Ay: Ocak 2018

  • Sevgili Hayat, İstanbul Devlet Tiyarosu

    Antalya Devlet Tiyatrosu sahnesinde izlediğim İstanbul Devlet Tiyatrosu oyunu, Yeşim Gül ve Ebru Aytürk’ün canlandırdığı iki karakter, muazzam oyunculuk, ağza yakışmamış Rum şarkıları, harikulade danslar ve karmaşa! Karmaşa çünkü oyunun ilk 10 dakikası, gerek ses efektlerinin baskınlığı, gerekse repliklerin sarf ediliş şekli nedeniyle hiçbir şey anlayamıyorsunuz. Bu durum oyun boyu iyi konsantre olmadığınız her an sizi yakalıyor. Cahilliğimi saklayacak değilim fakat oyunu, oyundan sonra yaptığım araştırmalar sayesinde anladım. 1 saat süren tek perdelik oyunun ardından gerek oyunu, gerekse bahsi geçen (oyunda nedeni tam anlaşılmıyordu) göç arzusunu anlamak için bir müddet araştırma ve okuma yapmak zorunda kaldım. Oyunu Devlet Tiyatrosu şöyle ifade ediyor:

    “1922 yılı İzmir’inde, “Amane” kahvelerinde şarkı söyleyen Eleni ile sokaklarda yaşayan Lena’nın hayatları kesişir. İki kadın savaşın kaosunda, ‘gitmekle kalmanın’ sanrıları arasında kendi yazgılarına sürüklenir. Toprağından sökülüp atılanların kültürüne, müziğine ve trajedisine farklı bir bakış…”

    Eğer oyunun konusunu oyundan evvel okumazsanız olan biteni anlamanız oldukça güç. Ancak emin olun bütün bunlar kötü bir oyundu, aman izlemeyin anlamına gelmiyor. Sadece biraz okuyarak gelin ve muhteşem, oyunculuğun tadına varın diyorum.

    Oyun mübadele dönemindeki iki kadını anlatıyor dedik. Biri gidişin hayaliyle koşuştururken, diğeri topraklarından ayrılmayı ölüme yeğliyor: Baskın replikleriyle Elini ön planda gibi dursa da sizi oyuna bağlayan Lena’nın sevecenliği ve yer yer ansızın patlayan neşesi olacaktır. Yaratıcı geçmişe dönüşleri, dansları ve hızlı geçişleri(!) ile güzel ve izlenesi bir oyun Sevgili Hayat 🙂

    Oyunun Dekoru.

  • Muazzam Bir Bilimkurgu: Tek Kişilik Firar

    Yerli bilimkurgu ile çocukluğumda dinlediğim bir radyo tiyatrosu ile tanışmıştım. Uzay araçlarını kontrol eden yada uzaya çıkan kişilerin adları Jack, Spark vs. olurdu hep, bizden değildi hiç birisi, olamaz gibiydi. Ama yerli bilimkurgu filmlerimizden Cüneyt Arkın’ın Dünyayı Kurtaran Adam’ını ilk izlediğimde dinlediğim radyo tiyatrosundan sonra ilk kez bir Türk uzaydaydı ve hayal gücüm, ölürken içinden pamuk çıkan uzay yaratıklarına bambaşka gerçekçi yaratıklar olarak tasvir ediyordu zihnimde. Sonra Sadri Alışık filmi olan Turist Ömer Uzay Yolunda var elbette. Her neyse konumuz bunlar değil 🙂 Konumuz şu ki artık bilimkurgu çocukluğumdaki gibi sadece başkaları tarafından iyi yazılan bir tür değil.

    Tevfik Uyar ilk okuduğum yerli bilimkurgu olmasa da en iyilerindendi. Şu vakte değin okuduklarımı sadece konu ve işleniş olarak sevmiş olsam da ilk defa hem edebi niteliklere haiz hem de başlangıcı ve sonu heyecan verici olan, ilginç, şaşırtıcı bir bilimkurgu kitabı okudum.

    Tamamı uzay dolu ve gerçekçi öykülerden oluşan kitaptaki öyküler sizi hayal dünyanız tek kişilik bir yolculuğa çıkarabilecek hatta içinde bulunduğunuz gerçeklikten firar edebilmek arzusuna sürükleyecek. Gerçekçi dedim, şaşırmayın çünkü yazarımızın anlatımı zihninizde abartısız ve gerçekçi bir bir dünya oluşturuyor. Bu sebeple hayal edebilmeniz daha kolay oluyor öyküyü 🙂

    Kitapta en sevdiğim öykü kitaba asını veren Tek Kişilik Firar öyküsü oldu. Araya birkaç kitap girdikten sonra dönüp onu tekrar okumak istedim. Belki de insanlığa mahkum edilmiş bir karga olarak yaşadıklarımla benzeşir buldum öyküyü: Ha uzay ha toprağından sürgün edilen karganız için Dünya, ikisi de aynı sayılır.

  • Ganimeti Bol Antalya Yorgunluğu

    Öncelikle belirtmek isterim ki bu yolculuğun yegane amacı Antalya Devlet Tiyatrosunun Deli Dumrul adlı oyunu izlemekti ve oyun hakkındaki görüşlerimi bu yazıdan okuyabilirsiniz 🙂

    plan yapmak mı?

    Bi daha asla plan yaparak yola çıkmayacağım. Planlarım bir şekilde mahvoluyor çünkü; vardır elbet bir hayır diyerek keyfini çıkarsam da sonradan, ilk etapta verdiği huzurluk kendi başına dert! Olan ise şu: Köyden yola çıkıyor ve oyundan bir saat kadar önce metroya biniyorum. Normal şartlarda 20 dakikaya varırsın dedikleri yol 1 buçuk saat sürüyor. Hızlı metromuz yolda gerçekleşen ve 2 saattir kaldırılamayan kazanın izleri yüzünden (Rabbim kazazedelere kolaylık,sıhhat versin) kaplumbağa gibi hareket ediyor. Yolu bilsem yürüyüp gideceğim ama zaten 3 saatlik bir yoldan yenice gelmiş olmamın yorgunluğu ile yerimden kalkamıyorum. 15.00’da başlayan oyuna yetişemeyeceğim kesinleşince akşam seansı için bilet arıyorum internetten fakat tek bir bilet bile yok. Zar zor ulaşınca durağa, sora ede 10 dakika koşuyor ve tiyatro binasını buluyorum. Gişedeki memur hanım sağolsun bilet kalmasa da bir kişinin satılması için bıraktığı bileti bana veriyor ve akşam seansı için en köşede de olsa oyunu izleyebileceğim bir bilet veriyor. Karga kan ter içinde, akşama kadar saatlerce ne yapacağından pek emin değil! Plan yapmak mı.. bi daha asla!

    zamanı güzel değerlendirmek ve ganimetler

    İyi ki dedim sonrasında, iyi ki geç kalmışım. Çok yürüdüm, aradım, yanlış ve yabancı sokaklara daldım ama aslında bulmanın çok kolay olduğunu iddia ettikleri sahafları, antikacıları buldum. Çok güzel kitaplar buldum, yıllardır adını bildiğim ama hiç elime geçmeyen bir derginin sayısını buldum, pul satıcılarının pullarını karıştırdım ama bende olmayanına rastlamadığım için alamadım, filateli derneğini bulup kapalı olduğu için kapısından geri döndüm, genç bir sahafın arkadaşının düğününde kafasını iyice çekip tüm düğüne neşe kattığı anılarına şahit oldum, büyük bir çil para koleksiyonunu inceledim, gelin annesine damat için antika pipo takımı satmaya çalışan dayıya şaşkın şaşkın bakakaldım, bir kez daha pikap alma hayalimi yeşerttim, yürüdüm, yürüdüm ha yürüdüm, ucuz ve hayli yağlı bir dönerin mide bulantısını çektim, sahaf adını kirleten korsan kitapçılara acıyarak baktım, salı günleri gerçekleşen pul müzayedelerini öğrenip asla katılamayacağım için derin bir iç geçirdim…

    oyun biter ve karga eve nasıl döner?

    Henüz tanımadığınız bir şehirde elinizde akıllı telefon da olsa geri dönebilmek büyük bir soru işaretidir. Yalnızsanız daha da bir zor sanki. Oyun bittikten sonra saat 22.30 gibiydi ve gecenin karanlığında şehir daha bi iz bulunmazdı. Birkaç yol tarifi ile metroyu sonrasında otogarı buldum. Köyüme geri dönmek kolay olur gibi geliyordu, kesin araç bulurum diye düşünüyordum ama şansıma boş firma yoktu. Aslında Konya istikametine giden herhangi bir otobüse binip 3 veya 3 buçuk saat sonra yol kenarında, köyümde inip hemen evime girebilirdim. Tabi bu benim kafamdaki plandı sadece 🙂 Saat gece yarısına vardığı sırada muhabbetli bir şoför ve muavini aldılar yanına beni, muavin kendi koltuğunu paylaştı ve evime vardım. Güzel  ama yorucu bir gündü, sırtımda ganimetler eve vardım ve sobamı yakamadan soğuktan yorgana sığındım.

  • Deli Dumrul, Antalya Devlet Tiyatrosu

    Son üç haftadır kendime verdiğim sözü tutuyor ve her hafta bir tiyatro izliyorum. Bu hafta yine Antalya Devlet Tiyatrosundaydım ve Deli Dumrul’u izledim. Karşılaştığım birkaç sıkıntı yüzünden hayli yorgun düşsem de salonda yine oyunu beklerken oldukça heyecanlıydım. Bu sefer yazıda sadece tiyatrodan bahsetmek istediğim için Antalya’da neler olup bittiğini bir başka yazıda anlattım, okumak dilersen buradan buyur lütfen 🙂

    Oyun öncesi kulak misafirliği.

    Oyundan iki saat kadar önce tiyatro binasında, kafede oturuyordum. Yan masada İbiş’in Rüyası oyunundan tanıdığım oyuncular ve birkaç görmediğim oyuncu daha vardı ve muhabbetleri onları oldukça eğlendiriyor gibiydi. Belki ahlaksızlık gibi görünebilir ama istemsizce yan masaya kulak misafiri olmak zorunda kaldım: Eğleniyorlardı, muhabbetleri bir zamanlar amatör heyecanlarla birlikte çabaladığımız sahne arkadaşlarımı hatırlattı. Muhabbet ilerledikçe söylenen bazı sözlerin sonuçlarından ötürü oyunu izlerken rahatsızlık duymaya başladım: ben adamları döverken seyirci gülüyor, biraz daha oynayalım o kısmı… Oyun her zaman ilk halinde kalmaz ve oynadıkça seyirciden aldığın dönütler ile daha da şenlendirirsin oyunu, böylelikle oyun gelişir, yerinde saymaz. Ama… Aması şu; …

    Oyunun Yarattığı Paralel Evrenden Dünyamıza Geri Işınlandıktan Sonrasına Ait Sözler*

    Oyun müzikleriyle, dekorda akılcı sadeliğiyle, ışıklarıyla güzeldi, yaratıcıydı. Başlangıçta kaosa benzer toplu bir destan anlatımı yer alıyordu, Deli Dumrul’un öyküsü yer yer ağır, yer yer hareketli bir müzikalle tasvir ediliyordu. Kaos gibi ama içine çeken bir anlatımdı yani hızlı ve dinamik başladı oyun, uzun süre de öyle gitti, aslında hep öyleydi. Fakat birkaç yerde öylesine rahatsız oldum ki: oyundan kopan oyuncularla ve abartılı uzunlukta amacı sadece biraz daha gülsünler olan dövüş sahneleriyle karşılaştım. Oyun öncesinde şahit olduğum konuşmaların tezahürü idi bunlar: Oyun tamamiyle bir komedi oyunu değildi ve ikinci yarısı dram denilebilecek kadar güzeldi. Çok olmamak kaydıyla günümüz insanına, idarecilerine hatta siyasetçilere bile çuvaldız batırıldı neredeyse her devlet tiyatrosunda olduğu gibi.

    Azrail ile Dumrul’un can arayışı oldukça güzel anlatılmış fakat bir yerde Azrail öylesine aşağılanmış ki, sadece insanlar biraz daha güler diyerek Deli Dumrul’un babasının dört eşiyle oynaşır, sulanır, cilveleşir hâle sokmuşlar. Belki çoğu izleyici tiyatrodan sadece güldürü bekliyor ama bunun içinde oyunun makyajı çok ağır yapılır mı? Hayal kırıklığına uğradım desem yeridir (Oyun aslını okuyan birisi olarak söylüyorum bunları, aslında olmayan şeyleri sadece komiklik adına eklemek bi yere kadar evet ama çok olmamış mı sayın bu yazıyı asla okumayacak olan oyuncu büyüklerim ve sevgili yönetmenim?).

    Her Şeye Rağmen.

    Zevkli, hızlı, kırıcı ve güzeldi. Keşke amacı seyirci çekmek, güldürmek değil, tiyatro olan oyunlar da izleyebilirim. Antalya’da yeniyim, öncesinde elbet olmuştur böyle oyunlar. Çünkü yaşadığım yerlerde hep övülen bir DT idi Antalya. Haddimi aşmadan oyun ekibine teşekkür eder, saygılarımı sunarım. İzleyin kesinlikle yolunuz düşerse 🙂

    *20.01.2018 SAAT 20.00 gösterimi
  • İbiş’in Rüyası, Antalya Devlet Tiyatrosu

    Bu yıl kendime bir söz verdim demiştim ve her hafta elimden geldiğince görev yaptığım köyden yola çıkıp bir tiyatro izleyecektim. Bana en yakın devlet tiyatrosu Antalya merkezinde ama yaklaşık 150 kilometrelik bir mesafeden bahsediyoruz (dolmuşlar, otobüsler varolsun). Gerçi yolun bir yerinden sonrasında aracıyla beni taşıyan güzel insan Orhan, günü hayli kolayladı ve huzurlu bir tiyatro seyri hayali ile salona giriş yaptık.

    Oyun öncesi çok heyecanlıydım hatta yerimde duramıyordum. Bu heyecan hem kendime verdiğim sözü yerine getiriyor olmaktan hem de az sonra bir tiyatro seyredecek olmamdan kaynaklanıyordu. Oyun, oyun içinde oyun barındırıyor: Tiyatro sahibi Nahit Bey’in hüznünü konu alıyordu oyun ve onu anlatırken tiyatroda oynanan kantolar, danslar ve oyunları da izliyorduk. Oyun hüznü anlatıyor olsa da ilk perdede oyun içindeki orta oyunu sayesinde hayli güldük eğlendik. Hatta bol dedikodulu ses kaydını dinlerseniz, ne kadar eğlendiğimizi daha iyi anlarsınız 🙂

    Oldukça uzun olan oyun, komedisi ve hüznü ile ayrı ayrı güzeldi. Oyunu izlemeye zor kılan bazı etmenlere rağmen, ki son paragrafta bu dedikodular yer alacak, bütün yorgunluğa değecek bir oyundu izlediğimiz.

    Oyunu İzlemeyi Zor Kılan Etmenler.

    Bir önceki paragrafta huzur hayalinden bahsediyordum ya hani; işte o hiç olmadı, oyuna iyice konsantre olduğum bazı anlar hariç tabi. Ne mi oldu? Yanımıza oturan ana kız, oyun boyunca ya konuştular yada tüm ısrarlara rağmen kendilerince uyanıklık yaparak sözde gizli gizli cips yediler (ses kaydında hayli dedikodularını yaptım zaten, kusura bakmayın ama bazen hayli geveze olabiliyorum). Tabi arkamda oturan ve durmadan ışıklardan, sahneden, oyunculuktan, kendi oyuncu hocalarından bahseden çok bilmiş kardeşimizin yanındaki 3 hanımkıza hava atma çabasında olan arkadaşı da unutmamak gerek (iyice mahalle dedikodusuna döndü bu yazı!).

  • Erdal Beşikçioğlu İle Bir Delinin Hatıra Defteri

    Oyundan Bağımsız Sözler.

    Acemi bir heyecanla tiyatro hayallerinde gezinirken oynayabilmeyi düşlediğim iki oyundan birisiydi Bir Delinin Hatıra Defteri. Diğeri ise belki merak edersin (!) diye söylemeden geçmeyeyim: Turgut Özakman’ın kaleminden Duvarların Ötesi oyunudur hatta oyundaki kolsuz karakterdir canlandırmak dilediğim.

    2017 yılının ikinci yarısı neredeyse tiyatrosuz geçti. Sana abes gelecek belki ama temiz havasız kalmak ile eşdeğer bir yoksunluk bu karga için. 2018 yılına girerken kendime verdiğim büyük bir sözün yardımı ile artık her hafta bir oyun seyretme çabasında olacağım. Ama bu şehirde yaşayanlar için kolay görünse de, il merkezine uzak bir köy yerinde öğretmenlik yapan karganız için hayli zor olacak. Bu bir hedef ve başarıp başaramayacağımı hep birlikte göreceğiz (sahi, bir topluluk olacak kadar var mıyız?)

    Muazzam Bir Performans.

    Erdal Beşikçioğlu, oyunculuğuna şapka çıkarılacak bir değer ve orucumu onun sahnesinde bozmak büyük bir zevkti. Araya giren zamandan ötürü fazla güzel cümleler yazamayabilir ve kısır kalabilirim fakat en zarif ve kısa haliyle ifade etmek gerekirse muazzam bir deneyimdi.

    Tek kişilik dev bir oyundu ve sahnede devleşen sanatçıyı seyretmek büyük keyif veriyordu. Oyunu daha önceleri farklı dekorlarda hayal etsem de hiç böylesine düşünemediğimi itiraf edeyim: Sahnenin ortasına ufak bir vinç(!) koymak ve bütün oyunu bu vince bağlı kalarak oynamak, bunu oyuna yedirmek ve asla bu neden burada gibisinden sorulara mahal verdirmemek, bir nevi kendine bağlamak sorgusuzca…

    Oyunu, seyirciden ve mekandan bağımsız izledim, bi nevi transtaydım oyun boyunca. Oyun sonrasında adetim gereği oyuncuyu saatlerce bekleyip, saygıyla selamlayıp ayrılırdım tiyatrodan ama büyü bozulsun istemedim bu sefer: İvanoviç’e seslenmeden uzaklaştım.

    Bu arada, söylemeden edemeyeceğim: Tatbikat Sahnesi yani oyunu sahneleyen ekip çok güzel tişörtler de satıyordu fakat nakit para ile çalıştıkları için alamadım. Aklım bir miktar da o tişörtlerde kaldı. Bir daha nerede görüp alabileceksem sanki :/