F. Ahu Çetres ile Bir Çift Söz

ulamında

yazıldı.

Önemli Not: Bu röportaj Pratfall Dergi 7. sayısı için yapılmıştır. Dergiyi matbuu olarak buradan temin edebilirsiniz.

F. Ahu Çetres kimdir? Bize kendinizden ve edebiyat yolculuğunuzdan bahsedebilir misiniz?

1976 Mersin doğumluyum. Büyük ailemin yaşadığı; dedemin, babaannemin, amcalarımın ve halalarımın ailelerinin de olduğu büyük bir aile apartmanında çocukluğum ve gençliğim geçti. Yaşım ilerledikçe bu hayat kesitimin benim için ne kadar değerli olduğunu ve beni ben yapan değerlerin temel taşı olduğunu daha iyi anlıyorum.

Eğitim yıllarımda edebiyatla aram pek iyi sayılmazdı. Ortalama notlar alan bir öğrenciydim. Kompozisyon notlarım da beni pek güldürmedi. Yazmaya ne zaman başladınız diyecek olursanız, çocuklarım için yazdığım günlüklerle diyebilirim. Bu alışkanlığımı ailemden aldım. Annemin de bana dair tuttuğu küçük notları olurmuş. Hâlâ yanlarına gittikçe bakar okurum. Dedem de güncel hayata dair not tutardı. Babamda da o özellik vardır. Diyeceğim, bu alışkanlığımı ailemden almışım.

Mersin’de doğup büyüdüğünüzü ve öykülerinizde bu şehrin sokaklarından ilham aldığınızı belirtiyorsunuz. Bununla birlikte ilk kitabınız Mahallenin İğnecisi’ni on yılı aşkın süredir yaşadığınız Bosna’ya ithaf ettiniz. Bu iki farklı coğrafya, edebiyat yolculuğunuzu ve kurguladığınız karakterlerin aidiyet duygularını nasıl şekillendirdi? Bize Bosna’dan ve Bosna’da yaşamaktan da bahseder misiniz?

Çocuklarım için yazdığım günlüklerin bir gün çocuk kitabı olacağını hep hayal ederdim. Bununla birlikte Saraybosna Tramvayı ve Mahallenin İğnecisi tamamen kendiliğinden oluştu.

Şöyle ki; cansız varlıklara kişiselleştirme yapmak gibi bir özelliğim vardır. Bu yönümü çocuklarımla ilgilenirken hep kullanmışımdır. Sanırım bu kabiliyetim ya da hayal gücüm diyeyim, bana ilk kitabımı yazmamda oldukça yardımcı oldu. Bosna’yı çektiğim fotoğraflar artık dilsiz olmak istemediler. Benle konuşmak istediler. Ben de onları konuşturdum. Yeri geldi bana içlerini döktüler, yeri geldi umutlarını anlattılar, yeri geldi kendi dünyalarından çıkıp aramızda oldular. Bu şekilde başlayan tarihin tanıklarını konuşturma yanım, Bosna insanları ile devam etti ve kitabımı tamamladım.

Mahallenin İğnecisi planlanmış bir kitap değildi. Saraybosna Tramvayı’nı yazarken köklerin ne kadar önemli ve kıymetli olduğunu daha iyi anladım ve beni büyüten şehirde, mahallemde bana dokunmuş insanların hikayelerini kurgulayarak yazdım. Bu hikayeler gerçekte; bana göre yarım kalmışsa ben tamamladım; bana göre acı bitti ise onu güzelleştirdim, tat verdim, gibi…

Bosna’da on beş yıldır yaşıyorum. Uzun zamandır kendimi turist gibi hissetmiyorum. Buranın derdiyle dertlenen bir vatandaş gibi olmaya çalışıyorum. Ailece bunu önemsiyoruz. Bu, bizim için yaşadığımız ülkeye bir vefa borcu.

Mahallenin İğnecisi kitabı hakkında

Limandan kalkan gemi düdüğünün derin ve güçlü çıkan ‘’Duuuuut’’ sesi yankılandı gökyüzünde. Farklı bir ürperti hissetti Nermin oturduğu sofrada. Tam olarak kendisinin de tarif edemediği karışık duygulardı hissettiği. Gitmek isteyip de gidemediği yerlere duyduğu özlem, terk etmek isteyip de terk edemediklerine yapamadığı vedalar, gerçekleşmesini hayal ettiği kavuşmalar…Karışıktı işte. Ablası ve Mustafa babasıyla gitmişlerdi limanın açılışına. Dönemin Başbakanı, Valisi, Belediye Başkanı ve daha birçok protokol üyelerinin de bulunduğu kalabalıkta, büyük bir açılış merasimi olmuştu. 1962 Mayısında, limandan ayrılan gemilerin çıkardığı “Duuuuut’’ sesi, Nermin’e sanki ‘Keşke seni de götürebilseydik. Keşke.’’ diyorlardı. O ses hep aynı şeyi söylemişti yıllarca Nermin’e. “Keşke. Keşke gidebilseydim.” demişti yıllarca.

Kelimelerle baş başa kalıp anılarızı birer öyküye dönüştürmek, günlük hayatın koşturmacası içinde size nasıl bir sığınak veya dinginlik sunuyor?

Öykülerimi yazmaya başlamadan önce hangi hikayeyi yazsam gibi bir düşüncem olmuyor. Kendisine beni hatırlatan, düşündüren kişi ya da olaylar zihnimde dönmeye başladığı zaman ‘Ahu, bunu yazmalısın’ diyorum. Hikayelerimi yazmaya başlama şeklimi başka nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Hikaye yazmak bende şöyle bir farkındalık da oluşturdu; insanlarla beraberken onlarda gördüğüm çıkıntılı ya da abartılı yanlar, o karakteri konu eden hikayeleri yazmamda bana yardımcı oluyorlar. Kafamda karakterleri ve kurguyu oluşturduysam, birkaç saat o dünyayla baş başa kalmak benim tüm günlük yorgunluğumu ya da varsa tasamı alıyor.

Öykülerinizde rastladığımız toplumsal travmaları ve tarihi olayları kurguya aktarırken nasıl bir denge gözetiyorsunuz?

Saraybosna Tramvayı’nı yazmaya başlamadan önce kafamda yazmayı tasarladığım mekanları ve olayları sıralarken ajitasyon yapmama konusunda kararlıydım. Geçen otuz yıl boyunca bu insanlar zaten yeterince acılarıyla yüzleşiyorlar ve hâlâ da yüzleşmekteler. Açıkçası artık olağanüstü olayların yaşandığı anma günlerinin dışında da savaşı konuşmak istemiyorlar. Bu yönlerini iyi tanıdığım için hikayelerimi yazarken ajitasyondan elimden geldiğince kaçındım. Yaşanan en acı olaylardan bahsederken dahi birkaç kez elekten geçirerek yazdım. Bu konuda başarılı olduğumu düşünüyorum.

Mahallenin İğnecisi için de benzer şeyler diyebilirim. İç karartıcı olmayacak şekilde duygusal olaylara yer vermeye çalıştım.

Edebiyat alanında nerede olmayı ve neler yapabilmeyi, anlatabilmeyi hedefliyorsunuz?

Okunan hikayelerim olsun istiyorum. Belki bir tiyatro oyunuyla ya da bir filmle insanlara daha kolay ulaşsın istiyorum. İnsanlar bir konuya açıklık getirmek istediklerinde hikayelerim üzerinden örnekler versinler istiyorum. Dönem hikayelerimin yeni kuşaklar tarafından okunmasını ve o döneme dair farkındalıklarının olmasını istiyorum; geçmişlerine uzak olmasınlar istiyorum. Aile bağları kuvvetli, komşularıyla yaşadıkları sosyal hayatlarının olduğu ve böyle bir yaşamın ütopik olmadığını idrak eden yeni nesiller olsun istiyorum.

Hikayelerim aracılığıyla bu çorbada benim de küçük bir tuzum olsun istiyorum, vesselam.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ubeydullah Öz

1992 yılında Manavgat’ta ebeye yetiştirilmek için binilen araçta gözlerini dünyaya açtı. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladı. Büyürken blog yazdı. Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde okudu, öğretmen oldu. Edebiyatı babasının roman yazdığı kareli defter, Hüseyn Kaya ve dergilerle sevdi. Arkadaşlarıyla sayısız dergi ve fanzin çıkardı. Öyküleri muhtelif dergilerde yayınlanıyor ve bir gün çocuk lar için yazmanın hayalini kuruyor.

aSosyal Medya

KitapYurdu’nda…

adamKarga/k!…