adeta kulu kölesi olmuşken, şimdi çocuklarının kulu kölesi olan yeni bir nesil var ortada. Çok arada derede kalmış bir zaman diliminde şu andaki aile yapısı. Ne desek boşta kalıyor, ne desek havada kalıyor fakat ailede temeli olmayınca hiçbir tabip çare olamıyor maalesef.
Sinem Ülger: Hocam, gençlere neler tavsiye edersiniz her açıdan?
Ubeydullah Öz: Öncelikle ümitvar bir şekilde kendi medeniyetlerini tanımalarını, yaşadıkları topraklarda kurulmuş olan medeniyetlerin özünü ve ruhunu öğrenmelerini ve bu öze hitap eden, kendi özüne hitap eden insanları bulup okumalarını tavsiye edebilirim. Okumaktan geri durmamalı, merak etmekten vazgeçmemeliler. Asla umutsuzluğa kapılmadan, daha ileriye adım atmak adına gayretli ve girişken olmalarını öneririm. Buradan söylemek kolay gibi görünebilir ama belki başka bir zamanın konusu olur; hiç kimse çok kolay bir şekilde büyümüyor ya da bir şeylere ulaşmıyor. Her şey bir tık merak ve bir tık gayretle gerçekleşebiliyor gerçekten.
Sinem Ülger: Teşekkür ederiz hocam.
Ubeydullah Öz: Rica ederim, ben teşekkür ediyorum bu fırsatı, bu imkanı ve bu güzel muhabbeti sağladığınız için. Allah razı olsun.
