Ay: Eylül 2018

  • Gönül Dürtmesi: Rize

    Yalıçapkını sesi: İnce tiz bir ses ve kısa kısa, ard arda. Sesin ona ait olduğunu görmeden bilebilecek kadar aşina değilim. Hatta ilk kez fotoğraf karelerinden bağımsız görüyorum.

    Sahil kenarındayım, iki taneler, birisi minik bir balık yavrusu tutmuş denizden, diğeri onun rızkının peşinde. Kavgalarının oluşturduğu ses benim için şahane bir müzikal. Ve kazanan balığın yakalayanı.. yavru balığın mideye inişi bir ölüm de olsa harika bir seyirlik.

    Adı doğa, yaratıcısı ne güzel yaratmış. Renklerini görmeye var olan gözlerin kıymetini bilmeli insan!

    Yeni geldim bu sahil şehrine ve ilk işim sahilde bir kahvaltı yapmak oldu. Tek başına olacağımı düşünüyordum fakat şu an seyahatimi deftere yazarken bile etrafında dönen bir arı peyda oldu.

    Kahvaltı tabağını iyice gezindikten sonra balın üzerine kondu ve içti ha içti. Kendinden geçişinden midir yoksa biyolojisi gereği mi bilemiyorum, kuyruğu raks ediyordu habire. gitti, geldi, içti, gitti, geldi, içti, gitti, geldi, içti, gitti, geldi ama bu sefer kahvaltı tabağı yoktu, o da çayımı musallat oldu. Acı çaydan benim gibi pek keyif alamayınca yüzüme bakmadan çekti gitti. Yine geldi, defterimin üzerinde geziyor. Acaba onu anlattığımı fark mı etti?

    Bu yazıya başlamak hayli geç alınmış bir karardı benim için. Bi yerleri gezdiğim yazıların adı deli dürtmesi olurdu ve anlatmaktan büyük bir zevk duyardım.

    Bu sefer o kadar kararsız kaldım ki, aldığım notları ancak iki hafta sonra yazıyorum. Çünkü bu seferki yolculuk nazar değmesin dualı ani bir Rize yolculuğu. Çok konuyu yormadan şöyle ifade edeyim:

    Rize: Yeni ve huzurlu bir bahara ilk adım!

    Ha unutmadan! Blog Sözlüğe eklediğim şu entry de var tabi 🙂

    Osmanlı kahvecisinde içtiğim ilk kahvem ve yanında verilen patlangaçlı çikolata oldukça şaşırttı. Çocukluğumu gözlerimin önüne getirdi, mutlu oldum sebepsizce ve uzun süre ağzında patlamalarına dinledim. Başımda öten karga kardeş de tadını merak etmiş olsa gerek ki ayrılmadı bir türlü. Ayrıca Türk kahvesini, masamda cezveden fincana aktardılar. Oldukça hoş bir ayrıntıydı.

    Bu notu da neden ekledim bilemiyorum ama yazdıkça yazasım geliyorsa demek ki 🙂

    Cafe, kahve ve lokantalarda dolu bir sokak. Arabaya yer yok burada. Bir kahvenin önünde oturuyorum. Genelde yaşı az aşmış, saçları ağarmış, bayramlarda elleri öpülesi insanlar oturuyor. Trafik polisi aracı sesi duyuldu hayli yakından bir süre sonra:
    “.. … …. plakalı araç sahibi! Aracınızı bulunduğu yerden kaldırın!”

    Ak saçlardan bağrı açık olanı fırladı yerinden. Sinirliydi, bağırdı sakin olan ak saçlıya:
    “Ne diy da bu ne diy?”
    “Arabaları kaldır diy.”

    iki yakın arkadaş bunlar, orası belli. Belli olan diğer şey ise siyasi olarak fikirleri aynı değil. İkisi de birbirlerine muhalif: Biri savunucu, diğeri hata sunucu. Soruyu soran bağrı açık ak saçlı, konuyu az sonra daha büyük, yersiz olduğunu düşündüğü, bu anons gibi boş kabul ettiği siyasi konulara getirebilecek olmanın avında.
    “Hani ben buraya araba görmiyrum!”
    “Aklın kördir da gözünda mi köreldi? Ha orayadur koca araba!”

    Yaklaşık 15 dakika süren hararetli, seyri komik tartışma böyle başladı. Konu bittabi siyaset. Biri kendi deyimiyle başkancı, diğeri muhalif. Muhalif olan bir sonraki seçimlerde galip olacağından emin. Başkancı da kendi tarafından emin elbette. Uzun sürmedi seyirlik orta komedisi. Bağrı açık muhalif ak saçlı, çayından son bir yudum alıp ayağa kalktı. Son ve seyircilerine kahkaha patlatmalık sözünü söyleyip uzaklaştı.“Yen beni, s*k beni!”

    Gurbetkuşi ile gezdik biraz Rize’yi. Yazıda paylaştığım kareler ve öne çıkan görsel ona aitti zaten. Sadece şu video karganıza ait bu yazıda ve kahve görseli 🙂

    Harika bir yer Rize, harika bir insanla birlikteyken apayrı güzel elbette. Mesleğime ve hayatıma Karadeniz’de devam etmeyi dilerdim hep ve artık Karadeniz’in adı benim için Rize olarak değişti. Duanı ve güzel temennilerini eksik etme emi. Bir başka yazıda ve yorumlarda görüşebilmek dileğiyle…

  • Kraliçenin Kölesine Saldıran Kaz

    firuze hazretlerinin ikinci işçisi

    Karınca kolonisi hobisini sana uzun uzadıya anlatamam belki ama kısaca özet geçmeliyim ki neler döndüğünü fark edebilesin: Çiftleşme döneminde büyük karınca kolonileri prens ve prenseslerini çiftleşme uçuşu için bir yağmur sonrası serinliğinde gökyüzüne salıyor. Çocukken uçan karınca diye peşlerinde koşturduğumuz karıncalar aslında prens ve prenseslerimiz. Çiftleşme uçusuna çıkan ve döllenen prenseslerimiz kraliçe tacını takıp yerküreye tekrar iner ve artık ihtiyacı olmadığını düşündüğü kanatlarını bırakıverir ilk fırsatta.

    Kraliçemiz kanatlarını bırakıp gökyüzüne veda ettiğinde artık kendisine ve yavrularına huzurlu bir koloni kurabilmek için uygun ortam aramaya başlar. Tamda bu anda hobiciler olarak elimizde birer deney tüpü ile kraliçemizi arar, bulur ve ona uygun bir saray inşa ederiz. Hazretleri eğer sarayınızı beğenirse ve takdim ettiğiniz yiyecekleri severse işçilerini doğurmaya başlar. Türüne görece 1 aylık süre sonra ilk işçisi çıkar ve artık işçisi ona hizmet etmeye başlar.

    İlk işçisi bizlerizdir hazretlerinin ve ikinci işçisiyle koloni büyümenin ilk adımını atmış olur.Firuze: marangoz karınca kraliçem: benim sağlıklı ilk kraliçem ve ona hizmet etmeye başladığım günden bu yana 40 gün geçti. İlk işçisi geçen gün gözlerini açtı dünyaya ve anında hizmete başladı Firuze hazrete.

    köle benim madem, saldıran kaz neci

    Üç kafa kardeşim var, öz olmasalar da öyle gibiler. Misafirliğe geldiler köyüme ve onları köye birkaç kilometre mesafede bulunan, gizli cennet diye tabir edilebilecek, sesten ve dünyadan uzak bir lokantaya, balık yemeye götürdüm. İş yeri sahibi Mehmet abi, öğrenci velim ve hoşsohbet bir insandır. Yengemin ve kendisinin eli de hayli lezzetlidir. Fırında balık, tereyağlı ve sıcak pide ekmeği ve tabi ki çay favorilerimden 🙂

    Yediğimiz içtiğimiz bir kenara, fotoğraf ve video çekmek konusunda biraz kıt kaldım. O kadar huzurlu bir mekan ki aklınız telefonunuzu ve geri kalanları bir kenara itiyor.

    Değirmen adı verilen mekanın 10 kadar kazı da var ve önde akan derede yüzüyorlardı. Giderken en azından onlardan bir hatıra koparayım istedim ve video kaydını açıp yanlarına yanaştım. Diğerlerin pek huysuzlanmadı ama içlerinden bir efe direk saldırıya geçti. Kaç kere denesek de aynı huysuzlukla üstümüze yürüdü 🙂

    İşte başlığa vesile olan Kraliçe Karıncamız Firuze Hazretlerin ilk kölesi olan bendenize saldıran kazın ta kendisidir:

    üç kafadar ve bolca ses

    Değirmende mideyi susturduktan sonra eve gelip yayıldık desem doğru bir ifade olur. Yayılmak ama ne yayılmak 🙂 Elde gitar, dilde habire lakırtı… Birkaç saat sürdü sarhoşluğumuz.. keyfimiz yerindeydi mutluyduk: Muhabbetin sarhoşluğuyla kendimizi dağlara vuralım dedik ve bindik arabaya, çıktık yola ama daha yolun başında minik ve tatsız bir kaza yaptık. Huzur mu? O bir saatliğine bizi terk etmişti sanırım. Sana, kazadan önceki anlardan bir ses kaydı sunuyorum. Hepsini dinlemek zor gelir, bol saçmalamış olabiliriz, tekrar dinlemeye ve montaja gerek duymadan yükledim 🙂 Umarım bir kem sözümüz olmamıştır.

    Kaza bahsini geçersek, geç de olsa çıktık dağımıza. Güneşin batışını kaçırmış olmaktan ötürü canımız biraz sıkkındı. Ama çok geçmeden toparlanıp gitarı aldılar ellerine canlarım ve başladır söylemeye şarkılarını. Hava kararana kadar oradaydık. Kedim Tekircan da bizlerleydi ve pek uslu durduğunu söyleyemem 🙂 Ay gülümsedi sonra muazzam bir geceden.. arkamızdan bıraktık tüm derdi, acı birer çorba içelim diye yola koyulduk.

    sözümü tutuyorum

    Pullarımı tekrar paylaşmaya başlayacağımı söylemiştim hani 🙂 İşte kendime verdiğim sözü tutuyor olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Son paylaşımımla veda ediyorum sana ve yazıya. Senin için huzur ve mutluluk dilerim 🙂 Bir daha ki sefere görüşebilmek dileğiyle..  

  • A. Ali Ural İle Naif Bir Röportaj

    Ali Ural kendini bir cümle ya da bir şiir ile anlatmak istese, nasıl cümleler paylaşır bizimle?

    Muhteva şiirindeki “Herkes biliyor hiç kimsenin bilmediğini,” mısrasıyla cevap verebilirim sorunuza. Hem herkes biliyor, hem hiç kimse bilmiyor. O insandır işte. Kendini kim hakikati üzere tanıyabilmiş ki ben tanıyayım. Herkesin kendini tanıtmaya çalıştığı bu dünyada aynaya bakmak en iyisi. Fakat aynaya bir suflör gibi fısıldayıp, aynı kelimeleri ondan istememek kaydıyla. Övenlerin yüzüne toprak saçılan asırlar yerini övenlerin başına altın saçılan çağlara bıraktı. Susmak iyi bir zırh. Ancak kuşanması ve taşıması hiç kolay değil.
    “Susmak iyi bir zırh.”

    Okumak ve yazmak arasındaki mesafe ne kadardır? Yazmak için iyi bir okur mu olunmalı?

    Okumak ve yazmak aynı tahterevallinin iki ucunda. Dengeli olurlarsa oyun kurulur. Düşünmek için de yazmak için de nitelikli okura ihtiyaç var. Gerçi yazmak da düşünmek de yalnız okumayla elde edilecek bir şey değil. Başka çabalara da ihtiyaç var. Başka disiplinlere de.

    “Nasıl oluyor da, insanı mutlu eden bir şey, aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı oluyor!” Mutluluk ve felaketin arasındaki bu ince eşik nasıl oluşur?

    Bu insanın hangi duygusundan doğar? Gülme haddi aştığında gözyaşları gelir ardından. Dünyanın bir uğrak yeri olduğunun bir göstergesidir belki de bu. Geçici olana kalıcı muamelesi yapan insan balını zehir eder. Şükredemeyen insandan alınır gülümsemesi.

    “Geçici olana kalıcı muamelesi yapan insan balını zehir eder.”

    Edebiyatın her ürününe gönül vermiş kimselere yazı yazmanın inceliklerini sunarken çabanızın bir sebebi muhakkak vardır. Neden?

    “Kitabını oku!” denilerek defterlerimizin elimize verildiği gün benim de “Faydalanılan ilim” çeşmesinde bir tasım olsun istedim.

    Bir derginin tirajı mı mühimdir hikayesi mi?

    Bir derginin niyeti mühimdir.

    Herkes edebiyattan anlamalı mı? Şiirden?

    Anlamak değil belki ama herkes edebiyatı tatmalı. Aşık Ömer, “Ömründe yiyememiş balı ne bilsin” diyor.

    “Bazen en dipten yükselir insan su yüzüne bir topuk darbesiyle.” Edebiyat dünyasına böyle başlayan biri olarak, şevkinizi neye borçlusunuz?

    Tabii bu soruya cevap verebilmek için “Dip” nedir, “Topuk darbesi” neyi ifade ediyor bilmek lazım. Benim serüvenimde “bir anda” dan çok “ağır ağır” vardır. Şevke gelince o lütuf.

    Neyi nasıl okumalı?

    Kur’ân’ı tertîl üzere yani yavaş yavaş okumalı. Böyle isteniyor bizden. Düşünmemiz isteniyor çünkü.

    “Dost” deyince kalbinizde açılan sayfalar bize neyi söyler?

    “Dost” seni terk etmeyendir.

    “Gelincik” size neyi çağrıştırıyor?

    Hassasiyet…

    2015 yılında çıkardığımız Enfa Edebiyat Dergisi’nin üçüncü sayısında yer alan söyleşinin soruları Neslihan ERMAHİŞ canablam tarafından sorulmuştur. Bu söyleşiyi bu blogda okuyorsunuz çünkü blogun sahibi, kapanan derginin de sorumlusudur. Keyifli okumalar dilerim 🙂

  • Arzuhâl 09.11.18

    yıldızlar operası ve bir tatlı huzur

    İnternet ekipler amiri M. Serdar Kuzuloğlu, insanlığın sessizliğe ve hatta yapay ışıklardan uzak kalmaya ne kadar çok ihtiyaç duyduğundan bahsediyordu son yazısında. Oldukça sıradan olabilecek şu paragraf, yanı başımda cereyan eden onca güzelliği elimin tersiyle nasıl ittiğimi hatırlattı.

    HEPİMİZİN GÖĞÜNDE AYNI YILDIZLAR VAR. AMA NEDENSE ÇOK AZIMIZ ONLARA ŞAHİT OLABİLİYOR. NEDEN DERSİNİZ?
    (YURİ BELETSKY / WİKİPEDİA)

    Örneğin gökyüzü gözlemi yapabilmek için gereken şehir ışıklarından yoksun alanları bulmak artık o kadar zorlaştı ki bugün kalan birkaç bölge devletler tarafından aydınlatmaya karşı korunuyor (sahi siz göğe bakınca yıldız görebiliyor musunuz yaşadığınız yerlerde? Öyleyse şükredin).

    Bu paragrafın etkisiyle yazının geri kalan kısmına da işaretler ederek yaptığım yorum ise şöyleydi:

    “Gürültüden ve getirdiklerinden kaçtıkça ve uzaklaşmak için çabaladıkça çevremdeki insanların azaldığını fark ettim. Öğretmen olarak elime ilk geçtiği fırsatta bir köy okuluna tayin alarak aradığım sessizliğe kavuştum. (yol kenarı bir köy olduğu için evimi yine yol kenarında tutmak zorunda kalsam da arabaların sesi sinek sesi hükmünü taşımaya başladı bir süre sonra) Gece olduğu zaman ışıklardan uzak olabilmek ve yıldızları görebilmek için herhangi bir gözlem istasyonu çevresinde olmama gerek kalmıyor, bloguma yazılarımı yazarken ses geçirmeyen kulaklıklara ihtiyaç duymuyorum ve en güzel tarafı ise insanların yapay kayıtlara aldığı doğa seslerine bizzat şahit olabiliyorum  

    İnsan, şehir ve şehrin imkanları olmadan da mutlu olabiliyor. Sessizlik beraberinde onlarca mutluluk da sunuyor: Belki arkadaşlarınızla sanatsal bir faaliyete katılamıyorsunuz ama doğanın sahnelediği onlarca oyuna, köy halkının seyirlik muhabbetlerine, kahve ehliyle oyuna, düğünlerde şenliğe ve karşılıksız paylaşıma sahip olabilirsiniz.

    Uzun sözün kısası, köyler de yapaylaşmadan bir yolunu bulup huzur vadeden bir köye yerleşmek ve bir rahat nefes alabilmek en güzeli. Umarım sizler de bunun için bir fırsat bulursunuz.”

    Yaşadığım yer şehirlerin kirli sesinden ve hatta kirli niyetli insanlarından oldukça uzak ve samimi. Geceleri kafanızı kafanızı gökyüzüne kaldırıp yıldızları seyre daldığınızda gözünüzü rahatsız edebilecek yapay ışıklardan uzak kalabilirsiniz. Ve hatta bir kediniz varsa, kucağınızda onunla birlikte huzurlu ve zaman kavramından azade bir zaman dilimine seyahat edebilir edebilirsiniz.

    Güzel ve tebessümü bol olası okur, sana bu yazıyı yazmadan önceki gece, yıldızlar operasının sessizlik oyununu locadan izlerken uyuyup kalan kedim Tekircan’ın hâlini pay ediyorum 🙂

    pul koleksiyonum üzerine

    Biliyor musun, bir pul koleksiyonu hevesim var. Yerli pullarımızdan, hikâyesi ve şemaili güzel olanları topluyorum. Ayrıca tüm ülkelerden kuş temalı pulları yılına, şekline bakmaksızın edinmeye çabalıyorum ve hatırı sayılır bir miktara ulaştı pullarım. Onları paylaşmayı hedeflediğim bir instagram hesabım vardı, hevesli bir şekilde açtığım hesabı pek sağlıklı kullanamadım ama son günlerde hep blogumda hem de yaşantımda daha enerjik olmaya başladım. Bu enerji beraberinde daha önce niyetlendiğim her işe de yandığı gibi pul koleksiyon hesabıma da yansıyor. Uzun zamandır almayı dilediğim bir miktar pulum da gelince iyice aşka geldim. Eğer paylaşımlarımı merak edersen instagram hesabımdan takip edebilirsin 🙂

    başka ülkelerden gelen kartpostallarım

    Kartpostallar kimileri için eskide kalan bir gelenek olsa da günümüzde popüler bir hobi aslında. Postcrossing ve vb. birkaç site vasıtasıyla birbirlerini hiç tanımayan farklı ülkelerden insanlar kartpostallaşıyor. Bunun tarif edilemez bir duygu olduğunu söylesem, inan ki abartmış olmam. Hiç tanımadığın bir insanla ile karşılıksız bir dostluk sunuyor sana ve değerli bir hatıra elbette.

    Bu kart Malezya’dan Kulai isimli küçük bir şehirde yaşayan Mee Ching Lim’den gelmişti. Kendisiyle instagram üzerinden tanıştık ve karşılıklı birbirimize kart gönderdik. Bunun adına da takas (swap) deniliyor. O bana 3 Nisan’da göndermiş ama bir ay kadar sonra elime geçti 🙂 Benim doğal manzaralardan ve kuşlardan hoşlandığımı bildiği için ülkesinin ve şehrinin güzelliklerini anlatmış. Kartın ön yüzünde ise yine Malezya’nın batısındaki Terengganu isimli bir devletin sahillerinden hoş bir çizim var.

    Eğer zaten aran iyi ise ve konu hakkında bilgi sahibi isen ne mutlu sana. Ama postcrossing hakkında herhangi bir bilgin yoksa, bildiklerimi paylaşmaktan geri durmam, yorumunda sorman yeterli 🙂

    Umarım sıkılmadan keyifle okuyabildiğin bir yazı olmuştur. Blogumda varlığını hissedebilmem için yorumunu eksik etmezsen sevinirim 🙂 Başka bir yazıda daha görüşebilmek dileğiyle..

  • Yağmurun Huzuruyla Çıkagelen Yazı

    Uzun ve sıcak bir yazın ardından yağmur yağan memleketin çocukları evlerine sinip de camların ardından bakamazlar yağan taneciklere. Dışarı atarlar kendilerini, yağmurun altında yürür, her yanda peyda olan ilginç kokuyu ciğerlerine çekerler. Bazı delilerde abartır gezmeyi, yağmur dinse de dinmese de durdurak bilmez, ha babam yürür.

    Yürüdüm. Aslında amacım bir önceki günde de hafifçe serpiştirmiş yağmurun ardından yerde şans eseri bulduğum messor karınca kraliçesinden birkaç tane daha bulabilmekti. Elimde kraliçesi için hazırlanmış saray tüpleriyle arşınladım bahçeyi ve köyün yakın civarında olan her bir toprak parçasını. Dört bir yana salınmış, gezen tavuklar yüzünden işin pek kolay sayılmazdı. İnsafsızlar uçuşan karıncalara nasıl göz koydularsa kaç tane karıncayı gözlerimin önünde gagalayıp mideye indirdiler. Saatlerdir yağmur çamur demeden aradığım şeyin tavuğa yem oluşunu izlemek acı vericiydi.

    Uzunca bir süre başım yerde kraliçemi arar yürüdükten sonra pes edip diğer canlıları izlemeye koyuldum. Mevsimi geçmiş incir ağaçlarının altı çürük incir avcısı birçok böcek ve hayvan barındırıyordu. Aralarından birisi ile yani başlığa meze olan salyangoz kardeşle işte tam bu esnada karşılaştım. Sebepsiz yere uzun süre hayran hayran izledim onu ve sonrasında telefonu ona emanet edip kraliçe aramaya devam ettim. Maksadım bir tatlı huzur almaya gelen olursa bu mucizevi varlığa şahit olabilsindi.

    Minik bir belgesel sunmuş sayılırım sana 🙂 Ayrıca salyangoz kardeşin yüklü olduğu youtube kanalım pk48’de başka minik belgeselciklerime ve ses kayıtlarıma ulaşabilirsin.

    Yağmur huzur sunucu, muazzam bir güzellik olsa da bulunduğum köyün insanlarına zamansız geldi: Burası üzümleriyle meşhur bir köy; insanların çoğunluğu geçimini üzümden sağlıyor; satabildiği üzümü yol kenarında elden kiloyla ya da toptancısına toptan olarak satıyor ve satılmayacak olanları veya mevsime geç kalmış olanları pekmez ya da kuru üzüm yapıyor. İşte yağmurun zamansızlığı üzüm kurusu için damlara açılmış olan sergilerinden ötürü. Yetişebilenler kurtardı, yetişemeyenlerin üzümlerinin bir kısmı da zayi oldu. Şunu da ekleyeyim, üzümü meşhurdur ve bunun yanında kuru üzümü de pek bi güzeldir buraların 🙂 Eğer dilersen mektup zarfı içinde gizli gizli yollayabilirim sana ^^

    Laf lafı açıyor, sanırım uzun zamandır tamamen olanı biteni anlattığım ve sonu bir öyküye varmayan ilk yazım bu. Salyangoz kardeşin videosu yüklenirken yazmaya başlamıştım ve aslında yazıyı yazabilmek konusunda pek bir ümidim de yoktu. Hatta yazıyı yazdığım metin dosyası aslında yazmayı dilediğim bir öykü için açılmış, adı konulmuş ama içi boş bir şekilde kenarda melül melül duruyordu. Boş metin dosyalarını sevmediğimden olsa gerek, öyküyü yazabileceğim yok, bari sana yazayım dedim. Şuan sana yazarken bile yağmur ara ara serpiştirip kaçıyor, kedim Tekircan (ismini ilk önce can koymuştum fakat komşuablam kedi ismine benzer bi şey olmalı deyip tekir ekledi. sonuç: tekircan) kapının önünde beni çağırıyor, muhabbet kuşum Bahtsız sessiz (belki hâlâ ölen eşinin yasını tutuyordur), kargam Ridwan (kendisi evcil bir kargadır ve sahiplenilebileceğine dair tüm resmi belgelerim mevcut: söyleyeyim ki sonra sokaktan bulup eve mi hapsetti acaba demeyin emi ^^) ise farklı makamlardan şarkılar söyleyip önündeki ekmekle oynaşıyor. Banane bunlardan demiyorsan devam edeceğim 🙂

    yağmur altında yürüdüğüm yerden devam eden bölüm

    Karıncalar diyordum ve onların kraliçeleri.. karınca kolonisi kurmak gibi bir hobim var. Kısaca anlatmak gerekirse, çiftleşme uçuşundan sonra yere inip kanatlarını bırakmış olan kraliçelerden bulup deney tüpünde nem ve hava açısından uygun bir ortam hazırlayıp, oraya koyuyorsunuz. Kraliçemiz eğer bulunduğu yeri sever ve yaşanır bulursa yumurtluyor ve zamanla çıkan ilk işçilerin ardından koloni yavaş yavaş büyüyor ve siz bütün bu olan mucizelere şahit oluyorsunuz. Eğer daha ayrıntılı anlamak istersen youtube amcada çok güzel videolar var 🙂

    Yağmur dindiğinde Tekircan saklandığı yerden çıkıp geldi ve beraber gezinmeye devam ettik. (kendisi hayli yılışıktır: markete giderken bile tepeme çıkıyor ve onca yol boyu düşmemek için tıknakları ile vücudumu oyuyor) Bulduğumuz çokça karınca yuvalarının çevresinde hiç kraliçe yoktu. Ama bir yuva çok ilgimizi çekti. Sizler de görün diye minik bir belgeselcik de oradan kaydettik. (bu belgeselciği bir tutam karınca’ya armağan ediyorum 🙂 )

    Bütün bunların ardından henüz bir kraliçe bulamamıştım. Pes edip eve dönerken ayaklarımın önüne çıktı bir kraliçe ve hemen bir adım sonra bir tanesi daha. Sevincime şahit olan komşuablam şaşırdı kaldı, anlatsam da “ay hocam!” dedi, tebessüm etti sadece. “Sendeki bu hayvan sevgisi… Maşallah!” eklendi tebessümüne. (güzel insandır, iki gündür yaptığı reçellerle karnımı doyuruyorum, sağolsun, eli lezzetlidir.)

    Günün sonunda Sezer abi’me hayret ve  şevk veren toplam 5 kraliçe karıncayı yeni saraylarına yerleştirdim. Fakat henüz duvarlarını boyayamadım, umarım bana kızmıyorlardır, söz bu yazıdan sonra ilk işim bu olacak. Nerede peki bu kraliçeler diyeniniz varsa, nazar değmesin diye fotoğraflarını paylaşmayacağım. 🙂 Bir gün ilk işçileri çıkıp tahtalarına rahatça oturduklarında yeni bir yazı ile görücüye çıkarırım hazretleri.

    Şöyle bir geriye doğru baktım da, hayli yazmışım. Kim okur ki bunu 🙂
    Esenlikler dilerim… GAK!

    Unutmadan söylemeliyim: Kapak fotoğrafını telefonumla yağmurdan sonra çekmiştim.
  • Filiz Uysal İle Tiyatro Üzerine

    2015 yılında çıkardığımız Enfa Edebiyat Dergisi’nin ilk sayısında yer alan söyleşinin soruları Neslihan ERMAHİŞ canablam tarafından sorulmuştur. Bu söyleşiyi bu blogda okuyorsunuz çünkü blogun sahibi, kapanan derginin de sorumlusuydu. Keyifli okumalar dilerim 🙂

    Filiz Uysal tiyatro ile ilk nasıl tanıştı, tiyatro onun için ne ifade eder?

    Çok enteresandır, ben tiyatronun ne olduğunu bilmeden tiyatrocu olmak istedim. Biz çok küçük bir yerde büyüdük. Bulunduğum şehirde tiyatro yoktu. Babam polisti ve o kadar küçük ilçelerde görev yaptı ki akşamları televizyon seyrediyorduk. O dönemler ‘Bir Demet Tiyatro’ vardı ve ben ondan etkilendim sayıyorum. İlkokuldayken öğretmenin de sorduğu bir soru “ Büyüyünce ne olacaksın?” Benden önceki herkes polis, doktor, öğretmen olacağını söyledi. Sıra bana gelince, henüz bir tiyatro oyunu bile izlememişken “Tiyatrocu olacağım” dedim.  Öğretmenimin tepkisi ilginçtir ki bana “Sen çok çalışkansın doktor ol, ben buraya doktor yazıyorum.” dedi. Ben o dönem sanıyordum ki oraya ne yazıldıysa o olmak zorundayım… Evet, ben doktor olmak zorundayım. Eve ağlayarak gittiğimi hatırlıyorum. Ertesi gün annem elimden tuttu, okula gittik. Doktoru sildirip, tiyatrocu yazdıracağız…

    Daha sonraları konservatuar okumak için eşyalarımı toplayıp gitmek istedim. Olmadı… Sonra yine şehir değişikliği ve yine konservatuara gidemedim. Lisede tiyatroya ilk adımlarımı attım diyebilirim. Liseler arası yarışmalar akabinde Murat Paşa Belediye Tiyatrosu’nda özel tiyatro yaptık. Umut Vadeden Oyuncu ödülü aldım.

    Murtaza, İstanbul Efendisi, Kader Kısmet, Gus İle Yemek Saati, Kanlı Düğün oyunlarından hangisini oynamaktan zevk aldınız? Hangi rolü çok sevdiniz?

    Ben işime âşık olduğum için arkadan geçen de olsa önde bir yerde sadece duran da olsam, başından sonuna kadar ben olsam oyunda hepsinden çok büyük keyif alırım. Çünkü aşk budur. Her şeyini seversiniz. Hep şükrederim, sevdiğim işi yapıyorum. Dünyada benden daha şanslısı yok gibi hissediyorum.

    Oynadığınız rollerin keyifli yanları çok yüksek oluyor, örneğin Feraset Bacı…

    Öyle gerçekten, bu da şans diyelim… Feraset karakteri aslında klasik tekste sadece bir Arap bacıydı. Ona farklı şeyler katmaya çalıştım. Çok sevildi… Bana da mutlu olmak düştü.

    Sivas’ta oynadığınız oyunlar içinde hangi oyun daha çok ilgi gördü?

    Kader Kısmet ve İstanbul Efendisi’ni sevdi Sivas.

    Peki, oyunlara nasıl hazırlanıyorsunuz?

    Oyun belirleniyor, yönetmen belirleniyor. Daha sonra hangi rolü kim oynasın karar veriliyor. Daha sonra biz bir hafta senaryoyu okuyoruz.

    Ezberler oturuyor. Sahnede provalar sonucu oyun, kostüm, müzik hazır oluyor. Arkada çok büyük bir mutfak var aslında. Her güzel şeyin arkasında bir mutfak var olduğu gibi. Mesela Kanlı Düğün için günlerce Flamenko öğrendim.

    Kalp Hırsızı dizisinde gördük sizi… Sizce televizyon mu tiyatro mu?

    Kalp Hırsızı benim ilk televizyon projem. Televizyon  başka bir şey… Sanırım ben sahnede oynamayı seviyorum, tiyatro ayrı bende. Ama televizyon da farklı bir tat ile geldi. Biraz daha fazla, aynı sahneyi tekrarlamak zorunda kalıyorsunuz.  İnsanlar televizyonla daha fazla kitleye ulaşır, beni tiyatro ile daha çok kitle tanıdı. Ben oyunu seviyorum. Keyif alıyorum. Ben keyif almasam seyirci sevemez. Oyunun en küçük parçası bile olsam aşkla yapmalıyım. Kötü bir işin içinde iyi bir parça olmaktansa, iyi bir işin içinde küçük  iyi bir parçayı olmayı tercih ederim.

    Tiyatro olmazsa hangi mesleğe yakınlık hissederdiniz, şu olsa yaparım diyebilir misiniz?

    Ne iş olsa yaparım. Seve seve… Hayatı sevmekle başlar her şey.

    Size bir kelime söyleyeceğim, aklınıza ilk gelen kelimeleri istiyorum…

    Sahne: Aşk…

    Müzik: Keyif…

    Kostüm: Olsa da olur olmasa da…

    Alkış: Oyun biter, her şey…

    Karanlık: Yaşanılmaması gereken… Bir körün neler hissettiğini anlamak için, ömrünüzü o şekilde geçtiğini düşünün. İşte ben onu anlamak için ara sıra gözümü kapayıp anlamaya çalışıyorum. Nasıl? Nasıl geçer böyle renksiz. Bu yüzden karanlık yaşanılmaması gereken bir şey.

    Kitaplarla aranız nasıl?

    Çok fazla psikolojik kitaplar okurum. Herkesin okumaya akın ettiği kitaplara koşmam. Sistemin kölesi oluyor gibi hissederim. Bir zaman sonra okuduğum kitapları nasıl oyunlaştırırım düşüncesine giriyorum. Bu his, bazen beni kitap okumaktan başka şeye yönelttiği için, kendimi rahatlatmak adına okuduğum kitaplar beni yorabiliyor. Ama dünya klasiklerini bitirdim…

    Enfa Edebiyat’a neler söylemek istersiniz.

    Dergicilik şahane bir şey… Sivas’da böyle bir bağın olması da güzel. Dergimizi alsınlar, okusunlar. Güzel bir telaş… El üstünde tutulması gerekenlerden…

  • Deli Dürtmesi: Isparta

    Bizim orda en hafif tabirle deli mi dürttü derler: Sebepsiz yere çıktığım yolculukların öyküleriyle dolu bu blog. İşte size apansız ve hayatımın en güzel sürprizini barındıran bir Isparta yazısı:

    demir çubuk uykusu

    Hayli yorucu ama hoş bir yolculuktu. Yıllar önce aynı yollardan geçmiş olsam da sanırım yolu izlemekten zevk almaya başladığım zamanlardan değildi. Gece vakti ulaştığım şehirde gidecek bir arkadaşım yada misafir olabileceğim bir yer yok.. otel yada pansiyonlara para ödemek konusunda biraz tutumlu olabiliyorum: Rahat bir uykuya vereceğim parayı o şehirde başka güzel şeyler için ayırabilirim ve sanırım Isparta’da uzun süre kese sıkmama yetecek nicelikte bir harcama yaptım. Konu bu harcamaya dönecek fakat önce şu insan düşmanı demir çubuklardan bahsetmek istiyorum yani yolculuğumdaki tek kötü şeyden.

    Pansiyon yada otele para harcamak istemeyen kişi için otogar bankları birer sığınma limanıdır. Şu vakte değin birçok otogarda ve tren garında sayısız uyku uyusam da ilk defa berbat bir gece geçirdim: Sırf insanlar uyuyamasın diye yapıldıkları aşikar olan demir çubuklu bankların acısını hâlâ hissediyorum. Birbirine paralel demir çubukların birleştirilmesiyle meydana getirilmiş olan banklarda uyumak bir yana uzun süre oturmak bile zor. Gece boyunca defalarca acıyla uyandım, rahat bir uyku şekli bulmak için çabaladım ama nafile. Bütün bu eziyet yetmezmiş gibi sabahın nurunda bir zabıta gelip teker teker bağırarak uyandırdı uyuyanları.. sanki birer suçluymuşuz edasıyla ilerledi ve doğrulmadan uzaklaşmadı.

    Sevmedim seni Isparta Otogarı, sevmedim sizleri zabıta abiler ama sen bir başkaydın güzel insan: Saat üçe doğru ve acıyla uyandığım anlardan birisinde benimle suyunu paylaşan sevgili otogar uykucusu dostum, sağol.

    Allahım sen beni seviyorsun

    Isparta otogarı civarında bir dost ile kısa süren muhabbetin ardından kendisi beni merkeze ulaştırıp evine döndü. Bırakıldığım noktadan yukarıya doğru henüz birkaç adım atmışken karşımda petshop tabelası buldum. Oldukça havalı ve cazibeli olmalıydılar ki dükkana doğru ilerledim. Dükkanın önünde kurulu bir masada oturuyordu işletmeci aile. Etrafta kediler, köpekler, hamsterlar, tavşanlar, güvercinler ve dahi nice türde kuşlarla dolu büyük bir seyirlik odası… Bir süre orada kalıp her bir hayvan ile bakıştım. Aile fertlerinden bir tebessümlü veteriner adayı, sağolsun, bilgisiz bırakmadı, ilgilendi benimle. Her şey için teşekkür edip gitmek üzereyken diğer kuşların arasında bir karaltı ilişti gözüme: Muazzam bir güzellikti, türüne Mayna adı verilmiş olan bir karga… Olduğum yere çivilenmiştim, hayretle onu izlerken veteriner adayımız anlattı müstakbel dostumu bana. Nedir, memleketi neredir, ne yer ne içer, hangi dilden anlar??? Ve sonra meşhur adını zikretti: Konuşan karga. Müstakbel dostum bunca güzelliğinin yanında birde konuşma, taklit yeteneğine sahipmiş.

    Otobüsümün hareket etmesine 4 saat var: Aklım sadece Mayna’da. Ama yine de her zamanki alışkanlığım debreşti. Hem, ilk hayranlığın etkisiyle hemencecik sahiplenmek istemedim. Biraz düşünmeli ve kendimi ölçmeliydim. Kaç kuruşa sahiplenebileceğimi de zihnime kazıyıp Isparta’nın sahaf ve antikacılarını aramaya çıktım. (bu fotoğraf onun türdeşine aittir, nazar değmesin korkusuyla kendi dostumun fotoğrafını paylaşmak istemedim 🙂

    sahaf ve antika safarisi

    Yeni bir şehre vardığımdan değişmezim şehrin sahaf ve antikacılarını bulmaktır. Gönlüm petshopta karşılaştığım güzellikte kaldığından raflara pek dikkatimi veremedim bulduğum sahafta. Sadece ücretli, ücretsiz fanzinleri ve yeni bir dergiyi aldım: Kaotik Fanzin sayı 3, ilk sayısını yeni çıkaran Farkındalık Fanzin, ismini içeriğine bakmaksızın sevdiğim ilk sayısıyla Malum Karga, Hasat Fanzin’in 5. hasadı, Merdümgiriz Fanzin sayı 6 ve Edebiyat Sandığı’m Dergisinin 8. sayısı. Onlar hakkında zaman içerisinde yazılar yazmayı planlıyorum.. umarım bu kararımda sağlam adımlar atacağım 🙂

    Sahafı bulmam kolay olsa da henüz bir antikacı keşfedememiştim. Yine sahafçının tavsiyesi ile adresini aldığım antikacıya doğru yaklaşırken içimde bir çığlık koptu: Antikacı, müstakbel karga dostum ile aynı iş merkezinde, komşu iş yerleriydi. Bir yanım petshopa doğru sürüklense de hızlı adımlarla antikacıya vardım. Bulmayı dilediğim, pahasının üstünde fiyat biçilmemiş birkaç güzel plak ve belki de elimde olmayan birkaç puldu. Pul konusunda şanssız olsam da 3 güzel 45’lik plak alabildim uygun fiyata: Berkant-Samanyolu, Orhan Gencebay-Gönül Fırtınası, Nuri Sesigüzel-Dolana Ay Dolana. İş yerinin muhabbetli sahibi efemeralardan bir şey beğenmemem üzerine bana bir Sümerbak broşürü hediye ederek uğurladı. Hediyenin hoşluğuna yeterince teşekkür edemedim sanırım çünkü aklım hâlâ o güzel kargada idi: Mayna, sen nasıl bir mucizesin!

    ve adam, karga dostuna kavuşuyor

    Otobüsümün kalkmasına 3 saat vardı ve yine petshoptaydım. Müstalbek dostum hakkında güler yüzlü veteriner adayından ve yine bi o  kadar güleç anne hanımdan bilgiler aldım. Tüm zamanımı orada geçirdim ve bu sürede evlerine gelmiş bir misafir gibi davrandılar, izzet ikramı eksik etmediler, sağolsunlar. Sahiplenmekte kesin kararımı veremiyor olmamdaki tek neden egzotik bir kuşa evimi açmamın legal olup olmayacağıydı. Çok geçmeden bu korkumun da yersiz olduğunu öğrendi. Onun uygun koşullarda ülkeye giriş yaptığına ve sahiplenebileceğime dair birkaç belgeyi ve künyesini verdiler. Mayna yani yeni adıyla dostum Ridwan benimle evime gelebilecekti. Tabi önce Burdur’da bir düğüne katılmamız gerekiyor 🙂

    Yeni dostumla ilgili yakın zamanda uzun ve tebessüm dolu bir yazı yazacağımdan emin olabilirsin. Eğer haberdar olmak dilersen aşağıdaki yada yandaki formdan blog yazılarımın sana mail olarak gelmesini sağlayabilirsin.