Etiket: kitap yorumları

  • Var Olmak ya da Yok Olmak: Kervan, Metin Köse

    Son günlerde okul kütüphanemiz için tatlı bir telaş içerisindeyiz. Raflarda öğrencilerin severek okuyabileceği kitapları ayıklamaya çabalarken sebepsizce bir kitaba uzandım ve ilk sayfasında yer alan diyalogun ilgimi çekmesiyle okumaya başladım.

    – Kendini nasıl hissediyorsun?
    – Ben… şey…! Yakıtı bitmiş bir araç gibi.
    – Nasıl yani!
    – Öyle işte, yakıtı bitmiş araç, yolda kalmış.
    – Gitmiyor mu?
    – Gitmiyor!
    – Peki, neden!
    – Yakıtı bitti dedim ya!

    Kervan, Metin Köse

    Psikiyatrist ile konuşan kırklı yaşlarındaki kahramanımızın hayatı Adapazarı depremi sonrası alt üst olmuş ve yaşadıkları onu derin bir depresyona sürüklemiştir. Deprem onun üzerinde silinmesi zor izler bırakmış ve güzel günlere dair umutlarını da kaybetmesine neden olmuştur. Günlerce süren uykusuzluk, yaşanan sinir harpleri, ölüm kelimesinden bile korkuyor olmak, terden sırılsıklam olmak…

    Roman kahramanın dilinden anlatılıyor ve bu nedenle deprem öncesinde oldukça bilinçli ve kültürlü bir insan olduğunu anlıyoruz. Yaşadığı durumları anlatırken bir çok alıntı ile ifadelerini kuvvetlendiriyor. Derdini anlatmakta ne kadar iyi olsa da çözüme ulaşmak konusunda çabası yetersiz kalıyor. Depresyon haliyle kafasında doğan sorulara yanıt aramakla boğuşuyor. Var olmak ya da yok olmak arasında kalmışken kitabın sonlarına doğru yepyeni cevaplara ulaşıyor. Korkularının üzerine gitmeye başladıkça hayatı yeniden renklenmeye başlıyor.

    Kitap hem alıntılarla hem şiirlerle bezeli. Bir çok hoşuma giden ve not aldığım şeyler oldu. Bu arada yazarımız aynı zamanda bir şair imiş ve kendi şiirleriyle de kahramanımızın düşüncelerini desteklemiş romanda.

    Bölümlerden oluşan romanları daha çok seviyorum. Yetmiş beş ayrı bölümden oluşan romanı okumam hayli hızlı ve kolay oldu.

    Kitapta en çok ilgimi çeken kısım işlerin birden bilim kurguya döndüğü otuz yedinci bölümdü. Kahramanımız uykusuz gecelerde yıldızları saymak adeti edindiği için arası gökyüzü ile pek iyidir. Bir hayal aleminde de olsa birden kendisini dünyadan fersah fersah uzakta bularak yine kendinin farklı halleriyle yüz yüze geldiği bu bölümler hoşuma gitti.

    Kitapları anlatmaya dair beceriksizliğimi bir kenara bırakacak olursak eğer benim için kısa ve güzel bir maceraydı. Yazar Metin Köse’yi tanımıyordum ve ufak bir rastlantı ile okudum. Aynı esnada gözüme çarpan bir de çocuk kitabı vardı ki umarım onu da aynı keyifle okuyabilirim. Eğer ne başka kitap tavsiyesi yazılarıma da göz gezdirmek istersen kitap yorumları ulamını ziyaret edebilirsin. Sağlıcakla…

  • 2001 ve Ötesi Ama

    1989 yılında Şükran Yurdagül tarafından derlenip, çevirilen 5 farklı yazarın 9 farklı bilim kurgu öyküsünü barındıran kitabın adı maalesef büyük bir hayal kırıklığı barındırıyor. Yıl olmuş 2019 fakat hâlâ öykülerde konusu geçen herhangi bir uzay gezisi imkanı ortada yok. Fakat öykülerde ne kadar yoğun ve imrenilesi bir uzay geleceği olsa da kahramanlarımızdan gerçek manada mutlu olmayı başarabilen yok denilebilecek kadar azdı. Öykülerle alakalı ara ara aldığım birkaç küçük not beni bu düşünceye itti: Aslında geleceğin uzay bilimine değil, geçmişin doğayla iç içe olduğumuz bilincine ihtiyacımız var.

    Kitaptan 4 cümleyi not etmişim yeni defterime (80 yapraklı, küçük boy, kareli bir defter kendisi.. öğrencilerimle aynı şeyleri kullanmak istediğim için bu defteri tercih ettim bu yıl ve aramız gayet iyi şu sıralar): “Geleceğin kaosunda geçmişe özlem duymak“, “Uzayın derinliklerinde bağımsız bir tarım toplumu oluşturmakla edinilen huzur“, “Uzayda yalnızlık arayışı“, “Teknolojinin doğurduğu mutsuzluk“… Bilim kurgu öykülerini sevmemin en büyük nedenlerinden birisi de sahip olduklarımın kıymetini daha iyi bilmemi sağlamalarıdır. Çünkü ne kadar gelişirsek gelişelim, bütün bu gelişmeler bize içinde bulunduğumuz dünyanın huzurunu sağlamaktan aciz kalacak gibi görünüyor. Her neyse…

    Kitapta yer alan yazarlar ve öyküleri ise şunlar: Otuz Saniye Otuz Gün – Arthur C. Clarke, Casus Öyküsü – Robert Sheckley, Tilki Ormanda – Ray Bradbury, Uykudan Uyanış – Arthur C. Clarke, Çiçek Dürbünü – Ray Bradbury, Düğme, Düğme – Richard Matheson, Bilardo Topu – Isaac Asimov, Gözcü – Arthur C. Clarke, Eğlenceli Bir Gün –  Robert Sheckley

  • Büyük Türk Romanı Ayşim

    Ayşim’den nasıl bir konu bekliyordum emin değilim ama karşılaştığım şeyi hiç ummadığımı henüz ilk cümleleri okurken yaşadığım şaşkınlıkla fark ettim. Sanırım, sıradan bir aşk romanı yada bir Anadolu anlatısıydı umduğum. Hatta kitap kısacık da olsa sonunu göremeyeceğimi, beni saramayacağını düşünüyordum. Suizanıma rağmen, kitabın sararmış yapraklarının kokusu ve kapağındaki renkleri cezbetti beni. E tabi bir de kapağın üzerinde yazarının bile adı yazmazken “Büyük Türk Romanı” ifadesi yer alıyor olması da var!

    …Ne hayal ederek başladığımdan emin olamasam da kararsız beklentimin yerini ansızın üzerime çullanan Sultan Ahmed’in sarayı aldı. Tasvirler öylesine canlıydı ki kendimi istemsizce Lale Devri’nin parıltısında buldum. Yazarı ilk kez tanıyor olsam da hakkında uyanın merakım, kitaba kısa bir ara vermeme neden oldu: Enver Behnan Şapolyo. 1900 ile 1972 yılları arasında yaşamış, İstanbullu bir öğretmen kendisi. Meslektaş olmamızın artırdığı ilgi.. Milli mücadele destekçisi, gazetecilik de yapmış bir yazar. Üç romanının yanı sıra birçok çocuk kitabı ve okullarda yıllarca okutulan ders kitapları da varmış kendisinin.

    Ayşim! Bir Türk güzeli. Sultan Ahmed’in bir kayık gezisi esnasında nazar edip saraya kaçırttığı bir güzel. Sultan’a yüz vermeyip ölümü göze alacak kadar nişanlısına bağlı, cesareti ve mertliğiyle gönüllerde nam salmış eski bir asker olan Ahi Baba Kılıç Baba’nın kendi kadar cesur kızı Ayşim. Roman, hem Ayşim’i hem Lale Devri’nin sarayı ve halkı sömürüşünü, halk mahvolurken sarayda coşan eğlence ve bu eğlencelerin altında ezilenleri anlatıyor. Kitap, Ayşim ve babası için buruk da olsa güzel bir sonla bitiyor fakat arkasında Osmanlı Sarayında kan ve kabus seli bırakıyor.

    Ayrıca kitabın her yeni bir bölümündeki paragraf başlarında yapılan harf çizimleri oldukça hoşuma gitti. Onları da paylaşayım dedim. Evet, gereksiz hem de çok. Ama burası böyle bir yer!

  • İt Gözü, Deniz Tarsus

    Uzun zaman olmuş bunca Anadolu kokan öyküler okumayalı. Son okuduklarım hep başka coğrafyaların resmiydi.. toprağı, ağacı, dağı ve dahi taşı, ağzı ile her şey Anadoluydu öykülerde. İçimde tatlı bir meltem estirdi daha ilk öyküsünün birkaç sayfasıyla. Fakat çok geçmedi.. esen meltemin tadı acımaya başladı, beraberinde getirdiği kokunun sancısı yaktı geçti her bir yanımı. Önce kömüre boyandı ruhum, sonra da ruha kıyafet olan bedenim kurumuş yara kabuğunun düşüşüne benzer ayrıldı benden. Çok geçmedi.. ruhumdaki ateş ormanı yaktı.. yağmur yağıyor.. ve sönen ateşin dumanları arasından sapasağlam çıkıyorum: ruhum yerinde, bedenim ruhuma sapasağlam bir giysi.. adıma mucize diyorlar, karnım hayli aç!

    Çıplak askerse, elinde kafa derisiyle dimdik ayağa kalktı. Muhtarın kanlı yüzünü suratına yapıştırırken diğer asker ona yardımcı oldu, bir yandan garip büyülü sözleri söylemeyi sürdürdü.

    Tamam sakinim ve daha anlaşılır olacağını umduğum bir şekilde devam ediyorum. Öykülerin yazım diline, tarzına ilk öyküde biraz zorlansam da alışmam zor olmadı. Oldukça akıcı ve içine çeken öyküler.. Başlarken her şeyin bu kadar kan kokacağını, bu kadar ölümle karşılaşacağımı tahmin edemezdim. Yaşanabilir olguları fantastik şekilde sunması, betimlemeleri ve kahramanları.. her şey güzeldi ama…

    Deniz, dümdüz. Tabak gibi. Hava durgun. Çiğ, gürbüzleşmiş otların, çalıların üstünde işveli işveli oturmakta. Sis yular yular toprağı eşeliyor, az vakti var, birazdan çeker gider.

    Sadi öldüğü sırada bebek doğdu. Ağlama sesi çığ gibi yankılattı ortalığı. Sadi’nin ruha bebeğin içine doldu. Bebeğin içindeki ruh birken çok oldu.

    Aması şu: Öyküye başlarken kendinizi ansızın huzurlu bir ortamda buluyorsunuz. Her şey çok güzel. Orda bir köy var uzakta… Harika bir anlatım.. ocakta yanan odun sizi de ısıtıyor sanki, böreğin kokusu burnunu sızlatıyor ve sonra herkes ölüyor. İşin en tuhaf tarafı da başka bir öyküye yani başka ölümlere bile bile devam etmeyi istiyorsunuz (hakkını vermeliyim ki iki öyküde ölüm yoktu).

    Köyde herkes her gece yatmadan önce düşündüğü şeyi düşündü. Aniden gelen. Ateş gibi harlanıp çabucak sönüveren. Ölümü.

    İt Gözü, Hadım serisi ve şüphe serisi olmak üzere iki bölümden ve 8 öyküden oluşuyor.. yazarı Deniz TARSUS’un üçüncü kitabı. İlk iki kitabını da en kısa zamanda temin edip okuyacağımdan emin olabilirsin. Mesaj belli: 112 sayfalık, oldukça kısa ama dopdolu bir kitap seni bekliyor. Unutmadan: Yazının başında yer alan çizimi, kitabın ikinci öyküsünün etkisiyle karalamıştım. Beceriksizce de olsa tatlı bir heyecan barındırdığından paylaşmak istedim. Ayrıca kitap fotoğrafı çekmek pek bana göre bir uğraş değilmiş: Tam beceremedim galiba!

  • Hayal Dünyamın Sınırı: Solaris

    Hayal dünyam geceleri uyku öncesi en canlı olduğu zamanları yaşar ve kurduğu alternatif evrenlerin bir sınırı yoktur. Fakat bu kitabın ziyaret ettiği gezegen Solaris’in sahip olduğu vasıflara bunca güvendiğim hayal dünyam bile yabancı kalıp onu zihnimde şekillendirmekte zorlandı desem, abartmış olmam. Dışarıdan bakıldığında sadece bir okyanustan ibaret olan gezegen, insanoğlunun dikkatini çekmiş ve gezegen araştırmalarının yıllarca merkezinde kalmıştır. Zamanla üzerine kütüphaneler dolusu ciltlerce kitaplar yazılmış, araştırmalar sınırsız boyuta erişmiş, hakkında gazetelerde yayınlanan dedikodulara her geçen yılda yenileri eklenmiştir. Evet, kitabımız kült bir bilim kurgu eseridir: Solaris!

    Yazarımız Stanislaw Lem, bilim kurgu türünün ciddiye alınmasını sağlayan öncülerden kabul ediliyor. 2. Dünya Savaşında otomobil tamiri ve teknisyenlik yapan yazar, savaş sonrasında tıp fakültesini tamamlamış, bir yandan şiir çalışırken diğer yandan da bilimsel araştırmaları yönelmiştir. Bilim kendisinde ağır basmış olmalı ki, kurgu türünde eserler yazmaya başlamış. Başyapıtı olan Solaris ile ise türün öncüleri arasına adını yazdırmayı başarmış. Ayrıca henüz anlatmaya başlayamadığım Solaris, Andrei Tarkovski tarafından 1972’de, Steven Soderbergh tarafından da 2002’de filme çekilmiş. De babam de! Düşünsene canmisafir, henüz kitabı anlatmaya başlayamadım bile 🙂

    “İnsanın dışsallaştırmaya cüret edemediği; ama bir sapkınlık, bir çılgınlık anında zihnin kazara ürettiği durumlar vardır ve bir sonraki sahnede işte o düşünce ete kemiğe bürünür.”

    İlk paragrafa geri dönüyoruz: Yerkürenin Solaris’e olan ilgisinin sebebi gezegeni kaplayan okyanusun gösterdiği eylemler: Gezegeni keşfe çıkan bilim insanlarının düşüncelerini okuyabiliyor ve zihinlerinde yer alan şekilleri mükemmele yakın bir şekilde şekillendiriyor. Romanda can alıcı unsurumuz bu ve tanımlamak için kullanılan kelime ise öykünme idi sanırım.

    “İnsanoğlu başka dünyalar, başka uygarlıklar bulmak için yola düşmüştü ama, karanlık geçitlerde gizli bölmelerden oluşan kendi öz labirentini tanımamış, kendi mühürlediği kapıların ardında neler yattığını bulup çıkaramamıştı.”

    Peki ne anlatıyor bu roman, olay ney kargacım dersen.. Solaris Uzay Üssünün 3 çalışanı okyanusun öykünmelerinin esiri olmuşlarken üsse yeni bir bilim adamı görevlendirilir: Kelvin. Kelvin, Solaris’e kendini adamış bir bilim insanıdır ve okyanusun onun için büyük bir sürprizi vardır.

    Romanın kurgusunu, yine kendi içinde bilimsel olgularla destekliyor olması, her bir durum için karşınıza makaleler ve deneylerle gelmesi, yıllarca süregelmiş birçok bilim insanının gezegen gözlemlerine yer vermesi ile destekliyor. Okumaya devam ettikçe yaşadığınız evrenin yeni bir parçasından haberdar olduğunuzu hissediyorsunuz. Okuma heyecanını tüketmeyecek şekilde daha farklı nasıl anlatırdım bilemiyorum. Fakat canmisafir, okumak için ayıracağın vakitten pişman olmayacağından eminim.

    “Finis vitae sed non amoris.” *

    * Can tükense de sevgi tükenmez.

  • Ben Bir Gürgen Dalıyım, Hasan Ali Toptaş

    Okuma listem düzenli bir şekilde belli ve araya en fazla sürpriz bir kitap koyma hakkım var. Hasan Ali Toptaş bu listeyi bozmama sebep olan bir kitap oldu. Aslında okuma yoğunluğum azalınca bi farklılık olsun diyerek koştum kitabevine. Sanki evdeki hiçbir kitabı okumak dilemiyor gibiydim. Yeni bir yazarı tanımak için en ince kitabını alırım genelde ve yine aynısı oldu: Hasan Ali Toptaş’ın çocuk romanı sıfatını taşıyan fakat çocuklardan öte herkesin okumak zorunda bırakılması gereken bir kitap Ben Bir Gürgen Dalıyım.

    Ege toprağında gencecik bir gürgendim ben.

    Böyle başlıyoruz maceraya. Büyük bir düzlükte yaşayan ağaçların öyküleri dalgalanıyor rüzgarda: İnsanlardan uzak ve mutlu ağaçlar; gürgen, çam, köknar, çınar, meşe ve daha birçoğu. Ademçocuğunun yokluğunun huzuru hakim düzlüğe fakat yaşlı meşe ağacının insanlar hakkında anlattığı korku rüyaları yaprak uçlarını titretiyor her bir ağacın. Savaşan, birbirlerini öldüren, ağaçları insafsızca kesen ve farklı şekillere sokan; mesela bir kapı, pencere yapan, masa, sandalye yapan insanlar. Düzlük bu öykülerle çınlasa da, insansızlığın huzuruyla dolular.

    (Çok ipucu verme lütfen Adamkargacım!) Aradan geçen zamanda, ormanda ademçocuklarının varlığı hissedilmeye başlanır ve tüm ağaçları korku kaplar. Artık tek düşündükleri, kesildikten sonra ne şekle girecekleridir. Ormanda kurtulma umudu olan pek kalmamıştır. Bir tek kahramanımız gürgen kanatlanıp uçmayı hayal eder. Fakat onun umut dolu rüyalarını dahi bozar insanlar. Romanda en çok hoşuma giden şey, kesilip götürülen ağaçların ormana haber göndermek için kullandığı yol oldu; rüzgarla ile haberleşme. Hasan Ali Toptaş, rüzgarı öylesine güzel tasvir etmiş ki; onun taşıdığı sesleri ve umutları, kokuları, çocuk gülüşlerini, sevdalı türküleri, deniz havalarını, Mecnun’un sazını… O sayfadan sonra dışarı attım kendimi ve Sarya’dan (insanlığa mahkum olmadan önce yaşadığım topraklar; vatanım) sesler duymaya çabaladım. Fakat, rüzgarın dilinden anlayamayacak kadar hâkirdim hâlen: Sabırla beklersem bir gün bende anlayabilirim rüzgarın dilinden, umarım.

    Kahramanız gürgen her alternatifi düşünüyordu ve iyi bir şey yapılabilmek için kendini güzelleştirmeye ve dik tutmaya çabalıyordu. En büyük korkusu, sobaya odun olmak ve sonsuza dek yok olmaktı. Her ağaç, güzel bir formda sonsuza dek yaşamak diliyordu. Yeni doğan bir çocuğa beşik ve çocuklar için tahtırevan olmak, genç ve heyecanlı bir gencin elinde gitar olmak en güzel seçeneklerdi gürgen için. Fakat onlar ne kadar iyi veya güzel olursa olsun, ne hayal ederlerse etsinler, her şey insanoğlunun kafasındaki şeye bağlıydı ve insanın pek insaflı olduğu söylenemezdi.

    İnsanlar, balık yerken bir şarkıyı da yediklerini fark etmiyorlardı gene; şarkıyla birlikte biraz da gitarı, dolayısıyla, zavallı komşum köknarı da yediklerini de fark etmiyorlardı tabii.

    (Allah’tan ipucu verme diyoruz!) Sonunda gürgen de bir gün ansızın kesilir ve yaşlı bir marangoza satılır. Değişir hayaller yeniden. Ardından yine bambaşka bir yere taşınır gürgen. Size de bir şeyler kalsın diyerek fazla ayrıntıya girmek dilemiyorum ama şunu bilin ki; bir çok acıya şahitlik edip, insanların acılarıyla kendi derdini unutacak hâle geliverdi gürgenimiz. O sıralar en büyük korkusu kilit olmaktı mesela veya bir kapı: En iyisi pencere olabilmekti.

    Kilit, insanın utancı demektir her şeyden önce… Ama dünyanın her yerinde, pencerelerin gönlü kapılarınkinden daha zengindir.

    Hiç ummadık bir son bekliyor gürgeni. Öyle kalmaktansa odun olup yanmak ve yok olmak dileyebileceği kadar kötü bir son. Onun dilinden şu sözleri paylaşarak son veriyorum bunca ipucu dolu anlatıya.

    … böylesine güzel gülebilen insanlar ölemez, öldüremez.

  • Her Şeyden Biraz

    Hazır mısın sevgili ademçocuğu: Tarhana çorbası yapmayı öğreneceğiz seninle. Malzemelerimiz ise tek yazı içinde birbiriyle alakasız başlıklar. Eğer içine samimiyetimizi de katabilirsek, o zaman tadından yenmez olabilir umudundayım: Deneyen derviş, muradına erebilecek mi beraber görelim!

    Dikkat! Aşırı kişisellik içerir.

    Sinir

    İnsanlık başa bela olduğu vakitten beridir insanlıktan nasibini alamamışlar ile muhatap olmaya mecbur kalıyorum. İnsan suretiyle dolaşan öyle mahlukât var ki; haddi hesabı ve tespiti yapılamayacak kadar çoklar. Kimi egosunu üzerinizde tatmin etme peşinde, kimi gücünü kanıtlama. Şimdi insanlığın neden bir lanet olduğunu daha iyi anlıyorum. Kargalar arasında bunca yolunu kaybetmiş bir kavim yoktur (kuzgunlar yani leş yiyenler az da olsa benzer bu yönden insanlara).

    E-kitap ve kitap

    Bir zamanlar e-kitap hakkında bir yazı yazmıştım. O yazıda e-kitap okuyucuların basılı kitaplarla bir olabileceğine dair büyük iddialarım vardı. Fakat zaman geçtikçe (e-kitap okuyucu da üçbin sayfa anca okumuşken) basılı kitabın cazibesi adamdankarganızı ele geçirmeye başladı tekrardan. Parlak şeyleri biriktirir derler kargalar için; insanlığımdan beridir kitap biriktirirdim: Onlardan daha parlak bir şey yoktu ademçocuklarının dünyasında. E-kitap sürecinde yüze yakın kitabımı armağan ettim insanlara ve şimdi bir parça özlem duyuyorum onlara, yeniden alıyorum bazılarını. Parlak şeyleri yeniden toplamaya başladım anlayacağınız ve onlara kendimi o kadar kaptırdım ki buraları bile unutur oldum çoğu zaman.

    Akapella sevdası

    Vokaliz yani ülkemizin ilk sayılabilecek akapella grubu: Onların sesinden daha fazla bir şey duymuşluğu yoktur kulaklarımın. Okuduğum her kitabın alt fonunda onların sesi vardır ve kitap okumazken dinlediğimde Vokaliz’in birbirinden hoş parçalarını, kitapların kahramanları canlanıverir zihnimde. Fakat yeni albüm çıkartmamakta ısrarcı bir grup olması kalp kırıcı: Bizzat kendilerine sormak için fırsat kolladım çoğu zaman ve sanırım kısa bir süre sonra onlarla hoş bir sohbetim olabilecek: Bütün sorularım, o vakit cevap bulacak. Ayrıca bir zamanlar başka bir akapella grubu olan Sesversus ekibi ile de bir röportaj yapma şansımız olmuştu (okumadıysanız, yol burada).

    Son zamanlarda karşıma çıkan bir isim daha var akapella sevdamı perçinleyen; Alaa Wardi. Kendisi Arabistan memleketinden olmasına rağmen oldukça güzel Hintçe, Türkçe, Fransızca, İngilizce akapellalar da yapıyor; hemde tek başına (Vokaliz grubunun kurucularından olan Tolga Gülen ağabeyin de tek başına hazırladığı parçalarla dolu bir youtube kanalı var, tavsiyedir). Alaa Wardi, nasıl desem; hayli kendini sevdiren bir simaya sahip, sıcakkanlı bir duruşu var ve kendisini ister istemez daha fazla tanımak istiyorsunuz. Durmaksızın onu dinlerken birden hayatını araştırır buldum kendimi ve fark ettim ki yeni evlendiği eşi bizim buralardan: Sinem Gümüş: Oldukça hoş bir ikili olmuşlar. Allah mutluluklarını artırsın. (Bize ne bundan derseniz deyin; tarhana çorbası kaynamaya devam ediyor ve harç henüz tamamlanmadı.)

    Taşınma telaşı

    Yuva arkadaşımın değişecek olması ve yeni bir arkadaşın yanına, yeni bir eve taşınacak olmanın verdiği büyük bir korku var üzerimde. Her kişiyle birlikte yaşamak imkanları hayli zor olan bir durum. Yeni olan her şey biraz korku barındırmaz mı içinde? Yoksa ben yine saç mı malıyorum: Hem korkuları bir kenara bırakacak olsam bile bu işin yorgunluğu var, uyum sağlaması var: Var da var yani!

    Birden fazla iş meselesi

    Bilgisayarı açtığım vakit, tek bir işe odaklanma şansı bulamıyorum. Kitap okumaktan başımı kaldırdığım her an zihnime onlarca iş birden hücum ediveriyor. Doctor Who Ustam ile buluşmak üzereyken bir mail kopup geliyor bi yerlerden. Sonra bir bakmışım ki dağlara taşlara tırmanıvermişim: Biz buraya nereden, neden geldik sorusunun asla bir cevabı yok!

    Sonunda bu hatamı yüzüme vuran bir ademçocuğu çıkageldi; Barış Özcan. Videosunda tek bir işe odaklanmanın yararlarından ve bunun birçok işi tam yapamamaya, odaklanamamaya sebep olduğundan bahsetmiş. Hani, önemli olan bilmek değil, nasihat almaktır derler ya: Durum bundan ibaretti işte. Anlattıkları bildiğimiz şeyler olsa da birinin yüzümüze vurması zorunluydu.

    Kitap yorumları ve röportajları

    Son zamanlarda en sevdiğim şeylerden birisi oldu kitaplar üzerine yazarları ile muhabbet etmek. Tabi bu o kadar kolay bi mesele olamayabiliyor. Çok sevdiğiniz bir yazara her zaman ulaşmak şansınız olmuyor. Birde bunu gerçekleştirmek için yaşarken yakalamış olmak gerekli kitabı sevilesi yazarları. Bu yüzden kitap okuma hızımı artırmak zorunda hisseder oldum. Bir yandan elimdeki klasik denilebilecek kitapları okumaya gayret ederken, diğer yandan da yeni yeni yazarların hoş kitaplarını takip etmek ve ulaşmak arzusu peşinden koşuyorum: Yorucu ama tatlı bir uğraş.

    Ayrıca, okumaya ağırlık verdiğim için hiç birini anlatacak fırsat bulamadım. Bende bir liste hazırladım ve onları teker teker yorumlamaya gayret edeceğim yuvamızda. Fakat önceleri okuduğun bir kitabı hatırlamak zor iş; yeni baştan okuyor gibi oluyorsunuz. Bir filmi yeniden izlemek gibi ve biraz daha hızlandırılmış bir şekilde yapıyorsunuz bunu: Her şeye rağmen zevkli oluyor onları hatırlamak.

    Yeni blog arkadaşım

    Blog arkadaşım diyince aklınıza bir şahıs gelmesin lütfen; dizüstü bilgisayarımdan bahsediyorum. İnatçı bir karga olduğumdan olsa gerek ki masaüstünden hiç vazgeçemiyordum. Sonunda sadece yazılar yazmaya yarayacak ve şarj süresi de hayli uzun olan, tablete de dönüşebilen bir bilgisayar (ikisi bir arada değil, bilgisayar ama ekran dokunmatik ve katlanabiliyor) edindim. Son bir haftadır hep onunla yazıyorum sizlere. Umarım bu yaz boyu da beraber olacağız 🙂

    Tarhana çorbamız biterken hazır olan ve birkaç güne yayınlayacağım bir röportajımız olduğunu müjdelemek isterim: Dünya’nın Son Savaşı tasavvufi bilimkurgu romanının yazarı (şu yazıda onu anlatmıştım, okumadıysanız buradan buyrun) Fuat Sağıroğlu ile hoş bir soru cevap oldu 🙂

    Hadi hepimize afiyet olsun.