Kütüphane raflarında kaybolduğum günler.. aldığım taptaze, tertemiz, yepyeni kitapların yüzüne bile bakmazken kütüphanenin tozlu rafları arasında eski, yıpranmış ve bir zamanlar çocuk öyküsü adıyla basılmış olan ve o zamanın çocuklarıyla mana itibariyle büyüyerek kendisi de yetişkinleşen bir kitap okudum: Güneşin Doğduğu Yer. Yazarı, o dönemlerde onlarca çocuk öykü kitabı basılmış olan Sadettin Kaplan.
Bu yazıda hem kitaba dair yorumlarımı hem kitaptan edindiğim “Sadettin Kaplan kimdir?” sorusunun cevabını paylaşacağım. Yazının en sonunda ise kitabın yayıncısı Alioğlu Yayınevi’nin pek hoşuma giden sunuş yazısını olduğu haliyle paylaşacağım. Yazıda, çocuk öykülerini ve romanlarını basma nedenlerine dair naif sebepleri, “Keşke tüm çocuklar yazıda teşhis edildiği gibi kalsaydı.” dedirten tespitlerini tatlı bir tebessümle okuyacaksınız.
Güneşin Doğduğu Yer kitabı konusu
Mutlu mesut hayatlarına büyük şehrin hayâlleri ve büyük ümitler katarak Anadolu’dan kopup gelen yedi kişilik bir ailenin, büyük şehrin gecekondu mahallelerinde hayata tutunma gayretini anlatıyor kitabımız. 90’lı yıllarından sonlarında geçen öykünün İstanbul’u kendinden olmayana ve kesesi dolu gelmeyene sancılı bir serap gibidir. Seraba bir kez dalıp da rezil olunca, ailemizin babası Hasan, gururuna yediremeyip köye de geri dönemez. Yola çıkarken kurulan hayaller gitmiş yerini güneş görmez günler almıştır.
Ailenin en yaşlısı, Hasan’ın annesi Hüsniye Nine’nin güneşe olan hasreti ile başlayan öykü yine güneşin özlemiyle biter. Köyde karınları tok, sırtları pek olmasa da huzurları yerindedir ya!.. varlığında kıymetinden bihaber oldukları güneşi bile günde on-on beş dakikalığına, yüksek apartmanların arasından anca görebilir olmuşlardır. Yıkık dökük gecekondularında hayata tutunabilmek ve bir lokma ekmek, biraz peynir ve soğanın yanına aş için okutmak hayali ile İstanbul’u bahane ettikleri oğulları Ali, ayakkabı boyacısı olmak zorunda kalır.
Öyküde, baba Hasan’da İstanbul’un acımasızlığını, Ali’de çaresizliği ve hayallerine tutunmayı, iki kız çocukta saflığı, Gülizar gelinde sorgusuz bağlılık ve haşarı sevgiyi, Hüsniye Ninede ise köye hasreti görürüz. Saymadığımız bir ufak erkek çocuk kaldı, onda da yokluk tanımaz bir sabırsızlık resmedildi sadece, haşarı mı haşarı bir kerata.
Güneşin Doğduğu Yer kitabı yorumum
Kitabı pek sevdim. Anadolu insanının saf ve temiz halini sunan şeylere çok açım: Son zamanlarda köylerde, yörük obalarında yaşanan kötü ve yüz kızartıcı haberlerden midem bulanmışken hoş bir rehabilitasyon oldu benim için. Çatalkaya Boyacısı Ali‘yi pek sevdim (Boyacı sandığının önüne köyünün hasretiyle yazmış bunu Ali). Hüsniye Nine’nin köy tasvirlerindeki köyü bile görür gibi oldum. Ali tek dostu Kenan’ın tarife uygun şivesiyle okudum istemsizce konuşmalarını. İki kız kardeşin salıncak hayallerine eşlik ettim ama her ne olduysa oldu mutlu sonda aileye eşlik etmek yerine arkalarından el sallayan Kenan ile baş başa kaldım. Bul, oku demiyorum ama benim için hoş bir deneyimdi: bir Yeşilçam filmi izledim sanki ve yönetmen filmin devamını çekmek yerine tası tarağı toplayıp köye kaçtığı için film yarıda kalmış gibiydi.
Güneş bu… Bazen çamların sorgucundan, bazen bir apartmanın bacasından, bazen de Çatalkaya’nın burcundan doğar… Cömertçe sıcaklığını, aydınlığını eler üzerine tabiatın… Anadolu’nun sevimli köylerinde, şirin kasabalarında bir başka doğar güneş. Masal ekmeği gibi; tombul, sıcak, yuvarlak… Sevecendir Anadolu güneşi. Isıtır, aydınlatır… “Büyük şehirlerin güneşi de küçük mü oluyor ne?.. Tıpkı ekmekleri gibi…” diye düşündürmez nineleri.
Güneşin Doğduğu Yer, Sadettin Kaplan

Bir kitabın daha sonuna geldik ve evet kısa okumalardı son paylaştıklarım. Kısaydılar ama sayfa sayılarına inat kat kat doluydular. Yazının devamında hem yazar hem de kitabın hoş sunuş yazısını okuyabilirsiniz. Eğer diğer kitap tavsiyelerimi de görmek istersen kitap yorumları ulamını ziyaret edebilirsin. Ayrıca belki kendi yazdığım kısa öykü kitabım da ilgini çeker: Öykü kitabımın satış sayfasına buradan ulaşabilirsin. Sağlıcakla…
Sadettin Kaplan kimdir?
1944 yılında Ağrı’nın Patnos ilçesinde dünyaya gelen Sadettin Kaplan, ilk öğrenimini doğduğu ilçede, orta öğrenimini ise parasız yatılı olarak Erzurum Lisesinde tamamladıktan sonra, 1964 yılında girdiği Astsubay okulundan 1966 yılında mezun oldu. Jandarma teşkilatında, yurdun muhtelif il ve ilçelerinde 20 yıl hizmetten sonra, 1986 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrılan yazar; bu tarihten itibaren profesyonel olarak yazmaya başladı.
Çok küçük yaşlarda şiire merak saran Sadettin Kaplan, ortaokul ve lise çağlarında mahalli gazetelere ve bazı dergilere şiirler yazmaya başladı. Daha sonra, muhtelif gazete ve dergilerde şiir ve hikayeleri yayınlandı (Hareket, Boğaziçi, Ece, Çığır, Kültür ve Sanat, Size, Türk Edebiyatı bu dergilerden bazılarıdır.) Sadettin Kaplan, edebiyatın hemen her türünde yazan ve eser veren bir yazardır: Tiyatro, senaryo, radyo oyunları televizyonlarda ve radyolarda yayınlanmaktadır.
Emekli olduktan sonra, on yılı aşkın bir süredir TGRT, Türkiye Gazetesi ve özellikle Türkiye Çocuk Dergisi’nde yazar olarak görev yapmıştır. Çevre, Kültür ve Devlet Bakanlıklarıyla, muhtelif kurum ve kuruluşlardan aldığı ödülleri bulunmaktadır.

Alioğlu Yayınevi’nin Sunuş Yazısı
“Çocuk Dünyasına İlk Adım” diye adlandırdığımız dizinin ilk on kitabini yayın piyasasına sunmuş bulunuyoruz. Hayırlara vesile olmasını diliyoruz… …Bu kitaplarla birlikte ikinci adımımızı atıyoruz. Sorumluluğumuzun büyüklüğünün farkındayız. Bu dizilere başlamadan önce çok düşündük, çok araştırdık. Karşımıza “okuyucu” olarak çıkan “çocuk” kimdi? Çocuğun ne olduğunu bilmeden böyle bir işe giremezdik. Araştırdık…
Çocuklar; dağları bulutların üzerine kaldırmak isteyip de kaldıramayan, bütün denizleri bir bardağa doldurmak isteyip de dolduramayan, ağlamaklı bütün çehreleri güldürmek isteyip de güldüremeyen, düşüncesi büyük, sevgisi yüce. bedeni küçük, kudreti cüce “insan ufakları” olarak karşımıza çıktılar…
Çocuklar; görüp okuduklarını umulmadık bir düşünce imbiğinden süzerek özümleyen, hoyratlığın kördüğümünü sevginin eliyle çözümleyen, anlayıp algılayan minik insanlardır.
Çocuk dünyasıyla birlikte yayın dünyasını da inceledik… Olanlara bakıp, olmayanları düşündük. Ve hayretle gördük ki, olmayanlar, aslında olması gerekenlerdi. Sevgi bahçelerinde ayrıklar vardı. Çocuklar hafife alınmış, sanki onlar hep öyle kalacakmış gibi davranılmıştı. Gözden kaçanlar özden kaçanlar gibi geldi bize…
Sevgilerimiz, özlemlerimiz, törelerimiz, yitik yörelerimiz var. İstiyoruz ki; birer sevgi bahçesi olan çocuklarımızın küçücük yüreklerinde filizlenen güzellikleri ayrıklar, aykırılıklar sarmasın. Acıyla tatlının, iyiyle kötünün, güzelle çirkinin bir arada olduğu dünyaya şimdiden kendini hazırlayabilsin. Yağmurun rahmet, emeğin zahmet olduğunu; arının dalda, çiçeğin balda olduğunu ama; akrebin topaç, yılanın kırbaç olmadığını anlayabilsin…
Bu düşüncelerin aydınlığında; kırk yıl hatırı sayılan kahvelerin sunulduğu fincanları gördük. Cansız bebeklerin arkasına gizlenen yaralı canları gördük. Tuna boylarında Aliş’leri, Anadolu kasabalarında Gülcan’ları gördük. Denizlerin dibindeki mercanları, hasretlerin ucundaki Azerbaycan’ları gördük… Rüya değil, riya değil bunlar. Gerçeklerin özüyle, ataların sözüyle, çocukların gözüyle erebildiklerimizdir. Sevgi dallarından derebildiklerimizdir. Gücümüzün erdiğince verebildiklerimizdir… Bu ikinci adımımızın da hayırlara vesile olmasını diliyoruz.
Gülten için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et