Ay: Temmuz 2016

  • Fareler ve İnsanlar, John Steinbeck

    Fareler ve İnsanlar üzerine yazılacak bir yazının başlığı için gönlümün hoş bulabildiği tek başlık bu oldu; tavşanlar, insanlar ve Lennie. Oldukça gereksiz gelebilir tespitim sizlere fakat (her zaman öyleymişim gibi bir hisse kapıldım nedense) Lennie’yi Dalton kardeşlerin Avarel’ine benzetmekten kendimi alamadım. Hatta bütün kitap boyunca Avarel’in sesiyle konuştu Lennie. Aralarındaki tek fark Lennie’nin biraz daha cüsseli canlanmasıydı zihnimde. Elbette kitaptaki George ise bir miktar Joe barındırıyordu içinde (sanırım daha da saçmalayamazdım). Kitap zaten akıp giderken ve büyük bir merakla ve heyecanla Lennie’nin hayalinde kendinizi bulurken yani her şey bunca güzelken Avarel ve Joe’nun iki kardeşini bi yerlere saklayıp bu öyküde birden karşıma çıkmaları kitabı daha da bi ilgi çekici hâle soktu. (John Steinbeck Beyamcamız umarım mezarında ters falan dönmüyordur bu yorumlarım yüzünden!)

    Biraz ciddi adımlayacak olursak şunları dile getirmek diliyorum: John Steinbeck biraz Yaşar Kemal gibi geldi gözüme. Yaşar Kemal’in romanları yepyeni bir Çukurova oluştururken ve orayı koca bir dünyaya dönüştürürken aynı şeyi John Steinbeck’te de görmek şansını yakaladım. O da, kendi yaşadığı toprakları, özellikle de Salinas’ı büyütüp ayrı bir dünya haline getirmiş (yalnızca bir kitabını okumuş olsam da diğer kitapları için yazıdan önce yaptığım küçük araştırma sonucu bunları dile getirebiliyorum).

    İşte ipucu tufanın başladığı paragraf bu oluyor ademçocukları! Kitap, Salinas çiftliklerinde çalışan işçilerden olan iki arkadaşı; George ve Lennie’nin yolculuğunu anlatıyor. George, ufak tefek ama aklı başında birisi: Lennie ise uzun boylu, hayli cüsseli ve güçlü ama bi o kadar da akıldan yana yoksun birisi. George’un onu yanında bulundurma sebebini pek anlayamıyorsunuz: Her şeyi unutan ve yeniden ve yeniden aynı şeyleri anlatmak zorunda kaldığınız bir insana kardeşiniz ise katlanabilinir gibi geliyor sadece. Ancak ikisinin arasında hiçbir bağ olmaması olayları daha da ilginç bir duruma sokuyor. Onlar için birbirine muhtaç iki kişi diyebilmemiz için bile birçok sebep var sıralanabilecek ama bütün bu sebepler bile George’nin Lennie’ye katlanması için yeterli değil romanın diğer karakterleri için.

    Lennie, yumuşak şeyleri okşamayı seviyor. İşte bu yüzden tavşanları çok seviyor ve yine tavşan bulamadığı için fareleri ve yumuşak kumaşları okşamayı seviyor. Koca cüsseli, çocuk yaşamlı Lennie, farkında olmadan başını derde sokmayı alışkanlık haline getirmiş. Fareleri ve köpek yavrularını severken öldürmesi hatta daha fazlalarını da yapabilmesi (bu kadar büyük bir ipucunu anmaktan son anda kendimi alıyorum, kitabı okurken anlayacaksınız) onun kötü olduğunu göstermiyor. O öylesine masum hayallere sahip, tavşan dolu bir çiftliği var hayalinde ve onlara bakmak görevi sadece ona ait. Tarladan yonca toplayıp, tavşanları beslemek istiyor sadece ve onları sevmek durmaksızın, belki aralarında bile uyuyabilir geceleri.

    Lennie’nin hayallerine kendimi daha fazla kaptırmadan ve kitabı okunmaz hale getirmeden susuyorum. Kesinlikle okumanız gerektiğine inandığım bir kitap olduğunu da tekrar tekrar vurguluyorum. Kanat çırpmadan önce sizi yine hoş bir türkü ile baş başa bırakıyorum (aklıma nedense Aşık Veysel düşüverdi) 🙂

  • Yılanı Öldürseler, Yaşar Kemal

    Kaşlarını kaldırması işe yarasaydı köyün kocamışının ve Hasan dokunmasaydı anasına. Bütün köy inanmasaydı kendi yalanlarına, hayallerine, içlerinde yaşasalardı bütün heyecanı. Yada Esme bu kadar güzel olmasa mıydı; kendini düşman ettirecek kadar bütün köye. Halil kaçırmasaydı kızcağızı ve kıymasaydı namusuna. -Koca hikâye hiç yazılmamış olsaydı der gibisin karga!- Sanki öyle der gibiyim hatta daha da ötesi Hasan’ın uçurum kenarından düşüp ölmesini, başında uçuşan kartalları sevindirmesini dilerdim. -Tamam sakin ol efendi!-

    “Bu yazıya gözün değdiyse sevgili misafir, mantıklı cümleler olmayacaktır okuyacakların, bunu bilmelisin.” Der ve bu adam neden yedi yıl bekledi sorusuyla okumaya başladığım bir Yaşar Kemal öyküsünden bahsi açarım. Abbas gelip neden Halil Aga’yı öldürmek için yedi yıl bekledi diyerek ilk arayı verdim romanda. Olayların detayı için elbette okumaya devam etmek gerekiyordu ama bu soru üzerinde bir süre düşünüp bi şeyler oluşturmak zevkli bir uğraş oldu benim için. Fakat sonradan her bişiiiler (böyle yazıyorsak bi sebebi var)  farklı imiş. Hikayeyi külliyen anlatmış olmak istemesem de adamcağız meğersem hapisteymiş. Şimdi dersen ki Abbas kim, Halil’i neden öldürdü ve neden bekledi yedi yıl: Bütün bu soruların cevabını okumanızla bulabilirsiniz.

    Yaşar Kemal okumak ayrı bi dünya yaratmanıza sebep oluyor zihninizde: Küçümen Çukurova, koca bir dünyaya dönüşüveriyor. Çukurova’dan yola çıkıp geçmişteki Türkiye’yi anlıyorsunuz biraz ve sonra neden böyle olduğumuzu (Lafın bundan sonrası için kırmızı ışık yakıyoruz.).

    Yılanı Öldürseler, aile olgusunu ve dini hurafelerin ne kadar sıkıntılı noktalara ulaşabileceğini sorgulamaya sebep oldu bendenizde. Hortlar hikayeleri, kanı arkada kalma mevzusu, zebanilerin işkenceleri vs. Hele de kanı arkada kaldı diyerek bir adamın yeniden dünyaya gelmesi farklı hayvan suretlerinde, ölüp ölüp geri dönmesi, bir gün kedi, bir gün köpek olması, çekirge olması mesela, kurbağa olması… Halk içinde bunca şeyin dinin bir parçası olarak görülebiliyor olması, korku verici. Ayrıca, (evet, bunca psikolojik baskı, baskının ötesinde nasıl denir zorlama, dellendirme vs. olanca şeye rağmen) bir evladın annesini öldürmeye niyet etmesi bile ürkütücü bir düşünce idi. Neyse daha fazla geviş getirmek kargaya yakışmaz!

    Kitapta bir güzel şey daha var, Abidin Dino’nun çizimleri: Can katmış öyküye. Esme’yi anlatılan kadar güzel resmedilememiş olsa da varlığı oldukça güzeldi çizgilerinin (Ağrı Dağı Efsanesindeki çalışmalar daha çok hoşuma gitmişti ama).

    Gitmeden romanın Türkan Şoray’ın yönetip, başrolünde olduğu (Esme olmak bi ona yakışırdı zaten) bir Yeşilçam filmimiz de mevcut, tavsiye edelim ve dam üstünde çul serer diye diye kanat çırpıp bu yazıya bir nokta koyalım artık. -İyi edersin, az bi şey de hemen kaç zaten, cahillik akıyor sözlerinden! Bu gün iyice düşman kesildin bakıyorum da bize. Yok ondan değil de kırgınım sana. Neden mi o? Pek yer vermez oldun bana! Tamam söz, bir diğer sefere beraberiz. Valla mı? Valla.-

  • Fan Filmi Ve Shahrukh Khan

    Kötü ve iyinin hayli karıştığı bir film diyebilirim Fan için. Shahrukh Khan’ın bu vakte değin en sıradışı filmi ve belki de konu itibari ile diğerlerinden farkını korumaya daima devam edecek olan bir çalışma.

    Shahrukh Khan, iki karaktere can veriyor filmde: Aryan Khanna ve Gaurav Khanna. Aryan Khanna bi nevi Shahrukh Khan’ın hikâye versiyonu: Herkesin gönlünde taht kurmuş, yıldız  bir oyuncu. Gaurav ise onun olabilecek en büyük hayranı. Film sınırsız bir hayranlığın ucunun nerelere ulaşabileceğini anlatıyor. Belki de Shahrukh Khan filmde, beni bu kadar sevmeyin diye haykırıyor (Gereksiz bir tespit olduğunda sizinle hemfkirim.).

    Gaurav’ın hayatının yegane amacı Aryan Khanna ile beş dakikalığına dahi olsa konuşmak ve ona onu ne kadar sevdiğini anlatmak, belki ondan bir tanecik takdir sözü işitmek, sarılmak ona bir süreliğine dünyanın durduğuna şahit olabilmek, usanmadan aynı şarkıda dans etmek… Hayranlığın ötesinde bir noktada yaşıyor Gaurav ve bu onu çok daha uzak bir noktaya taşıyor. Bütün hayalleri yıkıldığı bir anda bütün hayranlığı önüne geçilmez bir nefrete dönüşüyor. Film konusuna rağmen etkileyici bir aksiyona sahip: Böylesi bir anlatımın ardından sanki durağan bir filmmiş gibi görünebilir fakat hiçte öyle bir gidişat yok. Her Hint filmi gibi yer yer komedi, yer yer romantizm, yer yer duygu patlaması ve bolca aksiyon elbette fazlasıyla var.

    Film hakkında ipucu veremeden duramadığımdan olsa gerek ki susmayı tercih ediyorum. Kısacası, film beklediğimden çok daha büyük güzellikteydi. Shahrukh Khan’ın arkasında bırakacağı unutulmaz filmlerden birisi olacağına kesin gözüyle bakabilirsiniz: Zaten bir röportajında böylesi bir söz söylemiş: “Çocuklarıma bırakacağım ilk beş başyapıttan ilki bu film.” Eğer bu film başyapıtlardan ilki ise Hindistan’da 1995’ten beridir vizyonda kalmaya devam eden Dilwale Dulhania Le Yayenge ve diğerleri nasıl filmlerdi. Merak ve heyecanla bekliyoruz efenim.

    Karakterlerin iç içe geçtiği, heyecan dolu bir hikaye, film içinde film… İnsanların kendi benliklerinden vazgeçerek bir ünlüyü -amiyane tabirle taparcasına- sevmelerini absürt bulsam da bu hususun psikolojik bir rahatsızlık olduğu gerçeğiyle hareket edince de konu olarak orijinal bir işe imza attıkları ortada. Filmi izlerken ne sevindim ne de üzüldüm, tek yaptığım şey SRK’un oyunculuğuna yeniden hayran kalmaktı. Her çekim günü dört saatlik bir makyajın ardından Gaurav karakterine bürünen Shahrukh Khan oyunculuğu diye de bir şey var dostlarım. Yaşlandı, filmleri eskisi gibi izlenmiyor -gerçek dünyada öyle dendiğini varsayarsak- diye bu adamın hakkını yemesin kimse. Fanlarına ince mesajlarla örülü, etkileyici bir hediye bıraktı.

    sinemalar.com sitesinde ebru09167 tarafından yapılmış, hoş bir yorumu
  • Cengiz Ünal İle Vokaliz Muhabbeti

    Cengiz Ünal ve Vokaliz

    Okuyacağınız bu röportaj, görünen kelimelerden çok daha fazlasını ifade etmektedir karganız için. Vokaliz’i veya onlara olan sevgimi anlatmaya gerek duymuyorum tekrardan. Bu blogun her yerinde onların seslerinin izleri var. Cengiz Ünal’a her bir kelimesi için, bu koskoca muhabbet için çokça teşekkür ederim. Bu arada, buraya tıklayarak onun blog sayfasına ulaşabilirsiniz. Haydi başlayalım 🙂

    Cengiz Ünal Röportajı

    Sorudan öte hâli arz etmektir ilk sözüm: Okuduğum her kitabın içinde bi’ yerlerde hiç kapanmayan bir müzik kutusunda akıyordu durmaksızın sesleriniz. Hikâyelerin kahramanları sanki müziğiniz ile bir bütündü zihnimde. Müzik hafifledikçe kahramanı bir hüzün bulutu sarmalardı veya duygusal bi’ sahne yaşanırdı o an. Ardından muhabbet bağına girerdi sesleriniz ve mutlu kelebekler uçardı hikâyede. Kitap okumadığım zamanlarda sizi dinlediğimde ise kitaplar ve kahramanları canlanırdı ansızın. Böylesi bir büyü nasıl meydana geldi? Asayı elinde tutanlar; sizler hangi rüya ile buluştunuz?

    Öncelikle bu bir hayalden de çok bir aşk hali. Senin kafanın içindeki kahramanların aynısı bizim de kafamızın içindeydi, biz sadece bu kahramanları insanlara nasıl anlatırız bunun formülünü bulduk o kadar. Başarı için sadece hayal kurmak yeterli olsaydı ben aslında astronot olmak istiyordum küçükken. Hayallerine ulaşacak kadar sabır, sadece sevdiğin bir işi yaparken oluşuyor. Sanırım astronot veya gökyüzü bilimciliği için yeterli sabrım yoktu 🙂 Ben üniversite yollarındaki direklerin hangi sesi çıkardığını merak edip o direklerle yıllar sonra Vokaliz grubunda beraber olacağım arkadaşım Tolga Gülen ile tınlamak için bir direk ve iki bariton için eserler yazıyordum. Pek normal değil ama hayalden ötesini anlatmak için uygun bir anekdottur. Yani bu biraz aşk hali anlican 🙂 Bir de meraklanmak ve tutkulu bir insan olmakla ilgili bence. Vokaliz grubunun bütün üyeleri tutkulu, meraklı bir parça kaçık hem de kendi alanlarında uzman insanlardı. Bu da Vokaliz grubunu enteresan ve kopyalanamaz bir niteliğe oturtmuştu.

    Belki de bu kargayı en fazla etkileyen şey seçtiğiniz parçalardır. Büyü ancak böylesi eserlerle tamamlanabilirdi ve Tanrı ancak böylesi bir büyüye göz yumabilirdi sadece. İkinci Bahar, Zor Dostum Zor, Muhabbet Bağı, Yalnızım Dostlarım, Selvi Boylum… Eserleri seçerken fonda hangi müzik çalıyordu? Seçimlerinizi etkileyen şeyler nelerdi?

    Her tür ve alanda akapella eserler vermek istedik çeşitliliğin sebebi bu. Çok enteresan bir nedeni yok. Sadece akapellayı mümkün olduğu kadar çeşitlemek ve mümkün olduğu kadar çok dinleyiciye ulaştırmaktı amacımız.

    Belki de haddim değil lakin sormak diliyorum: Nerelerdeydiniz bunca zamandır? Daha üçüncü dileğimizi bile gerçekleştirmeden kayboluverdiniz. Bakmadığım yer kalmadı. Ancak konuk olurken yakalayabildik birkaç televizyon programına. Eğer her albüm için dört yıl beklemeliysek geçen yılın albümünü hangi kurnaz tilki aşırdı?

    Sevgili karga, ben küçükken bir şeftali ağacımız vardı Antalya’daki evimizin bahçesinde. Kendi şahsına münhasır bir şeftaliydi işte. Bir sene meyve verir iki sene tık çıkmazdı sonraları 3 sene de üst üste güzel şeftalilerini yemişliğim var ama hiçbir zaman düzenli meyve vermedi. Dili olsa da anlatsa nedendi?
    Sana geçen gün dilimin ucuna gelen bir düşüncemi yazacağım. Bu da özlü sözler repertuarına girsin hadi altına imza da atayım.

    Yeni fikirler, şirketler veya buluşlar, herhangi bir coğrafyada yetişen bitkilere benzerler. Bulundukları iklim koşullarının el verdiği kadar, hangi bitki olduklarına göre, çekirdeğin niteliğine bağlı olarak ve kapasiteleri kadar büyüyebilirler. Ömürleri de bu şartlara bağlıdır.

    Cengiz Ünal

    Hasret biter mi? Geri döneceğinize dair dedikoduyu çıkartan kişiyi armağana mı boğmalı yoksa “Kaç yıl geçti aradan ayrı gayrı” diye türküler yakmaya devam mı edeceğiz?

    Evet grup çekirdekten (Cengiz Ünal ve Tolga Gülen) tekrar filizlenecek. Birkaç yıl içinde tekrar dinleyenlerimizin karşısında olmak istiyoruz. Çekirdek artık çok zorlu koşullara aşılandı ve hastalıkların ilacı dna’larımızda kodlu. Meyveleri ben de merak ediyorum ama hayal edebiliyorum. Sizleri yeni kahramanlarla buluşturacağız dostum.

    Kargaları sever misiniz?

    Saygı duyuyorum. Herhangi bir türün fanatiği değilim. Türcü değilim. Hamam böceğini kargadan daha az veya çok sevmem. Hayatta kalma mücadelelerini taktir ediyorum. Ama 2 sene önce yüksek bir katta geniş teraslı bir evim varken (Şimdi Heybeliada’dayım martıcı olduk 🙂 Her sabah kahvaltıma misafir olan cevizimi paylaştığım bir kargam vardı. Seviyeli hayvan 🙂 )

    Eğer bu röportajı beğendiysen belki blogumda paylaştığım diğer röportajları da okumak isteyebilirsin. Buraya tıklayarak röportajlarımın bulunduğu kategoriye gidebilirsin 🌾 Sağlıcakla…