Kitaplar bazen sadece içindekilerle değil yazarın hayatımızdaki yeriyle de değer kazanır. Yozgat’ta Çare Dergisini çıkaran, pek kıymet verdiğim kardeşim Mustafa Mete’nin kaleme aldığı “Renkli Karanlık” da benim için böyle bir eser. Ancak bu yazı sadece bir dostluk nişanesi değil; bir öykü yazarı olma özentisi olan bendenizin başka bir yazarın dünyasına yaptığı samimi bir yolculuğun notlarıdır.
”Renkli Karanlık”, içerisinde sekiz farklı öykü barındıran bir kitap. Edebiyat dünyasında bir öykü kitabı için bütünlüklü temalar veya birbirini takip eden kahramanlar, mekanlar daha makbul görülse de tercihim her zaman bağımsız öykülerden yana olmuştur. Her öyküde yeni bir dünyaya kapı aralamak taze bir nefes demek.. Mustafa Mete’nin kitabı tam da bu yönüyle maça 1-0 önde başladı.
Kitabın ilk sayfalarında sizi karşılayan Anadolu’nun bağrından kopmuş, buram buram köy ve kasaba kokan atmosfer oldukça etkileyici. Öykülerde fantastik öğeleri, gerçekliğin sınırlarını zorlayan anlatımları kullanmayı sevdiğimden “Alkarısı” kendime ve kalemime en yakın bulduğum öyküsü oldu.
Rüveyda öyküsünde ise uzun zamandır şahit olmadığım saflıkta bir aşk hikâyesini hayranlıkla okudum. Klasik kabul edilebilecek bir kurguyu bu kadar akıcı ve ilgi çekici şekilde sunması , yormadan ve uzatmadan neticeye ulaştırması Mustafa Mete’nin şair kimliğinin de bir yansıması aynı zamanda.
Kitaba adını veren “Renkli Karanlık” ise üzerinde en çok düşündüğüm öykü oldu. Mistik bir vakayla beklenmedik bir atmosferde başlayan öykü, beni oldukça heyecanlandırdı. Okurken en büyük korkum, bu gizemli halin basit bir “rüya” ile sonlanmasıydı. Yazar, bunu bir rüya olarak değil ama bir başka hal ile açıklayarak öyküyü net bir sona bağladı. İtiraf etmeliyim ki ucu açık öyküleri daha çok severim. Karakterin kaderini hayal gücümde tamamlamak, belirsizliğin tadını çıkarmak isterim. Mustafa Mete ise okuyucuyu bu zahmete sokmayarak net, keskin ve kesin finaller yapmayı tercih etmiş. Tarzım olmasa da yazarın kalemi o kadar tatmin ediciydi ki bu “kesinlik” beni rahatsız etmek yerine mutlu etti. Sonlar huzurluydu.
Son Söz Niyetine
Mustafa Mete, “Renkli Karanlık” ile hem geleneksel Anadolu anlatısını hem de modern kurguyu harmanlayan ne istediğini bilen bir yazar profili çiziyor.
Kitabı okurken altını çizdiğim, beni en çok etkileyen cümle ise “Bir Teneffüs Arası” öyküsündeydi:
“Bizimkisi çok katlı bir yalnızlık… ve her geçen gün kat sayısı yükseliyor. Kat çıkmakla bilgiye ulaşılamayacağını anladığımızda çok geç olacak.”
Bu yazı ça(y)lakalem dergi 2. sayısında yayınlanmıştır.
Baştan sona “oruç” yazılarıyla inşa edilmiş muazzam bir yapıt. Sezai Karakoç’un farklı zaman ve mecralarda yazdığı oruç yazılarından oluşan kitaptaki her bir yazı öylesine bir edebi zevk ve ibadet şevki sunuyor ki, Ramazan ayı girmeden okumak nasip olduğu için kendimi bahtiyar sayıyorum. Aheste aheste, tefekkürle okunması gereken, adının hakkını veren lezzetler sunan bir kitap Samanyolunda Ziyafet.
“Samanyolunda Ziyafet” kitabından alıntılarım
Bahar, oruçlu için, menekşeden vişneye kadar mor rengi, bayıltıcı kokusu ve mayhoş tadıyla, toprakla gök arasında, yeni bir sentez sebebidir.
Çocuğun en çok zoruna giden davranış cezalandırılmamaktır. Ağır bir cezaya gönlü hiç razı olmaz ama, hafif atlatılan bir cezayı, cezalandırılmamadan yeğ bulur. Aristokrasinin hüküm sürdüğü çağlarda, asil olmayan birinin hareketlerinin, düello sebebi olmaması gibi, cezalandırılmamakta insan yerine konmama kendiliğinden vardır. Çocuk bir aristokrattır.
Gençlik ve olgunluk çağı oruçları, her yıl geçtikçe, bir parça daha insanın tabiatını materyalist çerçeveye mahkûm olmaktan kurtarır. Her olaya «fayda» açısından bakmayı yasaklar oruç. Hükümlerinde «başkacı» yapar insanı.
Her mü’min kendi gücü çerçevesinde Cebrail’in bir kanadının ruhuna çarptığını duyar.
Orucun ilk günü, kararmaya yüz tutmuş kalbte küçücük beyaz bir benektir, ilk günkü hilal gibi ince bir göz kırışığıdır. Kalbin bir ucunda başlayan bir ağartıdır. Fakat ay nasıl gökte gün gün büyür, ilkin bir nar, bir kalb büyüklüğüne erer, sonra daha da büyüyerek göğdeleşirse, orucun ağartısında, günler ilerledikçe, bütün kalbler bir ayna gibi aydınlanınca, birbirlerinde yansıyarak İslam topluluğunun ruhunda dışardan gelip onları ayıran zarlar ve kabuklardan kurtularak kaynaşacaklar ve bir tek kalb haline gelecekler.
Her gündüzün ağırlığı gecede, bütün gecelerin ağırlığı kadir gecesinde. İşte bunun için, kadir gecesi, hayatın ve hilkatin ağırlık merkezi gecesidir.
Bunalan insan, namaz kalesine, oruç burcuna sığınmalıdır.
Bayramlar ve kandiller, ruhlarda ani aydınlanış ve arınışların ortamlarıdır.
Yeni bir yazar tanımak ve onunla tanış olabilmek, eğer aynı frekansta buluşabildiysek tarifsiz bir mutluluk veriyor. Fatma Zehra Aydemir’i kıymetli dostum Mustafa Mete vesilesiyle tanımak şansına eriştim. Bu tanışlıktan kısa bir süre sonra temin ettiğim Tulu Kitap’tan çıkan “Oyundan Kaçış” kitabıyla Fatma Zehra Aydemir’e saygım daha da arttı. Allah vergisi meziyetlere sahip kendisi: Kabul görmüş iyi bir çevirmen ve hafız.
Oyundan Kaçış’ı ilk olarak Trabzon, Uzungöl yolunda okumaya başladım. Yolun kıvrımları nedeniyle yirmi sekizinci sayfada ara vermek zorunda kaldım. Ertesi gün sabah namazı sonrasında tekrar okumaya başladığımda bitirmeden bir türlü elimden bırakamadım. Geri kalan sayfalar su gibi akıp bitti.
Film Gibi Bir Hikâye
Oyundan Kaçış’ı okurken kendimi yerli bir bilim kurgu filmi izliyor gibi hissettim. Sahneler gözümde o kadar net canlandı ki “Bu kitabın filmi çekilmeli!” diye düşündüm. Kahramanlarımız Alri ve Hora’nın peşinden yeni bir bölümde onlarla beraber mücadele etmek diledim.
Kitabın sonuna geldiğimde ise Fatma Zehra Aydemir’e tatlı sert bir sitem ettim. “Gıcıııık!” nidam eminim kulağını çıtlatmıştır. Çünkü her şeyin netleştiği mutlu bir son beklerken kitabı büyük bir merakla sona erdiriyor. Yapılması doğru olan buydu belki ama ikinci kitabın yazılmasını şart kılmış olsa da maalesef ortada böyle bir eser yok. Umarım bir gün…
Dikkat: Buradan sonrası kitabın içeriğiyle ilgili önemli detaylar içeriyor.
Hikayede bir oyunun içine hapsolmuş yüz on dört çocuk var. Olaylar Alri ve Hora isimli iki arkadaşın etrafında dönse de aslında mesele bu yüz on dört çocuğun yaşadıkları.
Hiç biri rastgele seçilmemiş. Hepsi gerçek hayatta zorbalığa uğramış, fiziksel veya psikolojik sorunları olan ya da hayatın zorluklarından kaçmak isteyen çocuklar. Oyun yapımcıları çocukların bu kaçış isteğini kullanarak onları tuzağa düşürüyor.
Kitabın en çarpıcı yeri ise çocukların kurtulma şansı bulduğu an. Gerçek hayata dönmekten korkuyorlar çünkü orada onları acı ve dışlanmışlık bekliyor. Sanal hapishanede kalmayı tercih edecek duruma gelmeleri insanı çok etkiliyor. Özellikle Hora karakterinin yaptıkları ve fedakarlığı hikayeyi çok derinleştirmiş.
Sonuç Olarak
“Oyundan Kaçış”, sadece çocuklar için değil, yetişkinlerin de sıkılmadan okuyacağı bir kitap. Hem verdiği mesajlar hem de film tadındaki akışıyla beni çok etkiledi. Şimdi sabırsızlıkla devamını bekliyorum.
Rize’de irademe kalsa asla bismillah diyemeyeceğim bir hedef olan fakat eşimin gayreti ve teşvikiyle vücut bulan, “Rize Mahfili” adında bir oluşum kurduk. Edebiyat, sanat ve sosyal etkinlikler düzenleyeceğimiz, birilerine ait olmaktan çok Rize’ye bir nebze katkı sunmak dileyen bir çaba olacak Rize Mahfili. Hâlihazırda “Rize İzdiham Kitap Okuma Hareketi” adıyla sürdürdüğümüz kitap kulübümüzü de bu çatı altından devam ettirerek gerek yüz yüze gerekse çevrimiçi etkinlikler yapmayı planladık.
İlk etkinlik için ise Rize’nin kıymetli isimleri sıralandı aklımda. Fakat ilk olanın farklı da olması gerekliydi. Bu nedenle hem yazılarıyla hem de dost meclislerindeki muhabbetiyle takdir edip sevdiğim kıymetli edebiyat öğretmeni ve yazar hocamız Ömer Eski’ye teklif götürdüm. Sağ olsun kırmadı ve seçtiği başlığa da harika bir hazırlık yaparak oldukça güzel bir sohbete vesile oldu.
Bu sohbet esnasında aldığım dağınık notları ve tavsiye kitapları bir hatıra niyetiyle paylaşmadan önce sürecin mimarı sevgili eşim Melek’e, bizleri bu ilk akşamda yalnız bırakmayan güzel insanlara ve ilimizdeki bir başka kitap okuma kulübü olan Sosyal Kitap Rize ekibine, sobasıyla ve ortamıyla içimizi ısıtan serenderi ayarlamamıza vesile olan Gençlik Merkezi Müdürümüz Hikmet Yanık’a ve özellikle Ömer Eski hocamıza teşekkür ederim.
2010 yılında bir çocuğun kitap üzerinde bahis kuponu doldurduğuna şahit olmasıyla yazdığı “Şans Yıldızı” şiiri, Mavi Yeşil Dergisinde yayınlanan ilk şiiridir.
Şiir onun için anlam arayışının ürünüdür.
“Her dil dünyayı anlama ve yorumlama yoludur.”
Anlam arayışında kelimeler mühimdir.
Okumak ve yazmak bir bakıma antidepresandır.
Bir arınma, kendini sağaltma biçimi olarak edebiyat insana katma değer üretir.
Tefekkür etmek…
Kitaplar, dergiler insanın anlam arayışındaki izlekleridir.
İnsanın bulması anlaması gereken şey, kendi özüdür.
Örtülmüşlük katsayısı: Kendi özüne ulaşmanı engelleyen şeylerin oluşturduğu… Metin okumaları bu katsayıyı azaltmaya katkı sunar.
Hasan Öztürk, Rize’den 2000 yılından bu yana Mavi Yeşil adlı bir edebiyat dergisi çıkaran kıymetli bir edebiyat öğretmeni ve yazar. Onunla tanışmamız Rize’ye geldiğimin ilk yılında oldu. Bu tanışma sadece bir merhabalaşmadan ibaretti o vakitler. Önce Kitap’ta Mavi Yeşil Dergisini incelerken Hasan Öztürk’ün yine Önce Kitap’ın kendi yayınlarından çıkan kitabına rastlamamla hem kitabevine hem de Hasan Öztürk’ün hikayesine merak saldım.
Bu merak sırayla kitabevi ve Hasan hoca ile ardından da İsmail Şimşek ile kurulan bir arkadaşlığa vesile oldu. Gel zaman git zaman önce İsmail Şimşek’in “Muhayyel Köy Yahut O Belde” adlı öykü kitabına, bir yıl sonrasında da Hasan Öztürk’ün “Dünyanın Romanını Okumak” adlı edebiyat yazıları kitabına editörlük yapmak nasip oldu. İtiraf etmek gerekirse Hasan Öztürk’ün dosyasına editörlük yapmak haddim olmasa da, süreçte oldukça yorulsam da sonuçtan Hasan hocanın mutmain olmasıyla bir mutluluk ve onur vesilesi oldu. Ayrıca kitabın son okumasını da yine Hasan Öztürk’ün öğrenci ve edebiyat fakültesi öğrencisi kıymetli kardeşim Gül Sema Yılmaz’ın yapmış olması oldukça anlamlıydı.
Peki kimdir Hasan Öztürk? Bu soruya son kitabında itinayla hazırladığı özgeçmişi en güzel cevap olacaktır.
Hasan Öztürk kimdir?
1961 Araklı (Trabzon) doğumlu Hasan Öztürk, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (Selçuk Üniversitesi) mezunudur. (1983) Yazıya 1980’li yılların ortalarında Yeni Forum dergisindeki yazılarıyla başlayan Hasan Öztürk, sonraki yıllarda; -bir iki yazısıyla adı geçenler sayılmazsa- Milli Kültür, Türk Edebiyatı, Türkiye Günlüğü, Polemik, Liberal Düşünce, Dergâh, Arka Kapak adlı dergiler ile K24, Aksi Sanat ve Gazete Duvar adlı sanal ortamlarda yazdı. Bazı yazıları ortak kitaplar içinde yer alan Hasan Öztürk, kısa sürelik (2018/2019; 6 sayı) ömrü olan mevsimlik ve mütevazı Kitap Defteri adlı ‘kitap kültürü’ dergisini yönetti ve dergide yazdı. 2000 yılının başından bu yana yayıma hazırladığı iki aylık Mavi Yeşil yanında, Roman Kahramanları ve Kitap-lık dergileriyle T24 Haftalık ve Sanat Kritik adlı sanal ortamda aralıklarla yazdı. Hasan Öztürk’ün ilk yedi kitabını konu edinen “Hasan Öztürk’ün Eleştirel Denemeciliği” (Zeynep Şule Şahin, Ahi Evran Üniversitesi, Kırşehir 2023) adlı yüksek lisans tezi hazırlanmıştır.
Hasan Öztürk kitapları
Kitabın Dilinden Anlamak (1998)
Yazının İzi (2010)
Aynadaki Rüya (2013)
Kurmaca ve Gerçeklik (2014)
Kendine Bakan Edebiyat (2016)
Gündem Edebiyat (2017)
Üç Duraklı Yolculuk (2021)
İktidarın Gölgesi ve Roman (2022)
Yazdıkça ve Yaşadıkça Edebiyat (2024)
Dünyanın Romanını Okumak (2026)
Dünyanın Romanını Okumak kitabı hakkında
Dünyanın Romanı Okumak, Hasan Öztürk’ün onuncu, kıymetli dostum Bünyamin Ayvaz’ın edebiyat dünyasında Don Kişot’luğa giriştiği yayın hayatının ilk ve en kıymetli meyvesi olan Matruşka Yayınları’nın ellinci kitabı oldu. Kitaba yazdığım arka kapak metni, kitabın kıymetini tam olarak ifade etmeye yeterli olamamış olsa da bir özet mahiyetinde paylaşmak istiyorum:
Sonsözü çoktan yazılmış bu dünyada, roman nerede duruyor?
Edebiyat eleştirisinin deneyimli sesi Hasan Öztürk, bizi mitolojinin destan kahramanlarından modernizmin kayıp adamlarına; totaliter rejimlerin gölgesindeki yaratıcılıktan, kadın sanatçıların varoluş mücadelesine uzanan büyüleyici bir yolculuğa davet ediyor.
Dünyanın Romanını Okumak, sadece okunmuş romanların bir dökümü değil; binlerce yıllık insanlık deneyiminin, dilin ve tarihin iç içe geçtiği bir düşünce laboratuvarıdır.
Öztürk, kadim zamanların unutulmuş bilgesi Hay bin Yakzân’dan modern dünyanın körleşen aydını Kien’e, Don Kişot’un doğuş anından Üstat ile Margarita’nın şeytanî başkaldırısına, her bir eseri derinlemesine analiz ediyor.
Hasan Öztürk’ün eleştirel denemeler toplamı olan bu son eseri, edebi metinlerin sunduğu “durumun ruhuna inen” bilgiyi arayanlar için bir pusula. Öztürk, romanların yalnızca birer hikâye olmadığını; insanın varoluş kaygısı, iktidarın gölgesi ve özgürlük arayışı gibi evrensel temaların birer aynası olduğunu gösteriyor.
Sözün özü Dünyanın Romanını Okumak, dünyayı okumaktır.
Kitaplar hakkında yazmanın zorluğundan bahsetmiştim kendi adıma. Hasan Öztürk’ün yaptığı ise bu zoru en güzel şekilde başarmak. Onun kitaplar ve edebiyata dair bin bir emek içeren eseri hakkında edebiyat mecraları için hazırlanan tanıtım bültenini de ekliyorum. Kitap okumayı bir hobinin ötesinde edebi bir düstur olarak yaşamayı dileyen herkesin okuması gereken kıymetli bir eser “Dünyanın Romanını Okumak”.
Mavi Yeşil dergisinin editörü Hasan Öztürk, yeni kitabıyla yılın ilk günlerinde okurlarının karşısına çıktı. Onuncu kitap Dünyanın Romanını Okumak (Matruşka, Ocak 2026), edebiyat eleştirisinde çoklukla öykü ve roman kitaplarına yönelen Hasan Öztürk’ün dünyanın edebiyatına açtığı mütevazı pencere görülmesi gereken ve yeni okumalara ilham verici bir kitap. İktidarın Gölgesi ve Roman (2022) kitabında Türkiye’nin yirminci yüzyılının Türk romanına yansımasını değerlendiren Hasan Öztürk, bu yeni kitabında dünya romanına yönelmiş görünüyor. Kitabın önsöz yazısında belirtildiği üzere kronolojik bir ölçü yerine öznel bir yaklaşımla seçilen romanlara, “dünyanın romanını okumak, dünyanın kültürünü bilmektir” felsefesine zemin oluşturacak biçimde özgür bir anlayışla bakılmıştır denilebilir.
Değerlendirdiği romanlar arasında, “dünyanın edebiyatında önemli yerler edinmiş, haklarında çokça yazı yazılmış romanlar olmasına karşılık pek çoklarınca bilinmemiş olanlar” da olduğuna dikkat çeken Öztürk’ün kitabında asıl konu romanken Dünyanın Romanını Okumak kitabının Homeros’un Odyesseia metniyle açılması okura şaşırtıcı gelebilir. Adı geçen destanın bugünlere ulaşan evrensel mesajlarını özellikle vurgulayan Öztürk, destanın olay örgüsünü baştan sona yürüten kahramanı Odysseus’un ‘gerçeğimsi’ karakterine dikkat çekerek “Edebiyat yönüyle asıl önemlisi anlatı geleneğinde yeri büyük bu destanın, uzun bir metin olarak roman türünü beslemiş olmasıdır.” sonucuna varıyor.
Vergilius’un Ölümü, Üstad ile Margarita, Körleşme ve Malina, dünya edebiyatının kült romanları olarak edebî bir ziyafet için Dünyanın Romanını Okumak kitabındadır ve onlar yeniden okumayı bekliyor. Montaigne’in özel yaşamına da girmiş editörü ve aynı zamanda feminizmin öncülerinden Marie de Gourney’in başkarakter olduğu, Yazan Kadının Savunması, Montaigne için farklı okumalara çağrıdır öyle ki karşımıza, denemeleriyle bildiğimizden çok başka bir Montaigne çıkmaktadır. Benzer biçimde, kral/peygamber Davut’un aşk macerasından kültürel bir zenginliğine evrilen yaşamının konu edildiği Bet-Şeba romanı da Öztürk’ün, edebiyat okurunun gündemine getirdiği, gözden kaçmış hayli ilginç bir romandır. Savaşın ateş çemberindeki asker Hitti Üriya’nın zorla el konulan ve zina çocuğu yok edilen karısı Bet Şeba, kadınlık iradesiyle önce devleti yönetecek kraliçe ve sonrasında Süleyman peygamberi doğuran anne olacaktır. Edebiyat ortamımızda adından pek söz edilmeyen Kanadalı yazar Rachel Cusk’ın, erkek egemen dünyadaki kadın yazarın romanı bilinmesi gereken Övgü’sü, belki de roman yeni okurlarıyla bundan sonra buluşacaktır. Romanın kadın karakteri yazar Faye’in festival etkinliğinin sonundaki bir gecede girdiği denizi kara parçasındaki erkeğin “altın bir ip atıyormuş gibi” işeyerek doldurması, yazan kadının açmazını Papa VI. Alexander’ın yazı vekili kızına Lizbon kardinalinin ‘kalem/penis’ oyunuyla “kanadın, tüyün var mı” sorusuna gidecek gibidir.
Adında ya da içeriğinde manastır sözü geçen romanlar söz konusu olduğunda Northanger Manastırı ile Parma Manastırı akla ilk gelenlerdir. Dünyanın Romanını Okumak kitabında Fransız Aydınlanması’nın öncü düşünürü Denis Diderot’nun Rahibe romanının incelenmesinde başka bir ayrıntı var. Filozof Diderot’nun kız kardeşi de manastır çilesiyle hayattan kopmuş bir kadındır. Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, Prag Baharı sonrasındaki dayatmacı iktidarın bellek operasyonu ve bunun karşısında bireyin varoluş kaygısı romanı olarak yeniden gündemdedir. Turgenyev, sona geldiğinde “hiçliğe batarken artık lüzumsuz adam değilim” diyen Çalkaturin (Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü) karakteriyle dünyaya dair bütün işlerine yatağından çözüm üreten Oblomov’un haberini, vaktinden önce vermiş olabilir. Dünyanın edebiyat kayıtlarında Don Kişot başat metin sayılsa da roman türü, edebiyat tarihinin çelişkili konularından biridir. Öztürk’ün, tarihin geçiş evresindeki Fransız düşünür alaycı yazar Rabelais’nin Gargantua ve Pantagruel adlı kışkırtıcı iki kitabıyla bütün ‘şark’ dünyasının “tek romanı olan bir güzel hikâye” Hay bin Yakzân hakkındaki değerlendirmeleri, roman ilgililerinin yerleşik yargılarını gözden geçirmelerine yol açabilir. Türkiye’nin edebiyat ortamında gereken ilgiyi görmemiş olabilir ancak Sessizlik ve Gürültü, edebiyat-iktidar ilişkisi bağlamında yazarın otorite karşındaki direnci ve buna karşılık otoritenin de emrindeki devlet olanaklarıyla özgür düşüncenin temsilcisi yazarı sindirme operasyonunun romanı olarak okunmaya değerdir.
Arka kapak yazsının şu cümleleri, kitabın içeriğinin özü olarak okunmalıdır: “Dünyanın Romanını Okumak, sadece okunmuş romanların bir dökümü değil; binlerce yıllık insanlık deneyiminin, dilin ve tarihin iç içe geçtiği bir düşünce laboratuvarıdır. Öztürk, kadim zamanların unutulmuş bilgesi Hay bin Yakzân’dan modern dünyanın körleşen aydını Kien’e, Don Kişot’un doğuş anından Üstat ile Margarita’nın şeytanî başkaldırısına, her bir eseri derinlemesine analiz ediyor. Hasan Öztürk’ün eleştirel denemeler toplamı olan bu son eseri, edebi metinlerin sunduğu ‘durumun ruhuna inen’ bilgiyi arayanlar için bir pusula. Öztürk, romanların yalnızca birer hikâye olmadığını; insanın varoluş kaygısı, iktidarın gölgesi ve özgürlük arayışı gibi evrensel temaların birer aynası olduğunu gösteriyor.
Müslüman, İslamı öyle sağ ve diri; canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.
Şair, geleceği bugüne çeker. Bizden bir kaç yüz yıl ilerde yürür. Ülkümüzün, geleceğin yüzüne işlenmesini istiyorsak -ki bundan başka kaygı kaygı olmağa değmez ve yaşamak bunun için olursa bir anlamı var demektir-, onu, bugünden, şirin ve edebiyatın, sanatın, kültürün malı yapalım. Çünkü, bugün şiir ve edebiyata giren, yarın, hayata girecektir.
İslam, yeni çağ medeniyetini açmıştır. Bu çağın özelliği mücerrede doğru yürümektir. Bunun içindir ki, islamın en gelişkin sanatı, edebiyat olmuş ve şiir alanının en büyük anıtları islam şairleri tarafından dikilmiştir.
Sezai Karakoç yaşarken en azından bir sohbetinde bulunmayı dilediğim asrın kıymetli mütefekkirlerindendir. Onun bu sıfatı şairliğinin de önündedir kanaatimce. Onun Müslüman gençliğini davet ettiği “diriliş” muştusu, Mehmet Akif Ersoy’un “Asım’ın nesli” dediği, Necip Fazıl Kısakürek’in “Ben varım!” cevabını vereceğini umduğu davasını sahiplenen gençlik ile aynı kaynaktan beslenmektedir.
Sezai Karakoç, ‘Diriliş Neslinin Amentüsü’ kitabında bu ideal gençliğin sadece eylemde değil, ruh ve karakter planında nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğinin adımlarını tarif eder. Meseleyi sadece bireyde bırakmaz; ‘İslâmın Dirilişi’ eserinde perspektifi genişleterek, İslam dünyasının içine düştüğü fetret devrinin sebeplerini, batı karşısındaki komplekslerini ve buradan çıkışın yol haritasını çizer. Ona göre diriliş, sadece siyasi bir uyanış değil, bir medeniyetin kendi ruh kökleri üzerinde yeniden ayağa kalkmasıdır.”
Sadece üç alıntı için yazı mı yazılır? Evet, neden olmasın? Kitabın üzerimde bıraktığı etkiyi ifade etmekte zorlanıyorum. Aslında kitaplar hakkında yazmakta her zaman zorlandım fakat bunu aşmak istiyorum. Bu nedenle ne kadar anlamsız ve saçma olursa olsun, elimden geldiğince bir kitap niyetiyle karalayacağım. Bu saçmalamalar eninde sonunda beni anlamlı bir yola çıkaracaktır. Yazmak kaygısız saçmalamalarla başlıyor.
Rize Valiliğimiz himayelerinde Rize İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü ve ÇAYKUR iştirakiyle düzenlenen ÇaylaKitap projesi kapsamında her ay ilimizdeki lise öğrencilerimize bin beş yüz kitap dağıtılıyor. Kitaplarını okuyan öğrencilerimizle ay sonunda kitap üzerine kısa bir tahlil yapıyor ardından ödüllü kahoot yarışmasına geçiyoruz.
Bu projeyi Meryem Börekçi Koto hanımefendi ile beraber yazdık ve Valimiz Sayın İhsan Selim Baydaş tüm imkanları seferber etti. Öğrencilerimizde milli manevi şuur oluşturmak niyeti ile seçilen kitaplarımızın ilki Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” kitabıydı. Bu kitaba dair sorularıma buradaki yazıdan ulaşabilirsiniz. İkinci kitabımız ise Cahit Zarifoğlu‘nun “Yaşamak” kitabı oldu ve ona dair sorulara da bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
Üçüncü kitabımız ise Rasim Özdenören‘in “Gül Yetiştiren Adam” romanıydı. Bu kitaba dair Soruları Kahoot odaklı hazırladığım için kısa soru ve kısa cevaplara sahip. Aşağıdaki word dosyasında sizi cevaplarıyla ve kendimce uygun gördüğüm bir sıralamayla sorular bekliyor. Umarım arayanın işine yarar bir nebze.