adamkarga · ubeydullah öz'ün kişisel blogu
Eylül 2026 · Ubeydullah Öz · 8 dk okuma

Mahalle Mektebi’nde Yakın Okumalar Köşesine Konuk Oldum

Mahalle Mektebi, Eylül-Ekim 2011’den bu yana iki ayda bir yayımlanan köklü, kıymetli bir edebiyat dergisidir. Yakın Okumalar ise farklı yazarların, şairlerin ya da edebi eserlerin (öykü, roman vb.) derinlemesine incelendiği, yazarlarla söyleşilerin ve metin tahlillerinin yapıldığı özel çalışmaların yer aldığı köşedir. Konuk olduğum Kasım-Aralık 2024 tarihli 80. sayısında köşeyi kıymetli öykü yazarımız Dilek Altundağ hazırlıyordu. Kendisine bir kez daha kıymet verip hazırladığı sorular için teşekkür ederim.

Ubeydullah Öz ile “İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü” Üzerine…

“Öyküde olağanın dışında bir hayret ve merak izi yakalamak istiyorum. Sıradan bir olayı anlatmaya çalışırken bile bir gizem zerreciği cümleler arasında gezinmeli gibi geliyor bana.”

Hazırlayan: Dilek Altundağ

Ubeydullah Bey merhaba. Bize kendinizden ve yazmaya başlamadan önce yaptığınız ritüellerinizden bahsedebilir misiniz?

Antalya’nın deniz kokusu ulaşmayan bir köyünde ebeye yetiştirilmeye çalışırken aceleci davranıp henüz araçtayken dünyaya merhaba diyen ve karga olmaya özenen garip bir küçük kulum. Beş yaşında köyden şehre inmemizle babam kitapçılığa başladı. Ağırlığı dini eserler olan kitapları satabilmek için her birinin yazarını, içeriğini öğrendim, öğrenmeye mecburdum. Canı sağ olasıca babam bazen fayans döşemek* bazen de su aramak** için ortalarda olmaz, daha o yaşlarda dükkânı bana emanet ederdi. Koskoca dükkânda, dükkândan daha büyük hayal gücümle baş başa kalırdım.

Kendimi bildim bileli kafamda hep tonlarca şey vardı. Sakin kafayla oturduğum ve tek bir şeye yoğunlaştığım anlar varsa da çok nadirdir. Yazmak eylemi de bu durumdan nasibini aldığı için süregelen bir ritüelden bahsedemem. Ansızın gelen, tüm işimi gücü bırakarak kağıt kalemi elime aldığım zamanlar oluyor. Böylesi anlarda yazdığım öykü üzerinde sonradan çalışma yapamıyorum: günahıyla sevabıyla o an yazdığım haliyle kalıyor.

Yolda yürürken birden aklıma gelen birkaç cümleyi kendime mesaj olarak atıyorum bazen. Bir gün o cümle aklıma gelirse duygu durumuma göre bilmediğim dilde son ses bir müzik açarak çalakalem sayfayı dolduruyor ve yine belki bir gün tekrar üzerinden geçerek son halini veriyorum.

Öykülerinizin çoğunda masalımsı bir hava hissediyoruz. Metinlerinizde okuru yaşanmış olaylardan, kurgudan çok bir hayal dünyasında, tılsımın yörüngesinde gezdirmeyi yeğliyorsunuz. Bunu özgün bir ses yakalamak için yaptığınızı söyleyebilir miyiz?

Öyküde olağanın dışında bir hayret ve merak izi yakalamak istiyorum. Sıradan bir olayı anlatmaya çalışırken bile bir gizem zerreciği cümleler arasında gezinmeli gibi geliyor bana. Doğrusu illa bu şekilde bir metin ortaya koymalıyım diye de çabalamıyorum. Uyanık halde rüyalar gördürecek kadar saçma bir hayal dünyam var ve yaşarken nasıl hayal dünyamdan kopamıyorsam yazarken de onun sirayetiyle yazıyorum.

“İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü” de yirmi beş küçük öyküde geçişleri ifade etmek için size has simgeler kullanmışsınız. Az sözle çok anlam ifade etmek diye tanımladığımız minimal öykülere son zamanlarda ilgi hayli arttı. Okurun ilgisini şiire yaslı metinlerle ve bu simgelerle çekebildiniz mi?

Simgeler için hem güzel ve farklı olduğuna hem de anlamsız olduğuna dair farklı dönütler aldım. Sonraki paragrafın ileri bir zamanda, geçmiş zamanda ya da aynı zamanda fakat farklı bir mekânda geçtiğini ifade etmek için kullandığım bu simgeleri bir tarz oluşturmak, özgün bir iz bırakmak için mi yoksa tembellikten mi kullandım, bilemiyorum. Kendimi muhasebeye çektiğimde bu konuda bir karar veremiyorum.

Öyküyü uzun uzadıya anlatmayı tercih etmiyorum. Yalan söze ne hacet: Aslında uzun anlatamayacağımı düşündüğüm için sevmiyorum. Uzatırsam büyü bozulacak, ahenk yitecekmiş gibi geliyor ve böyle hissettiğimde imdadıma bu üç simge yetişiyor.

Dergilerde yazmaya başladığınız dönemdeki duygularınızla tematik bir kitaba sahip olma sürecindeki yazarlığınızda nasıl yol aldınız?

Bir dergide yazmadan önce kendi fanzinimi çıkardım lisede. Devlet Parasız Yatılı Yurdunda payıma düşen aylık harçlığımı fotokopicilerde tüketmeme sebep olan bu heves üniversitede de devam etti ve 2011 yılında itibaren Hüseyin Kaya hocamın mihmandarlığı ile devam eden upuzun bir serüvene dönüştü. Yıllarca yazmakla değil yazılanları yayınlamakla daha mutlu hissettim. Arada denemeler yapıyordum ama öykü denilecek şeyler değildi.

Arkadaşlarla dergi okumaları yaptığımız, kısa bir süre yarı zamanlı çalıştığım bir kahve vardı. (Konumuzla ilgisi yok ama on yıldır hatıralarımıza ev sahipliği yapan o kahveye iki ay önce küstük. Söylemesem olmazdı.) Elimde kalem kâğıt, ya günlük tutar ya blog yazar ya da öykü yazmaya çalışırdım tek başımayken. Yazdıklarımı bir mektup zarfı içinde muhafaza ederdim. Bir gün yine aynı masada fonda Zeki Müren eşliğinde “Tutamıyorum Zamanı” adını koyduğum öyküyü yazdım. Zihnim kadar karmakarışık bir şeylerden bahsediyordum ve ilk defa öykü denilebilecek bir şey yazdığımı hissettim. Sonrası çorap söküğü gibi geldi demek isterdim ama hiç kendime layık göremedim öykü yazarlığını. Kitap ise varlıkları için daima duacı olduğum kıymetli dostlarımın teşviki ve Hüseyin Kılıç abimin editörlük maharetiyle ortaya çıktı. Bana kalsa… Neyse, iyi ki bana kalmamış.

Kitapta bir de çizgi roman yer almakta. Öykü yazmakla bu türün arasında ne gibi farklar var? İleride okurun karşısına çizgi romanla çıkmanız muhtemel midir?

Yazmaktan çok yayınlamak ve birilerini okumaya, yazmaya, üretmeye teşvik etmekten keyif alıyorum. Öğretmen olmam da bundandır sanırım. Kitabın sonunda yer alan çizgi roman da bu arzunun bir ürünü sadece. 2015 yılında Van’da görev yaparken tanış olduğum çok yetenekli bir öğrenciydi Yusuf Kaya. Onunla günlerce bu yeteneğinin ötesine dair muhabbet eder ve onda heyecan uyandıracak farklı çalışmalar düşlerdik. Kitaptaki çizgi roman, bu muhabbetin bir ürünü oldu. İkimiz için de bir ilkti ve Yusuf için daha büyük şeyler ifade ediyordu. Heyecanı arttıkça arttı, tüm maddi zorluklara rağmen büyüdü ve resim öğretmeni oldu. Şimdilerde harika öğrencileriyle çok güzel işlere imza atıyorlar.

Aradan bunca zaman geçmiş olsa da hatırasını canlı tutmak adına kitaba eklemek istedim. Bu çizgi romanın varlığı benim için dahasına aratmayan başlı başına bir öykü.

İyi yazarlar okudukça yazma duygusu taşırlar bize. “Yaşamak için gerekli çoğu şeyden kendimi yoksun bırakıyordum, tek, çevreyi dolduran aydınlığı, baş döndüren gökyüzünü ve kanatlanan Akdeniz’i gözlerim doyasıya görsün diye.” Panait İstrati’nin bu sözlerinin ışığında yazmanın/okumanın zaman ve mekânsız olduğunu öğreniriz. Size kendi yazarınızı keşfetmenin sırrını taşıyan kimlerdir?

Yazma duygumun temelini atan şey, babamın gizemini hâlâ koruyan küçük kareli defteriydi. En fazla seksen sayfalık bir defterdi ve babam o defterin sayfalarına bir roman yazmıştı. Yıllarca dükkâna gelen dağıtımcılar aracılığı ile bir yayınevine bastırmaya çalışmış ama başaramamıştı. (Sahi babamın el yazısı nasıldı?) Bir gün kayboldu o defter ve babam bir daha konusunu açmadı kimseye.

Yazarak babamın hayalini yaşamak istedim ama hayalden öteye geçiren, yol gösteren kişi ile üniversitede tanıştım: Hüseyin Kaya. Okumayı, yazmayı, dergiciliği ve dahası edebiyata dair öğrendiğim her ne var ise temelini atan o oldu. İlham aldığım, tekrar tekrar okuduğum ve öykümü besleyen yazarları da onun vesilesiyle tanıdığım için birini anacaksam bu kesinlikle kendisidir.

Sorularınız için çok teşekkür ederim. Umarım cevaplarımla sorularınızın hakkını verebilmişimdir.

Etiketler
İlginizi Çekebilecek Yazılar
← ÖNCEKİ YAZI 5.1.1 – Evrendeki Mükemmel Düzen (Eğlenerek Öğren)

Bir Düşünce Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

← Yazı listesine dön