Yıl 1925.. Erzincan’ın adını iki saniye hafızamda tutamadığım bir ilçesinde, 5 çocuklu bir ailenin ferdi olarak dünyaya geliyor.. 17 yaşında sazıyla erenler sofrasında yer buluyor ve karganın diline pelesenk olacak sözleri yazıyor aşk halinde. “Sam yelimi vurdu bağa bahçaya / Yaprak ağlar dallar ağlar gül ağlar / Altını bozdular geçmez akçaya / Zikke ağlar sarraf ağlar pul ağlar.” Davut Sularî’nin nağmeleri ve Ahmet Aslan’ın sesiyle merhabalar!
KARA KARA KEDİLER, HANGİ MOTORA SİNSELER
Pek sevmiyorum önümü görememeyi. Planlı programlı yaşamak yada hesap kitapla hareket anlamında değil sözüm: Önümde olan her ne ise her şeyi net olmalı. Plansız atıldığım şey bir ateş çukuru olacaksa bile hangi odunla tutuşturulduğunu bilmeliyim.. koynunda hangi kuşları beslediğini, hangi hayvana yuva olduğunu, kaç karganın tilkisine peynirini kaptırdığını..
Kargayı salak, tilkiyi zeki kabul ederek büyütüldük. Anlatılanı kabul ederek yaşamayı, sorgulamamayı öğrendik, buna programlandık. Aldous Huxley’in cesur yeni bir dünya için anlattığı fabrikasyon bebeklerden pek bir farkımız yok. Ta ki sormayı öğrenene ve önümüze sunulan modern haplar yerine kendi özümüze bakmaya niyetlenene kadar!
Dal sarktı, kartal kalktı, kartal yine kalktı, dal mütemadiyen sarkmakta iken kantar bütün bu olanların sebebini tartmakta aciz kaldı. Acziyetim bilmediğim bir şeye adım atışımdan ve bilinmezlik ilk saatlerinde son bulup, uyum sağlama evresine gireceğim hızla. Kendimi tanıyorsam eğer, yarın asla bu yazıdaki sıkıntım üzerimde olmayacak ama bu akşam yazmazsam şuan hissettiklerimin hazzını yaşamaktan mahrum kalacağım. En aciz kaldığı anın bile zevkini sonuna kadar yaşamalı değil mi insan? Bir Epikuros değilim, hatta zihnimdeki bu düşüncenin tarihinde yatan Epikuros’un adını hatırlamak için bile google amcaya danıştım, o kadar cahilim ama bu bile beni hazdan uzak tutamıyor.
Saçı sakalı ağarmış, dış görünüşü ile gariban, asabi.. Bir eli şalvarının cebinde, diğer eli tehditkar sallanışlarla önündeki biri ana diğeri evlat, iki bükük boyna kem sözler savuruyor. Ana, çiçeklerle bezeli şalvarı, mavi çiçekli üstlüğü, solgun çiçekli yazması ile ellisinde var yada yaşadıkları onu erken yaşlandırmış olmalı. Üzerindeki renkler mislince solgun yüzü. Evlat ise olan bitene yabancı kalmaya çalışsa da suçunu üstlenen annesinin duyduğu hakaretleri kendi kendisine mislince tekrarlıyor. Baba anneye, evlat kendi kendine eziyet etmeye devam ediyor. Olay bir otobüs durağında gerçekleşiyor. Baba kisvesindeki şahsın, insanlara rüsva olmamak adına kusmasına son vermesine vesile olacak olan otobüs bir türlü gelmek bilmiyor. Evlat zihninin en delikanlı damarlarını feda ediyor o gün. Köyüne doktor olarak dönmeyi dileyen hayalleri, o gün yerini ağanın ahırında inek tezeği temizlemeye başlıyor. Evlat tezek temizliyor, artığının kokusuyla kusa kusa uyuduğu ineklerin sütleri Öğretmen Mahmut’un kızını uyku öncesi anlatılan masalın ardından bir bardak sıcak süt, Fabrikatör Ferit Bey’in oğluna sabah kahvaltısında peynir, Ayla Hanım’ın kısır gününe ayran oluyor.
BEN BENİ BİLMEZEM
Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane bilmecesinin henüz masum olduğu zamanlarda çocuk olmanın verdiği mutluluğu ancak büyüdüğümde fark edebildim. O zamanlar da acaba çok mutlu muydum içten içe, emin ol hatırlamıyorum. Oynadığım oyunları ve gazoz kapağı bulmak adına arşınladığım sokakları hatırlıyorum da şuan bütün bunlar için kendimde enerji bulabilir miyim emin değilim. Önce benden önde giden göbeği bir kesip atmalı.. yeniden sağlıklı nefes almayı öğrenmeli ve düşünmeden kendimi sokağa atabilmeliyim.
Ferit’in hayalleri her zaman daha büyüktü komserim. Onu fabrika saabı, bizleri ise ırgat yani senin anlayacağın bahçe işçisi yapan şey belki de o çocukluk zamanlarımızda kurduğumuz hayallerdi. Ben cahil adamım beyim, o zaman da öyleydim. Babam da cahildi, ondan ne gördüysek onu yaptık, ötesini aklımızın ucundan bile geçemedi. Babam anama zulmetti ben de kendi karıma aynısını eder oldum. O zamanlar dayak attın mı kimseler bişeycik demezdi. Ne bilem, siz aldınız benden oğlumu ve karımı. İlk günün aaşamı dank etti komserim kafama. Ne babam doğrucuydu, ne de ben. Ferit de değildi, bizi hayallerinde bile ırgat etmeseydi belkim de ben de bu kadar öküz kalmazdım.
Yarın yani takvimlere göre bugün ikindi vaktine doğru askerim. Sadece 21 gün, kolay gözde ama o yarın ilk önce yaşanmalı ve bitmeli. Yarın bitse, ardından 6 ay da geçecek olsa gam yemem. Sadece özlerim hanımkargayı. Hanımkargayı ve askerden sonraya bıraktığım hayallerimi, hedeflerimi. Yanıma sadece defter alıyorum, belki yazarım diye. Yazarsam sana da yazarım ama bayramdan sonraya. O zamana kadar gereksiz ve abartılmış bir dram yüküyle siz şu şarkıyı dinleyedurun!
Bir yanıt yazın