Muhammed Işık “İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü!” Kitabım Üzerine Detaylı Bir İnceleme Yazdı

ulamında

yazıldı.

Önemli Not: Hâlâ kitabımı temin etmediğiyseniz buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca bu inceleme, yazar Muhammed Işık tarafından, Yazarlar Akademisi internet sitesinde yayınlanmıştır. İncelemenin yayınlandığı bağlantıya buradan ulaşabilirsiniz.

Ubeydullah Öz’ün Matruşka Yayınları etiketiyle okurla buluşan İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü! adlı eseri, fanzin ve dergi kültürünün dinamik birikiminden beslenen canlı, özgün ve çok katmanlı bir anlatı seçkisi sunuyor. Kitap, sayfalar boyunca ilerleyen kurgusal metinlerin toplamı olmanın ötesinde; yazarın biçim, üslup ve içerik bakımından edebî mirasa bağlı kalırken kendine mahsus anlatımını kurma, başka bir ifadeyle “ismini hak etme” çabasının somut bir ürünü olarak dikkat çekiyor. Eserde geleneksel halk anlatıcılığının sıcaklığı ile modern öykünün anlatım imkânları ustalıkla buluşturuluyor. Kahvehanelerden taşra yollarına, bürokratik çıkmazlardan mistik dönüşümlere uzanan anlatılar; gündelik hayatın ayrıntılarıyla masalsı atmosferi bir araya getirirken okuru da bu zengin dünyanın doğal bir parçası hâline getiriyor.

Ubeydullah Öz, farklı anlatım biçimlerini tek bir potada eritmek yerine her öykünün kendi sesini, ritmini ve havasını korumasına özen gösteriyor. Bu tercih, kitabın başından sonuna kadar canlılığını muhafaza eden anlatı çeşitliliğini besliyor. Böylece İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü!, geleneğin birikimini çağdaş öykü anlayışıyla buluşturan; dili, atmosferi ve anlatım tavrıyla dikkate değer bir ilk kitap niteliği kazanıyor.

DİLİN RİTMİ VE ANLATIM ESTETİĞİ

Ubeydullah Öz’ün öykücülüğünün estetik omurgasını, kelimeleri adeta birer mısra titizliğiyle işleyerek düzyazıya müzikal bir akış kazandırması oluşturur. Yazar, klasik öykünün anlatı kalıplarını esnetirken metinlerine ritmik bir söyleyiş, ses uyumu ve gramofon iğnesinin cızırtısını hatırlatan fonetik bir doku kazandırır. Böylece metin, gözle takip edilen bir kurgu olmanın ötesine geçer; işitilen, hissedilen ve anlatıcının sesiyle yaşayan bir hikâye anlatımına dönüşür.

Çakıcı Mustafa başlıklı öyküde yer alan şu satırlar, yazarın atmosfer kurma başarısını ve dil üzerindeki hâkimiyetini açık biçimde ortaya koyar:

“Aksın zaman ve dönsün dünya durmaksızın. Soğusun bütün çaylar ve taşsın kahveler fazla kaynayıp. Çocuklar kessin zırlamayı ve bütün babalar bıraksın sigarayı. Yansın tüm sobalar ve dizilsin kestaneler üstlerine. Sussun sokak köpekleri ve başlasın kediler bir nihavent miyav semaisine…”

Bu bölümde fiillerin cümle içerisindeki yerleşimi, tekrar eden söyleyiş kalıpları ve devrik yapıların sağladığı ritim dikkat çeker. Yazar, bir mekânı betimlemekle yetinmez; sobanın çıtırtısını, çayın buğusunu, sokağın sesini ve nihavent makamının çağrışımlarını tek bir atmosfer içinde buluşturur. Okur, anlatılan sahnenin karşısında duran bir gözlemci olmaktan çıkar; anlatının içine davet edilir.

Öz’ün dil anlayışı, kurguyu ağırlaştıran gösterişli söyleyişlerden uzak durur. Sokakla, halk hikâyeleriyle ve meddah geleneğiyle bağını koruyan canlı bir Türkçe kullanır. Cümlelerini kurarken sözcüklerin anlam değerinin yanında ses değerini de gözetmesi, anlatıya belirgin bir akıcılık kazandırır. Bu bakımdan okuma süreci, olay örgüsünü izlemekten öte, sözcüklerin ritmine eşlik edilen estetik bir tecrübeye dönüşür.

Yazarın dili, süslü bir gösterişten güç almaz; ölçülü tekrarlar, ses benzerlikleri ve ritmik cümle kuruluşlarıyla kendi estetik bütünlüğünü kurar. Bu özellik, kitabın birçok öyküsünde ortak bir anlatım çizgisi hâline gelir ve eserin en ayırt edici yönlerinden biri olarak öne çıkar.

GELENEKSEL HAFIZA, EMANET VE TAŞRA İNSANININ KENDİLİK ARAYIŞI

Kitabın tematik omurgasını taşıyan başlıca unsurlardan biri, köklerini kadim anlatı geleneğinden alan hafıza, emanet bilinci ve taşra insanının hayatla kurduğu bağdır. Ubeydullah Öz, taşrayı coğrafi bir mekân olmanın ötesinde; sadakatin, vefanın, ustalık geleneğinin ve kuşaktan kuşağa aktarılan değerlerin yaşatıldığı bir hayat alanı olarak kurgular. Bu yaklaşım, öykülere yalnızca mekânsal bir çerçeve kazandırmakla kalmaz; kişilerin dünyasını biçimlendiren temel zemini de oluşturur.

Kırk Beş Yılın Emaneti adlı öykü, bu anlayışın en belirgin örneklerinden biridir. Dokuz yaşında ustasının yanında başladığı yolculuğu, elli beş yaşına ulaştığında ilk günkü titizlikle sürdüren Osman Efendi’nin hikâyesi; emeğin, sadakatin ve ustadan çırağa aktarılan geleneğin temsilidir. Öz, modern hayatın geri plana ittiği emanet anlayışını ve “el verme” geleneğini didaktik bir söyleyişe başvurmadan anlatının merkezine yerleştirir. Meydanda sazın teline dokunulacağı an, taşranın ortak heyecanını ve sıcaklığını bütün açıklığıyla yansıtır:

“Meydandaki mucizevi sessizliği bozan köyün kadrolu delisi Veli Dayı’nın bağrışı oldu: ‘Hadi be güccük Osman, kim tutacaamış seni!’ Aradan geçen kırk beş yılın her bir hatırası birer nota olup söylendi zihninde.”

Bu sahnede dikkat çeken unsur, geçmişin tek bir ânın içinde yeniden görünür hâle gelmesidir. Yazar, uzun yılların biriktirdiği emeği ve ustalık geleneğini birkaç cümle içinde güçlü bir anlatım yoğunluğuyla okura ulaştırır. Böylece emanet, maddi bir teslimden çok ahlaki bir sorumluluk olarak anlam kazanır.

Öz’ün taşra insanına yaklaşımı, edebiyatımızda zaman zaman karşılaşılan yüzeysel tasvirlerden ayrılır. Kahramanlarını romantik bir bakışla yüceltmez; onları eksikleri, kırgınlıkları, umutları ve direnme güçleriyle birlikte anlatır. Bu tavır, öykülerdeki kişilerin inandırıcılığını artırırken okurla kurulan bağı da güçlendirir.

Köstebek Ocağı öyküsünde Ülgen’in modern eğitimle geleneksel ocak kültürü arasında yaşadığı sıkışmışlık, geçmişten devralınan sorumluluklarla kişisel tercihlerin çatışmasını görünür kılar. Benzer biçimde Her Şey Bi’ Yana adlı öyküde eczane önünde poşetin üzerine oturmuş yalnız adamın sessiz bekleyişi, taşranın gözden uzak kalmış insanlarına yönelen dikkatli ve incelikli bakışın bir örneğidir. Yazar, büyük olaylardan çok gündelik hayatın küçük ayrıntıları üzerinden insanın kırılgan yanlarını görünür kılar.

Kitap boyunca gelenek, geçmişe özlem duyan nostaljik bir söyleyişin malzemesi hâline gelmez. Hafıza, bugünü anlamlandıran ve geleceğe yön veren bir değer olarak öne çıkar. Taşra ise yalnızlığın ve yoksunluğun simgesi olmaktan uzak; insan ilişkilerinin sıcaklığını, sözün kıymetini ve emanet bilincini yaşatan dirençli bir hayat çevresi olarak resmedilir. Bu yönüyle Ubeydullah Öz, Anadolu anlatı geleneğini çağdaş öykünün imkânlarıyla buluştururken, hafızayı canlı tutan insani değerleri de metinlerinin merkezinde yaşatmayı başarıyor.

BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİK, MİSTİK DÖNÜŞÜM VE ÇOCUK ZİHNİNİN SINIRSIZLIĞI

Ubeydullah Öz, öykülerinde gündelik hayatın sınırlarını genişleterek gerçek ile düşü, görünen ile sezilen dünyayı tabii bir akış içinde buluşturur. Anadolu’nun masal geleneği, halk anlatıları ve tasavvufî birikiminden beslenen bu anlatım anlayışı, eserin belirgin özelliklerinden biri hâline gelir. Olağanüstü olaylar, öykü kişileri tarafından şaşkınlık uyandıran istisnalar olarak karşılanmaz; hayatın olağan akışı içinde kabul gören hadiseler gibi anlatılır. Böylece gerçeklik, tek katmanlı bir yapı olmaktan çıkar; sezgiyi, inancı ve hayal gücünü de içine alan geniş bir anlatı alanına dönüşür.

Kitaba adını veren İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü başlıklı metinde, dilsiz bir dervişin karlı bir gecede kurtla konuşup onunla birlikte uluyarak karanlıkta gözden kaybolması, bu anlatım biçiminin dikkat çekici örneklerinden biridir. Yazar, olağanüstü hadiseyi açıklama çabasına girmez; onu anlatının tabiî bir parçası olarak sunar. Bu tercih, okuru efsanelerle halk hikâyelerinin iç içe geçtiği kadim anlatı iklimine taşır.

Öz’ün bu anlatım çizgisi, en güçlü karşılığını çocukları merkeze alan öykülerde bulur. Çocuk dünyası, yetişkinlerin katı kurallarla örülü bakışına karşı sınırsız hayal gücünün ve saf kavrayışın temsilidir. Bu bakış, yoksulluk, yalnızlık ve çaresizlik gibi ağır hayat tecrübelerini bile bambaşka bir anlam düzlemine taşır.

Allah’tan Aldım Bir Tane, Eve Geldim Bin Tane öyküsü, bu yönüyle kitabın en dikkat çekici metinleri arasında yer alır. Annesinin isteği üzerine bulgur almaya gönderilen, cebinde para bulunmadığı için bakkaldan geri çevrilen küçük çocuğun çözümü camiye gitmekte bulması; ardından minareden göğe uzanan merdivenleri tırmanarak hayal ile hakikatin kesiştiği bir yolculuğa çıkması, yazarın kurgu gücünü açık biçimde ortaya koyar.

“İlk iş, cami adı verilen ve Allah’ın evi denilen yere vardı… Minarenin son katına ulaştığında kimseleri göremedi ama bir başka merdiven gördü göğe yükselen… Öldü sanmayın, sırtından karga kanatları belirdi kan renginde.”

Gökteki hayalî gişeden aldığı paketi yeryüzüne “kanlı bulgur paketi” olarak taşıması, ilk bakışta masalsı bir ayrıntı gibi görünür. Oysa bu sahne, yoksulluğun çocuk ruhunda bıraktığı izleri güçlü bir sembol diliyle görünür kılar. Öz, acıyı doğrudan anlatmak yerine, çocuğun hayal dünyasını devreye sokarak okuru çok daha etkili bir anlatım alanıyla buluşturur.

Kitaptaki çocuklar, olay örgüsünü hareketlendiren yardımcı kişiler olmanın ötesinde, hayatın sert yüzü karşısında kendi umutlarını ve sığınaklarını kurabilen güçlü anlatı unsurlarıdır. Onların düş gücü, yetişkin dünyasının katılığına karşı sessiz fakat etkili bir direnme biçimi hâline gelir. Bu yönüyle büyülü gerçekçilik, estetik bir tercih olmanın yanında, insanın hayata tutunma iradesini görünür kılan anlatım imkânına dönüşür.

Ubeydullah Öz, masal geleneğini çağdaş öykünün diliyle yeniden yorumlarken fantastik unsurları gösteriş amacıyla kullanmaz. Her olağanüstü sahne, öykü kişilerinin ruh hâlini, yaşadığı çıkmazı veya umutlarını görünür kılan bir işleve sahiptir. Böylece kitap, gerçek ile hayalin birbirini tamamladığı; çocuk bakışının, tasavvufî çağrışımların ve Anadolu anlatı geleneğinin uyum içinde buluştuğu özgün bir öykü dünyası kurmayı başarıyor.

İNCE İRONİ VE SOSYAL ELEŞTİRİ

Ubeydullah Öz’ün öykü evreni, masalsı ve mistik anlatılarla sınırlı kalmaz. Yazar, toplum hayatındaki aksaklıkları, bürokrasinin gündelik yaşama yansıyan çelişkilerini ve taşranın değişen yüzünü keskin bir gözlem gücüyle anlatıya taşır. Ancak bu eleştirel bakış, doğrudan hüküm veren ya da okuru belirli bir yargıya yönlendiren bir söyleyişe yaslanmaz. Mizahın ve ironinin imkânlarından yararlanarak hayatın çelişkilerini görünür kılar; hükmü ise okura bırakır.

Kitap boyunca dikkat çeken önemli özelliklerden biri, eleştirinin hayatın doğal akışı içinde kurulmasıdır. Yazar, kişileri ya da kurumları hedef göstermez; onların davranışlarını, tercihlerini ve ortaya çıkan tabloyu anlatır. Böylece okur, olayların taşıdığı anlamı kendiliğinden kavrar. Bu tavır, metinlerin edebî değerini güçlendiren başlıca unsurlardan biridir.

Öz’ün eleştirel bakışının yöneldiği alanların başında yerel yönetimler, taşra bürokrasisi ve gösterişe dayalı hizmet anlayışı gelir. Kitabın kırkıncı sayfasındaki anlatıda, köyde yapılan çocuk parkının açılışı üzerinden kurulan sahne bunun dikkat çekici örneklerinden biridir:

“Ormanda bir park yaptırmış belediye… İkindi namazından sonra üç araba gelmiş. Kaymakam Bey ve Belediye Başkanımız Altındağlı Zeki yapmış açılışı. Yerel gazetede ‘Büyük Hizmet’ başlığı altında yer alan fotoğrafta camiden çıkan üç beş yaşlı, üçüncü araçtan inen köylü kılığında altı belediye işçisi görünüyor. Birer salıncak, kaydırak ve tahterevalliden ibaret parka gönderecek çocuğum yok. Aslına bakarsanız köyde hiç çocuk yok.”

Bu kısa bölüm, görünürde küçük bir hadiseyi anlatırken kamu hizmeti anlayışına yönelik güçlü bir eleştiriyi de içinde taşır. Çocuğun bulunmadığı bir köyde çocuk parkı açılması, ihtiyaçtan uzaklaşan yönetim anlayışını ve gösteriye dönüşen hizmet anlayışını çarpıcı bir ironiyle ortaya koyar. Yazar, uzun açıklamalara başvurmadan birkaç cümleyle etkili bir toplumsal tablo çizer.

Benzer bir yaklaşım, gündelik hayatın küçük ayrıntılarında da görülür. Bakkal Refik Efendi’nin veresiye konusundaki serzenişi ya da resmî kurumlarla karşı karşıya kalan insanların yaşadığı güçlükler, mizahın yumuşattığı bir anlatımla verilir. Gülümseten bu sahnelerin satır aralarında geçim sıkıntısı, yalnızlık, bürokrasinin katılığı ve taşra insanının hayat mücadelesi yer alır. Mizah, bu metinlerde hafifletici bir unsur olmaktan çok, hakikati görünür kılan anlatım aracına dönüşür.

Öz’ün ironisi, kişileri küçümseyen ya da alaya alan bir çizgi izlemez. İnsan tabiatındaki zaafları, alışkanlıkları ve çelişkileri anlayışla karşılayan bir bakış taşır. Bu yaklaşım, eleştirinin sertliğini yumuşatırken anlatının inandırıcılığını da artırır. Okur, kimi zaman tebessüm ederek, kimi zaman da anlatılanların gündelik hayattaki karşılığını düşünerek metnin içinde ilerler.

Bu yönüyle İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü!, taşranın sosyal yapısını, bürokrasinin işleyişini ve insan ilişkilerini mizahın inceliğiyle değerlendiren bir anlatı dünyası kuruyor. İroni, burada güldürmek için başvurulan bir yöntem olmaktan çıkar; insanı, toplumu ve hayatı anlamaya açılan edebî bir bakışa dönüşüyor.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Ubeydullah Öz’ün İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü! adlı eseri, dilindeki özgünlük, tematik çeşitliliği ve anlatımındaki tutarlılıkla çağdaş Türk öykücülüğü içinde dikkat çeken ilk kitaplardan biri olma niteliği taşıyor. Fanzin ve dergi kültürünün kazandırdığı serbest anlatım anlayışını, meddah geleneğinden halk hikâyelerine, tasavvuf birikiminden Anadolu anlatı mirasına uzanan köklü birikimle buluşturan eser; geçmişten devraldığı anlatı tecrübesini günümüz öykü anlayışıyla uyum içinde değerlendirmeyi başarıyor.

Kitap, farklı anlatım biçimlerini tek bir kalıba sıkıştırmıyor. Kısa durum öykülerinden dramatik anlatılara, masalsı metinlerden çizgi romana yaklaşan denemelere kadar uzanan çeşitlilik, esere canlı ve hareketli bir yapı kazandırıyor. Her öykü kendi ritmini, atmosferini ve anlatım biçimini korurken kitabın bütünü ortak bir estetik çizgide buluşuyor. Bu yönüyle eser, biçim arayışını içerikle dengeli biçimde buluşturan bir anlatı bütünlüğü sunuyor.

Bazı metinlerin olay örgüsünden çok karakter portresine veya kısa bir ânın tasvirine yönelmesi, klasik olay merkezli öykü beklentisi taşıyan okurlar için eksiklik olarak görülebilir. Bununla birlikte kitabın genelinde kurulan atmosfer, dildeki özen ve anlatımın canlılığı, bu tercihi estetik bir bütünlüğün parçası hâline getiriyor. Öz, olayın büyüklüğünden çok anlatımın gücüne ve insan hâllerinin görünür kılınmasına önem veriyor.

Eserde karşılaşılan dervişler, çocuklar, ustalar, yalnız insanlar, köy kahveleri, gramofondan yükselen nihavent ezgileri, bürokratik açmazlar ve taşranın gündelik hayatına ait ayrıntılar; birbirinden kopuk görüntüler olarak kalmıyor. Bunların her biri, yazarın insanı, yaşadığı çevreyi ve kültürel mirası dikkatle gözlemlediğini gösteren anlatı halkalarına dönüşüyor. Gelenek, hafıza, mizah, çocukluk, yoksulluk ve umut; kitabın farklı öykülerinde değişik tonlarla işlenirken ortak bir anlatım iklimi meydana getiriyor.

Ubeydullah Öz, ilk kitabında güçlü bir gözlem yeteneği, dili kullanma becerisi ve anlatı kurma disiplini ortaya koyuyor. Gösterişten uzak anlatımı, yaşayan Türkçeye yaslanan üslubu ve halk anlatıcılığından beslenen söyleyişi, eserin en belirgin nitelikleri arasında yer alıyor. Bu yaklaşım, kitabı yalnızca okunacak bir öykü seçkisi olmaktan çıkarıp üzerinde düşünülmeye değer bir edebiyat çalışmasına dönüştürüyor.

Netice itibarıyla İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü!, geleneğin birikimini çağdaş öykü anlayışıyla buluşturan, anlatımındaki doğallık ve estetik bütünlükle öne çıkan başarılı bir ilk eser niteliği taşıyor. Ubeydullah Öz, kendi anlatı dünyasını kurma yolunda sağlam bir adım atarken Türk öykücülüğüne dikkatle izlenmesi gereken yeni bir ses kazandırıyor. Edebiyatımızın anlatı mirasını çağdaş bir bakışla değerlendiren bu eser hem nitelikli öykü arayan okurların hem de günümüz Türk hikâyeciliğini takip eden araştırmacıların ilgisini hak eden kitaplar arasında yer alıyor.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ubeydullah Öz

1992 yılında Manavgat’ta ebeye yetiştirilmek için binilen araçta gözlerini dünyaya açtı. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladı. Büyürken blog yazdı. Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde okudu, öğretmen oldu. Edebiyatı babasının roman yazdığı kareli defter, Hüseyn Kaya ve dergilerle sevdi. Arkadaşlarıyla sayısız dergi ve fanzin çıkardı. Öyküleri muhtelif dergilerde yayınlanıyor ve bir gün çocuk lar için yazmanın hayalini kuruyor.

aSosyal Medya

KitapYurdu’nda…

adamKarga/k!…