Öykü yazmaya çabalarken kendimi blogda buldum. Aslında öyküyü bir yere götüremeyince blogum aklıma geldi. Öyküde belli bir noktaya varması gerekiyor metnin fakat burası öyle mi? Burası bana ait bir köşe ve karım bile dağınıklığı düzenlemem konusunda ısrarcı olmuyor. Sağ olsun masamın dağınıklığına bile birkaç ricanın ardından sessiz kalıyor.
Kendi çocukluğuma dair bir anıyı öykü halinde anlatmak istemiştim. Ülker Çokokremin en küçük boyutu vardı, incecik, kıpkırmızı, dikdörtgenin en güzel haliydi çocukluğumda. Pek alamazdık, soframızda nadir görülen bir misafirdi. O geldiği zaman dört kardeş kimin ekmeğe ne kadar sürdüğünü takip eder, fazla sürenin ya bir lokmasını azaltır ya da diğerleri de bir tur fazla sürerdi. Ekmeğin gözeneklerinin çikolatayla dolduğu görülmemiştir. Yüzeyde zar kadarcık bir katman anca oluşurdu da sürüldüğüne ne çikolata inanır ne de ekmek ekmekliğinden olduğunu hissederdi.
İşte buydu öykü edeceğim ama oldu. İki farklı giriş yaptıktan sonra pes edip geldim buraya. O iki farklı açılışı paylaşıyorum seninle:
Baba, kapının arkasına asılı pantolonun arka cebinden yıpranmış deri cüzdanını çıkardı. Uykudan ayılamamış büyük oğlu kapının öbür yüzünde burun deliğinde kazı çalışması yapar hâlde uzatılacak parayı ve talimatı bekliyordu. Babanın cüzdanı en az çocukları kadar zayıftı. Bundandır ki talimatlar altı boğazı doyurası dört, beş ekmekten ötesi olmazdı. Talimatı her sabah büyük oğul alsa da sokak kapısından bakkala giden daima bir küçüğü olurdu.
***
Her sabah ekmek almaya kardeşlerin büyüğü yollanır fakat kapıdan çıkıp soğuk havada bakkala giden her nedense bir küçüğü olurdu. O sabah babanın ağzından dökülen büyülü sözlerin etkisiyle ağabey son sürat çıktı evden ve aynı hızla dönüverdi. Poşetteki dört ekmeğe hasret kalınan bir kızıllık eşlik ediyordu. Kızıllık evin dört haylazını da usulca sofrada oturtmaya muktedirdi.
Şimdi ise bambaşka öyküler düşünmeliyim. Kendimden olmamalı, işin içinden çıkamıyorum kendimi öyküye dahil edince.


Bir yanıt yazın