Ay: Mart 2016

  • Cesur Yeni Dünya

    Bir soma tatili hoş olurdu doğrusu. Hoş olurdu olmasına fakat doğru olur muydu acaba? Bu konuda karganın değer yargıları biraz tedirgin kaldı diyebilirim: yani şu fani dünyadan soyutlanmak için kimyasal bir madde kullanmak!! Yo, hayır! Hayallere ulaşabilmek için hatta huzur denilen tanımsız şey için somaya ihtiyacım yok benim!

    – Gak! diyerek mevzuya lüzumsuz dalışlar yapmakta üstüme yoktur efenim: biraz ayıp oldu gibi oldu sanırım. Ciddiyet lütfen sayın Adamkarga Beyefendi! (Bey mi efendi? Hadi canım sende!)

    Bu seferki yolculuğumuz Aldous Huxley Beyamcanın yazdığı Cesur Yeni Dünya isimli kitaba olacaktır. Cesur yeni dünya: hemde ne cesur bir yeni dünya; anneliğin komedi unsuru, babalığın küfürden de beter hakaret olduğu, hani şu düşmana savaşta bile söylenmez denen cinsten bir kelime olduğu bir dünya burası. İnsanların belli programlar çerçevesinde şartlandırılarak fabrika tarzı yerlerde, tüpler içinde doğurulup, büyütüldüğü bir dünya.

    Kitap öcüdür, dokunma sakın.. doğa, çiçek, yaprak mı o, aman bu büyük bir felaket demektir.. sevgi, aşk: onlarda ne imiş, hemen bir soma al ve kurtul bu safsatalardan. Sen hizmet için doğdun evladım, sen ise yöneteceksin insanları, sen çok çalışıp yeni icatlar yapacak, sense bunları durdukları vakit döveceksin, tamam mı? Çalışmak, durmaksızın çalışmak mutluluk getirir. Mutsuzluk diye bi şey yoktur, düşünme bile sakın onu, al bir soma ve keyfine bak. Hoş geldiniz sayın misafirler, hepiniz hoş geldiniz Cesur Yeni Dünyamıza: buraya giriş var lakin çıkış gökyüzüne bir duman olarak gerçekleşebilir ancak!

    Herkesin sorgulamadan mutlu olduğu (şartlandırılmaları gereği olan zorunlu ama zorunlu olduğunun farkına varılamayn bir mutluluktan bahsediyoruz) bir dünyada, arayış içinde olan insancıklarımız var: bir alfa artı psikolog olan Bernard ve terkedilmiş vahşi dünyadan John yolculuğumuzun baş kahramanları. Adını anmadan geçemeyeceğimiz iki insancığımız daha var: gerçek şiiri arayan ve gerçek bir dost olan Helmhot ile onca şartlanmaya rağmen adının aşk olduğunu bilmediği bir duygu ile yıpranan, hikâyenin aşkın tarifi için yarattığı Lenina; aşkın adı Lenina bu yolculukta.

    Şartlandırma denilen görünmez ve kuş tüyü kadar hafif zincirlere bağlı olan insanlar her şeye rağmen özgürlüğü, aşkı ve dahi şiiri tadabilecekler mi? Bu mümkün olabilir mi? Ah Lenina, kır zincirlerini: çık içinde bulunduğun çemberden, açabilsen ah şu gözlerini!

    KİTAPTAN AŞIRMALAR

    – Soma, sonsuz huzur tatili getirir. Al bir soma ve unut dünyayı, tatilin tadını çıkar.
    – Sentetik müzik ile kendiden geç ve istediğin her kadınla beraber ol, bunun için söylemen yeter. Ve filmleri de unutma: hissedilebilen filmleri, şehveti, yün postu, öpücüğü…
    – Oturup kitap okursanız, fazla bir şey tüketemezsiniz.
    – Eğer farklı olursan, yanlızlığa mahkum olursun. Herkes gibi ol!

    – Yolculuğun büyüsünü artıran ise Shakespeare oldu ve onsuz olmazdı. Onun şu dizeleri kitaba can katan şey idi:
    Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya
    Ne güzel şeymiş meğer insanlık
    Böyle dünyaları olan
    Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya.

  • Hatice Üzgül İle Tatlı Bir Muhabbet

    Şahmeran.

    Hatice Üzgül ile ortak bir yönümüz olan Şahmeran hayranlığı vesilesiyle tanıştım. Karga, yılanı sever mi hiç demeyin. Bu sadece sizlerin zannından kaynaklı bir durumdur. Birbirine asla sarılamayan iki dost gibidir kargalar ve yılanlar. İkisi de bir diğerinin nefsinden korktuğu içindir bu uzaklık. Hatice Üzgül, Şahmeran efsanesini anlatmak dileyerek çıkmış yola ve üç seriden oluşan yolculuk başlamış. Şahsım henüz ilk kitabı okuyabildim lakin yazarı ile tanışmak ve birkaç soru sormak istedim. Sağolsun kırmadı ve sorularıma içtenlikle cevap verdi.

    Hatice Üzgül Röportajı.

    – Ben, Şahmeran ile çocuk yaşlarımda ninemin hikâyelerinde tanışmıştım. Acaba sizi onunla tanıştıran ve bu denli anlatmanızı sağlayan büyü ne idi?

    Şahmeran’ı ben de çocukluğumdan itibaren ilgiyle dinlemiştim. Zaman geçtikçe dinlemekle kalmadım, kendi yeğenlerime de her gece anlatır oldum. Hayal gücüm anlatılanlarla sınırlı kalmadı, hep kendim ekledikçe ekledim.Örneğin Şahmeran kimdi, nereden gelmişti, Camsab ile yıllarca neler yaşamıştı? Çok merak ettim. Daha sonra araştırdım, hiçbir yerde bu sorumun cevabını bulamayınca boş kalan kısımları kendim kurguladım.

    – Her kuyuya düşen, Yusuf gibi, Camsab gibi ilahi bir yardıma mazhar olur mu dersiniz? Sizin de içinden çıkamadığınız kuyularınız var mıdır? (Camsab kim diye soracak olma sevgili okuyucu, sorma ve kitabı oku emi.)

    Her kuyuya düşen ilahi yardıma mazhar olmaz sanmıyorum. Ancak, ilahi kapıya varıp da o kapıyı her çalana bir “kim o?”  diyen vardır elbette Ben buna inanıyorum. Benim düştüğüm kuyulara gelince… Çok ince tasarlanmış, üzerinde düşünülmüş tuzakların altındaydı o kuyular hep. Mayın tarlası gibi, üzeri örtülmüş kuyu tarlalarında dolaştığım zamanlar oldu. Her kuyunun dibinde bir kapı bulduğum için, her zaman hayırlısı dedim. İnsan kendi kuyusunu kendi kazmadıkça, kuyuya düştüğünde o kapıyı çalmayı bildikçe bir çıkış noktası da buluyor. Umarım bu sorunuzun cevabı olmuştur.

    – Çıntar’ı bunca sadık bir dost yapan nedir ve acaba tekrar kelimeleriniz onu yakalayabilecek mi? (Çıntar kim diyecek olursan, kitabı oku hele bi derim.)

    Bir insanı veya canlıyı sadık yapan şey, o canlının hamurunda vardır diye düşünüyorum. Bazen birinin size sadık olması için ona hiç ihanet etmemeniz yeterlidir; bazen de bazılarına ne kadar iyilik yaparsanız yapın ihanet görürsünüz. Çıntar’ın yapısında sevecenlik, sadakat ve yardımseverlik vardı zaten. Benim hayal dünyama o öylece girdi. Açıkçası ben hiç sorgulamadım. Onu geldiği gibi kabul ettim.

    – Siz ve Camsab, acaba kargalar hakkında ne düşünürsünüz?

    Espri yeteneği olan, zeki ve ders çıkarabilen her canlıyı severim. Kargaları da hep uzaktan uzağa sevmişliğim vardır o yüzden. Neden uzaktan seviyorsanız, derseniz… Bu kargaların tercihi olmuştur her zaman. Bir keresinde neredeyse kendime yaralı bir karga evlat edinecektim. Karga, “Bırak, bırak! Ben kendi kendime bakarım!” dercesine bastı gitti. Bilemiyorum kişisel olarak beni mi beğenmedi, genel olarak insanoğlu ile mi problemi vardı? Kargalara ilgim tek taraflı kaldı.

    Hatice Üzgül’ün Şahmeran kitabı hakkındaki düşüncelerime ise şuradaki yazıdan ulaşabilir, okuyabilirsiniz.

  • Bir Erzurum Masalı

    Eninde sonunda anlatacağım Erzurum’u ama bi türlü film bitmek bilmiyor film (Güller ve Dikenler: Hülya Koçyiğit ve Kartal Tibet’in baş rollerinde oynadığı bir gelinin göz yaşları ile başlıyan film, hoş bir aşk hikâyesi ile devam etmekte ve şuan Eşper, Verda’ya feci halde âşık olmuş durumda..) Erzurum’a ilk varışımdan zaten şu yazıda da bahsetmiştim. Oyunun ardından ki onu da en kısa zamanda anlatmaya çalışacağım: geceyi geçirmek için bi yer bulma çabasına giriştim ve ilk seçenekte aradığımı buldum. Öğretmenevinde tanımadığım iki kişiyle birlikte kalacaktım. Bu sebeple hemen odaya gitmek yerine biraz gezmek ve uyku vakti odama geçmek istedim.

    ♦ KISA GECE YÜRÜYÜŞÜ

    Gece vakti gezmek ve ışıklar altındaki Yakutiye Medresesini izlemek oldukça güzel zamanlar yaşattı. Ardından aynı isimle Sivas’ta da bulunan Çifte Minareli Medreseye yürüdüm. Erzurum Kalesi ve Palandöken Dağları halihazırda karşımda duruyorlardı. Nedense içimden daha önce planlamış olsam da, kağıt kalem alıp bunları çizmek geldi. Çizim konusunda pek bi kabiliyetim olmasa da bu fikri sevmiş olmalıyım ki, ince ayrıntılarına kadar izledim tarihin miraslarını. Elbette ki ortaya birer sanat harikası çıkaramasam da şöylesi bi çalışma çıktı meydana: küçük bi harita yapmayı da unutmadım kendim için..

    ♦ ERTESİ GÜN; SARIKAMIŞ DÖNÜŞÜ

    Biliyor musunuz şuan başka bi Yeşilçam filmi başladı! Ama her şeye direnerek yazmaya devam ediyorum: Sarıkamış’a geçtim ertesi sabah ve aynı günün akşamı Erzurum’a geri döndüm. Akşam bambaşka bi tiyatro oyununa yetişmek için hiç tanımadığım bir insanın arabasına konuk oldum: Erzurum Şehit Tiyatrosu, Ayyar Hamza. Lakin onca çabanın boşuna gitmesi hayli üzücü oldu benim için. Oyuncular elbette ki iyiydi, sözüm oyunculuklarına değil elbette, ne haddime, mevzu heyecansız olmaları. Çok oynadılar da sıkıldılar mı artık bilemiyorum ama oyunda bi şey değil, bi yığın şey eksikti.Bir müddet sonra onlar komedi çabası içinde çırpınırken kendimi salonun dışında hayal etmeye başladım: dışarıdaki serin havayı istiyordum ve ne kadar kırıcı olduğunu bilsem de sonunu beklemeden çıkıp gittim. Sonrası o akşam kalacağım yere ulaşmak: ve ardından rahat ve derin bi uyku, sonra güzel bir kahvaltı, geri dönüş için elimde olan upuzun bi vakit…

    ♦ KİTABEVLERİ VE TAŞHAN


    Çarşıya dönüp ne kadar kitabevi varsa gezmek istedim. Hemde aradığım bir kitabı bulurum ümidi vardı içimde: ama şimdiden söyleyeyim; koskoca Erzurum’da bi türlü bulamadım aradığımı. Bu arayışlar içinde şahit olduğum manzaralar üzdü beni: tozlanmaya terk edilmiş yerel edebiyat dergileri: kırışmaları, kırılmaları, yerlere düşmeleri, üzerlerine basılmaları kimsenin ama kimsenin umrunda değil gibiydi. Ancak kapağı hoş çizimlerle dolu instagram dergileri en güzel yerleri almış ve diğer samimi yerel edebiyat dergilerini ayakları altında eziyordu sanki: göz yaşlarımı emanet edip kaçtım oralardan. Yanıma üç kitabı ve bir edebiyat dergisini aldım sadece (Berhava Öykü sayı iki) ve zaten aldığım kitapalrdan olan Şahmeran’ı Taşhan’da okumaya başlayıp geri döndüğüm günü sabahı bitirdim: onu da anlatacağım bi ara, anlatacak çok şey biriktirdim bu aralar.

    Evet, o gün Erzurum’da Taşhan’ı ve Yakutiye Müzesini ziyaret ettim. Gün bitmeden önce Erzurum Devlet Tiyatrosunun Ayrılık oyununu bir kez daha izledim. Elimde kalan birkaç kareyi şuracığa bırakıp müsaade diliyorum.. Ayrıca Taşhan’da otururken bi ses kaydı almıştım: Şahmeran’ı okumaya daha yeni başladığım andı: birde çay söylemiştim sanki..

  • Erzurum: İlk Telaş

    oyuna yetişme çabası

    yola çıkma hikayemiz ile ilgili şu yazıyı okumanızı tavsiye ederim 🙂

    Aslında kilometre hesabına ve dahi firmanın hatta şoför beyin söylediğine göre yolculuk bi saat daha erken bitmeliydi: iddia ettikleri gibi bu gecikmenin suçlusu asla iki kez yapılan kimlik kontrolleri olamazdı. Çünkü o sıralar kendim bizzat zaman tutmuştum: taş çatlasın 15 dakika sürdü iki kontrol. Peki Kamil Bey Amca neden bu kadar gecikti? Sebep bir: iki yolcu bilgisi sisteme girilmediği için hayli geçtiğimiz bi ilçeye geri dönüş yaptık. İkinci sebep; Erzurum’a onbeş dakika kala yarım saatlik mola verdik!!
    Neyse efendim, benim firmaya olan kızgınlık ve dahi kırgınlığımı bi kenara bırakacak olursak: oyunun başlamasına tam yirmi dakika kala otogara geldik. Ortada servis yok ve olsa bile ancak yarım saate varır imiş tiyatronun olduğu yere. Biçare taksiye binmek zorunda kaldım ve yedi saatlik yolculuk için otobüs biletine ödediğim kuruşların aynısını taksiye de ödemek zorunda kaldım: ama en azından adam dediğini yaptı ve üç kırmızı ışık ihlali, iki şerit ve birde dönülmesi yasak bölgede ani bir u dönüşü ile beni oyuna on dakika kala yetiştirdi.

    Koşaradım tiyatroya daldım ama kapıda görevliler sağ olsun iyi bir arama yaptılar heybelerimde. Oyuna yetiştim ya dedim görevlilere, isterseniz tüylerime kadar arayabilirsiniz. Salona girdim ardından ama davetiyem ortada yoktu, e tamam Nazlı Hanımefendinin davetlisi idim ama bunu ispatlamaya imkanım yok! Madem öyle, bekle şurada dediler, boş yer kalırsa alırız bir yere. Bekle bekle bitmiyor!! Gelmeyin artık diyorum, yeter! Ama sonunda bana da bi’ yer kalıyor ve korkularım son buluyor, oyun başlıyor!

    ve oyun biter, kokteyl başlar

    Oyun sonrası salona geçtim. Kokteyl için masaların üzerine çeşitli içecekler, pasta ve kurabiyeler ile donatılmıştı. Ama hiç birinde gözüm yok: aç ve susuz olmama rağmen! Hele bi Cengiz Toraman ağabey ve Nazlı Polattaş Hanımefendi bi hazırlanıp gelsinler, iki çift muhabbet edebiliyim onlarla, başka bi arzum yok. Ama bi su içsem iyi olacak…
    Bana yabancı içerideki tüm insanlar. Ara ara bana bakan kaçamak gözler yakalıyorum. Sırtında ve omzundaki iki heybe ile oturan bi karga görsem elbette bende şaşırırdım galiba. Tek tanıdık yüz, oyunun yönetmeni Sabri Özmener idi, oda takım elbiseli insanlarla muhabbet etmekteydi. (Kendisiyle giderayak merhabalaştım sadece, olsun, oda yeter.)

    Sonunda geldiler. Öncelikle Cengiz ağabey indi, etrafı hayli kalabalık olunca bi köşede bekledim. Sonra Nazlı Hanımefendi geldi ve az sonra yanlarına yanaşabilme fırsatı buldum.

    – Merhabalar efendim.
    – Sende mi birinci sınıfsın? (İçerisi meğer konservatuar birinci sınıf öğrencileri ile doluymuş.)
    – Anlamadım..
    – Aaa, yoksa sen kara karga mısın?
    – Şey, adamkarga idi o abi.
    – Sivas’tan değil mi?
    – Yo, Van’dan geliyorum. Sivas’tan bir oyuncu ablam sayesinde Nazlı hanımefendiye ulaşmış idim.
    – Evet evet sen Ubeydullah’sın.. (Bana ismimle hitap etmesi hem şaşırttı hemde oldukça mutlu etti.)

    Birazdan Nazlı Hanımefendi de geldi yanımıza ve kendime tanıtınca o kadar hoş karşıladı ki: Cengiz ağabeyin ve Nazlı Hanımefendinin bu muhabbeti bana yerlere göklere sığmaz bi mutluluk verdi. O ara öğrendim ki Nazlı Hanımefendi benim için hoş bir yerden davetiye ayırıp görevlilere teslim etmiş ama onlarda unutuvermiş beni meğer. İzledim ve bu bana yetti de arttı bile.

    Neyse efendim, fazla lafı uzatmaya lüzum yok.. Ardından kısa bir Erzurum gezisi yaptım yalınayak: o geziyi ve oyunu bir sonraki yazıda detaylıca anlatacağım, bundan emin olabilirsiniz. Haydi kalın sağlıcakla..

  • Yola Çıkıyorum

    Uzun bi’ yolculuk olacak ama iki güzel amacım bu yolculuğu yağmur ve soğuğa rağmen çok güzel kılacak. Kargasın madem uçarak gitsen ya arkadaş diyenleriniz var ise otobüs ile seyahat edecek olmamın en önemli nedenini açıklamak isterim: uçarken kitap okuyamıyorsun ve film de izlenmiyor. E sanırım bu iki sebep yeterlidir bahane olmaya (her şeye rağmen ne kadar yorucu ve ağrı verici olduğu gerçeğini altı saatliğine unutmak diliyorum).

    İlk varış noktam Erzurum olacak. Akşam vakti saat altı buçuk, yedi civarında orada olacağımız planlanıyor imiş. Aslında Erzurum ek bi’ durak: Erzurum Devlet Tiyatrolarının Ayrılık isimli oyunu izlemek istedim. Tiyatro için direk Erzurum’a uğramak fikri çok hoşuma gidince oyunun biletine bakmadan otobüs biletlerimi aldım. Ama sonradan acı bir gerçekle karşılaştım: oyun prömiyer idi ve davetiye olmadan girmenin imkansız olduğu konusunda bilet memuru ısrarcı davranıyordu. Ne yapmalı diye düşünürken Ayrılık oyunun iki oyuncusu olan Cengiz Toraman ve Nazlı Polattaş’a ulaşmaya çalıştım. Cengiz Toraman’a twitter sayesinde ulaşmak diledim ama bu arada başka bir oyuncu büyüğüm sayesinde Nazlı hanımefendiye ulaştım ilk olarak. Sağolsun beni kendi davetlisi olarak kabul etti: dünyalar benim oldu desem yalan olmaz. Geceye doğru ise hiç beklemediği bi şey daha oldu ve Cengiz Bey twitter’dan bana cevap verdi. Güzel bir bekleyiş beni bekliyordu artık oyun için: altı saatlik yok vız gelir, tırıs giderdi. Oyunu da izler izlemez en kısa zamanda anlatacağımdan emin olabilirsiniz.

    İkinci ve asıl durağım ise Sarıkamış. Sarıkamış bende çok büyük bir manaya sahip: ömrümün tiyatro sahnelerinde geçmeye başladığı dönemde başrolünü canlandırdığım bir Sarıkamış oyunu vardı. İki saatlik, etkileyici ve yer yer komik, fazlasıyla dramatik bi oyundu. Hayatımda çok büyük bir yer edindi Sarıkamış destanı o oyundan sonra. Bu yüzden oraları görebilmek içimde büyük bi arzu olarak yatmakta. Geçtiğimiz hafta Barış Özcan abinin bi videosu ve sevgili Walter Mitty’nin hikayesini izledikten sonra aldığım keskin kararların etkisi ile bu yolculuğa çıkmaya karar verdim. (Walter Mitty için yazdığım bir mektubu sanırım yakın zamanda paylaşacağım.) Gelecek hafta gideceğim yerin dahi planı hazır gibi. Defterimde hoş bi plan hazırladım bu yolculuk için:

    Bu yolculuğun her aşamasını yazacağımdan ve hatta henüz bitirdiğim Kırmızı Saçlı Kadın’ı anlatacağımdan emin olabilirsiniz. Görüşmek üzere…

  • Haybeden Heybe Yazısı

    Kendilerini alıp almamak konusunda çok yaman çelişkiler yaşadım bi süre. Çünkü heybe önemli şey arkadaş: bi kere ihtiyaç duyabileceğin her şeyi barındırabilmesi lazım ve bunca şeyi barındırırken hoş görünmeye devam edebilmeli. Benim emektar heybe ki bildiğiniz sırt çantasıdır kendisi: hayli yük alabiliyordu ve bende bu gazla ne bulursam dolduruyordum içine. İlerleyen zamanlarda fıtık olursam suçlusu o olacaktır kesin. Bu işe bi çözüm bulmalı dedim kendi kendime ki çoğu zaman kendi kendime derim ben böyle şeyler: aradım taradım ama bi türlü karar veremedim. Sonunda sosyal medya abimiz sağolsun Kaft’ın bu çantasının bir vidyosunu gördüm. Dünyayı koydular şuncağzık şeyin içine: inanasım gelmedi fakat kendimi bi şekilde kandırıp saydım bozuklukları: hani baya da tuzlu çıkmadı değil ama emin olun her bir bozukluğa değdi.

    Baya baya reklam yazısı gibi başlayan bu yazı için bana kimse bozukluk teklif etmiş değil: gönlümce bir kaç kelime söylemek istedim heybeme. Onu daha ilk gününde sevdiğimi itiraf etmeliyim. Daha önceleri de söylemiş olmalıyım ki; minik kargalara öğreticilik yapmaktayım.. bu gün ilk defa dersime yeni heybemle gittim ve minik kargalarım kendileri gibi ilginç yorumlar yaptılar heybem hakkında. Üzerine yoğurt döküldüğünü iddia eden bir grup oldu ve dahi hemen mendiliyle temizlemek isteyenleri dahi vardı. İşin ilginç tarafı benim daha aklıma gelemeyecek bi iddia atıldı ortaya: yoğurt değildi dökülen, tuz ruhuydu. Tamam cidden bu ikinci iddiaya kendimi hayli kaptırmış olabilirim: acaba heybemin üzeri tamamen siyah olsaydı ve yanlışlıkla nerden bulduysam bi miktar tuz ruhu dökseydim üstüne, bir astronot ve uzay gemisi şekli oluşabilir miydi?

    Bahsetmeden son noktayı koyamayacağım bir hediye ile heybem çok daha yakışıklı oldu. El örmesi minik patikler: minik bir karganın hediyesiydi bana. İşte böyle! Buydu bu yazıdaki amacım: Kaft’tan satın aldığım çanta. Harbidende haybeden bi yazı oldu.. Kalın sağlıcakla ^^

  • Kedi Beşiği, Kurt Vonnegut

    Atom bombasının peşinde koşan yazarımız Johan, yer yer hevesinin kırılmasına rağmen araştırmalarına devam etmektedir. Aşırı resmi bi girir oldu ve bana pek yakışmadı doğrusu. Atom bombasına giden yol bombanın babası olan Felix Heonikler’den geçmektedir ve yazarımız onun hayatının peşine düşer: hayatından öte, bombanın kendisi üzerinde bıraktığı etkileri merak etmektedir. Bu yolculukta, Felix’in ailesi ve patronu ile tanışır. Newt’in yani küçük oğlun; hayli kısa boylu hatta hobbit misali olan ressam, mektubu ile işler daha da ilginç bi hâl almaya başlar. Jonah, Felix’in patronunun müsaadesi ile ofisine kadar girer ve bu araştırma artık atom bombasının hikâyesinden daha da öte kapılar açar.

    Felix, sadece atom bombasının peşinde değildir. Ayrıca dünyanın bambaşka bir şekilde sonunu getirebilecek olan bir icada daha imza atmıştır: buz-dokuz. Yazarımızın bunu fark etmemesi ve iliklerine kadar son ile yüzleşmesi çok çabuk olmuştur. Şudur, budur derken yazarımız hikâyenin peşini bırakmaya karar verip inzivaya çekilmeye karar verir.

    Bazı hikâyeler sahibinin asla peşini bırakmaz! Yazar Jonah, çalıştığı gazete tarafından ilginç ve küçük bir ada ülkesine gönderildiğinde karşısında Felix Hoenikler’in kayıp olan büyük oğlunu (mühendis ve deha) bulur. Ada ülkesi San Lorenzo’nun Generali Franklin Hoenikler. Buz-dokuz ve atom bombasının hikâyesi yeniden doğar ve bu sefer daha büyük bir macera kendini göstermektedir.

    Ada yani San Lorenzo hayli acayip bi yer: benim gibi bir karga için bile haddinden fazla ilginç. Uçak yolculuğu sırasında Felix’in diğer çocukları yani kızı Angela (klarnet üstadı, bahtsız ve çirkin görülen kocamış kız) ve küçük oğlu Newt da vardır ve onlarda adaya abilerinin evlilikleri için gitmektedirler. Evlilik! Neyse buraya daha sonra dönücem.. Bu uçak yolculuğu yazarın hayatını değiştiren bir başka şeye; Bokononculağa da göz kırpmaktadır. Bokononculuk, adaya has uydurma ve yalanlardan oluşan bir din! Hatta dinin kurucusu Bokonon şöyle der:

    “Bu kitaptaki hiç bir şey doğru değildir. Foma (zararsız yalanlar) ile yaşamak sizi yiğit, iyi yürekli, sağlıklı ve mutlu kılar.”

    Bokononculuk her açıdan ilgi çekici bir din! En çok ilgimi çeken noktalar ise ayinleri oldu. Adını unuttuğum için dostluk ayini diye adlandıracağım bir ayin ve ölüm ayini. Dostluk ayini için iki arkadaşın ayaklarının temiz ve çıplak olması gerekir. Ardından ayak tabanlarını birbirlerine bastırmak suretiyle karşılıklı oturup gözlerini yumarlar: bu dostluğun bi simgesidir. Ölüm ayininde ise ölmek üzere olan kişiye şu sözler tekrar ettirilir: Tanrı çamuru yarattı. Tanrı kendini yalnız hissetti. Sonra Tanrı çamur yığınına dedi ki: ayağa kalk! Şu yarattıklarıma bak, dedi. … kalkıp etrafına bakan çamurlardan biride bendim. Ne şanslıyım, ne şanslı çamurum. … Şimdi çamur yeniden yatıyor ve uykuya dalıyor. …

    Bokonon’un kitabında en çok yer eden ise MONA’dır. Büyük harflerle yazıyorum çünkü kendisi aşkın tanımı olabilece kadar güzel, dolunayı dahi kıskandırabilecek kadar parlak ama esmer bir güzellik abidesidir. Onu anlatırken kendini tutabilmenin imkanı olabileceğini sanmıyorum. Ayrıca en kötü haber ise Franklin Hoenikler’in yani ada generalinin evleneceği kişi olmasıdır! Yazarımız dahi ona âşık olmuş ve onu arzulamaktadır.

    “Yararlı bir dinin yalanlar üzerine kurulabileceğini anlamayanlar, bu kitabı da anlayamacaklardır.”

    Hikâyenin gerisini de anlatırsam okumanıza gerek kalmayacak sanki! Susmadan önce bilmelisiniz ki; bilim-kurgu mudur yoksa fantastik bi eser midir bilemiyorum ama türünün en iyilerinden olduğu kesin olan bi roman Kedi Beşiği. Kurt Vonnegut abimizin kalemine sağlık! Büyük bir yok oluş hikâyesi ve güzellik abidesi Mona bekliyor sizleri hikâyenin devamında. Merak etmeyin o akdar az şey anlattım sayılır ki devamı hiç bi şey anlatmadığıma kanıt olacak niteliktedir..