Uzun ve sıcak bir yazın ardından yağmur yağan memleketin çocukları evlerine sinip de camların ardından bakamazlar yağan taneciklere. Dışarı atarlar kendilerini, yağmurun altında yürür, her yanda peyda olan ilginç kokuyu ciğerlerine çekerler. Bazı delilerde abartır gezmeyi, yağmur dinse de dinmese de durdurak bilmez, ha babam yürür.
Yürüdüm. Aslında amacım bir önceki günde de hafifçe serpiştirmiş yağmurun ardından yerde şans eseri bulduğum messor karınca kraliçesinden birkaç tane daha bulabilmekti. Elimde kraliçesi için hazırlanmış saray tüpleriyle arşınladım bahçeyi ve köyün yakın civarında olan her bir toprak parçasını. Dört bir yana salınmış, gezen tavuklar yüzünden işin pek kolay sayılmazdı. İnsafsızlar uçuşan karıncalara nasıl göz koydularsa kaç tane karıncayı gözlerimin önünde gagalayıp mideye indirdiler. Saatlerdir yağmur çamur demeden aradığım şeyin tavuğa yem oluşunu izlemek acı vericiydi.
Uzunca bir süre başım yerde kraliçemi arar yürüdükten sonra pes edip diğer canlıları izlemeye koyuldum. Mevsimi geçmiş incir ağaçlarının altı çürük incir avcısı birçok böcek ve hayvan barındırıyordu. Aralarından birisi ile yani başlığa meze olan salyangoz kardeşle işte tam bu esnada karşılaştım. Sebepsiz yere uzun süre hayran hayran izledim onu ve sonrasında telefonu ona emanet edip kraliçe aramaya devam ettim. Maksadım bir tatlı huzur almaya gelen olursa bu mucizevi varlığa şahit olabilsindi.
Minik bir belgesel sunmuş sayılırım sana 🙂 Ayrıca salyangoz kardeşin yüklü olduğu youtube kanalım pk48’de başka minik belgeselciklerime ve ses kayıtlarıma ulaşabilirsin.
Yağmur huzur sunucu, muazzam bir güzellik olsa da bulunduğum köyün insanlarına zamansız geldi: Burası üzümleriyle meşhur bir köy; insanların çoğunluğu geçimini üzümden sağlıyor; satabildiği üzümü yol kenarında elden kiloyla ya da toptancısına toptan olarak satıyor ve satılmayacak olanları veya mevsime geç kalmış olanları pekmez ya da kuru üzüm yapıyor. İşte yağmurun zamansızlığı üzüm kurusu için damlara açılmış olan sergilerinden ötürü. Yetişebilenler kurtardı, yetişemeyenlerin üzümlerinin bir kısmı da zayi oldu. Şunu da ekleyeyim, üzümü meşhurdur ve bunun yanında kuru üzümü de pek bi güzeldir buraların 🙂 Eğer dilersen mektup zarfı içinde gizli gizli yollayabilirim sana ^^
Laf lafı açıyor, sanırım uzun zamandır tamamen olanı biteni anlattığım ve sonu bir öyküye varmayan ilk yazım bu. Salyangoz kardeşin videosu yüklenirken yazmaya başlamıştım ve aslında yazıyı yazabilmek konusunda pek bir ümidim de yoktu. Hatta yazıyı yazdığım metin dosyası aslında yazmayı dilediğim bir öykü için açılmış, adı konulmuş ama içi boş bir şekilde kenarda melül melül duruyordu. Boş metin dosyalarını sevmediğimden olsa gerek, öyküyü yazabileceğim yok, bari sana yazayım dedim. Şuan sana yazarken bile yağmur ara ara serpiştirip kaçıyor, kedim Tekircan (ismini ilk önce can koymuştum fakat komşuablam kedi ismine benzer bi şey olmalı deyip tekir ekledi. sonuç: tekircan) kapının önünde beni çağırıyor, muhabbet kuşum Bahtsız sessiz (belki hâlâ ölen eşinin yasını tutuyordur), kargam Ridwan (kendisi evcil bir kargadır ve sahiplenilebileceğine dair tüm resmi belgelerim mevcut: söyleyeyim ki sonra sokaktan bulup eve mi hapsetti acaba demeyin emi ^^) ise farklı makamlardan şarkılar söyleyip önündeki ekmekle oynaşıyor. Banane bunlardan demiyorsan devam edeceğim 🙂
yağmur altında yürüdüğüm yerden devam eden bölüm
Karıncalar diyordum ve onların kraliçeleri.. karınca kolonisi kurmak gibi bir hobim var. Kısaca anlatmak gerekirse, çiftleşme uçuşundan sonra yere inip kanatlarını bırakmış olan kraliçelerden bulup deney tüpünde nem ve hava açısından uygun bir ortam hazırlayıp, oraya koyuyorsunuz. Kraliçemiz eğer bulunduğu yeri sever ve yaşanır bulursa yumurtluyor ve zamanla çıkan ilk işçilerin ardından koloni yavaş yavaş büyüyor ve siz bütün bu olan mucizelere şahit oluyorsunuz. Eğer daha ayrıntılı anlamak istersen youtube amcada çok güzel videolar var 🙂
Yağmur dindiğinde Tekircan saklandığı yerden çıkıp geldi ve beraber gezinmeye devam ettik. (kendisi hayli yılışıktır: markete giderken bile tepeme çıkıyor ve onca yol boyu düşmemek için tıknakları ile vücudumu oyuyor) Bulduğumuz çokça karınca yuvalarının çevresinde hiç kraliçe yoktu. Ama bir yuva çok ilgimizi çekti. Sizler de görün diye minik bir belgeselcik de oradan kaydettik. (bu belgeselciği bir tutam karınca’ya armağan ediyorum 🙂 )
Bütün bunların ardından henüz bir kraliçe bulamamıştım. Pes edip eve dönerken ayaklarımın önüne çıktı bir kraliçe ve hemen bir adım sonra bir tanesi daha. Sevincime şahit olan komşuablam şaşırdı kaldı, anlatsam da “ay hocam!” dedi, tebessüm etti sadece. “Sendeki bu hayvan sevgisi… Maşallah!” eklendi tebessümüne. (güzel insandır, iki gündür yaptığı reçellerle karnımı doyuruyorum, sağolsun, eli lezzetlidir.)
Günün sonunda Sezer abi’me hayret ve şevk veren toplam 5 kraliçe karıncayı yeni saraylarına yerleştirdim. Fakat henüz duvarlarını boyayamadım, umarım bana kızmıyorlardır, söz bu yazıdan sonra ilk işim bu olacak. Nerede peki bu kraliçeler diyeniniz varsa, nazar değmesin diye fotoğraflarını paylaşmayacağım. 🙂 Bir gün ilk işçileri çıkıp tahtalarına rahatça oturduklarında yeni bir yazı ile görücüye çıkarırım hazretleri.
Şöyle bir geriye doğru baktım da, hayli yazmışım. Kim okur ki bunu 🙂
Esenlikler dilerim… GAK!
Bir yanıt yazın