meczup fanzin ikinci sayısında yer alan öykü Neslihan ERMAHİŞ‘e aittir.

“Dünyayı bağrında taşıyan Atlas’tan yükümü sırtlayıp gidecektim. Anlamları, salkım salkım akıyordu sindir- diğim ahların. Ne olduysa ya da hangi klişe ile yıkandı ise midem uyandım. Yastığımdaki sabun bahçesi uyandırmış olsa gerek, nefesim ciğerlerime bayram ettirmiş gibi. İnanmaktan selametli bir planla, kaçmak istemiştim ama olmamış. Ben, benden kurtulmaya yemin etmiştim, olmamış.” dedi uyanınca.
Uzun zamandır uyanmasını bekliyordu yanında Satı. Çelimsiz vücuduna, çökmüş gözlerine, zıt ve lüzumsuz gülümsemesiyle tanıyordu köylü onu. Dünyası, evinden ibaretti; pencere önünde 3 günde bir sulayıp yeşerttiği çiçekleriyle kapatıyordu yalnızlığını. Gençliği güzelliği tek bir fotoğraf karesindeydi. O da sarı siyah, tozlu bir serzenişten başka bir şey hatırlatmıyor. Öyle ki fotoğrafı, pencere kenarındaki divanın dışarıyı izleyen yerine, ahşap bir çerçeveye koymuş ve üzerine de ince işli bir dantel örtü vermişti. Tek hazinesi tek hatırası… Belki de tek savaşıydı. Divanın altında cilası pek eskimiş sehpası vardı. Çayı çorbası ilk onun üzerinde durur, ilk ona damlardı lezzeti. Her defasında cebinden kuş motifi işlemeli bir mendil çıkarır, tam sehpanın üzerindeki yemeği silmeye koyulurdu ki mendile kıyamaz, kaşları birleşir, gözleri dolar bir lokma dahi yiyemezdi. Duvarlar üzerine, çalmayan kapı başına yıkılırdı. Bir daha ve bir daha zaferi hiç olmayan, nefes savaşına yenik düşerdi. Bu çatı yalnızlığıydı. Bu merdivenlerin gıcırtısı davasıydı. Bu çeşme, tek misafir muhabbetiydi. Bu halı tek hikâyesi… Bu, bu, bu… Burası eşittir yarımlık, yalnızlık…

Kapısının önünde bir seher vakti bulduğu genç adam on gündür uyuyordu. Satı, bahtıyla savaş içinde kara kapana kısılmış bu hayatında ilk misafirini ağırlıyordu. Kerelerce inip çıktığı merdivenler, bahtının kısırlığında çürüse de misafirinin nefesi kuyudan güğümlerce suyu getirmesine yetmişti. Dağları delip Ferhat olmamıştı ama güzeldi birine can suyu olmak. “Ha gayret, Satı!” diyordu belki de kendine. O vakte kadar olmamıştık; lâl etse de fazladan bir kaşık daha yıkayıvermek şurasında, ha şurasında ceylanlar koşturmuş idi.

Güneş, misafirinin üzerine yorgan olsun diye perdeyi açtı Satı. Kanı taze bağ yapraklarıyla temizlenmiş, yanaklarına allık gelmişti; genç adamın. Gözlerine düşen sabah güneşiyle on gün sonra uyandı. Satı, ellerini nereye koyacağını bilmiyor, evvelden ezberlediği bu genç adamın yüzüne bakamıyordu. Kalbi bir çingene ayısı gibi. Gözler paslanmış kanca gibi sabit. Durdu… Bekledi… Misafirinin kim olduğunu öğrenmenin telaşı, korkusu belirdi yüzünde. Koca bir yırtıktan içeri girmiş gibi haylanıp minik bir kıvılcımla canını çıkaracak gibi “De uyan!” çıkıverdi ağzından. Genç adam tavanda, eskiliği adeta konuşan lâmbayı gördü. Köşelerde örümcek ağları… Yine tekrarladı genç adam: “Ben benden kurtulmaya, yemin etmiştim, olmamış.“ Satı bir şeyler yapmaya çalışıp, odada sadece çırpınan bir balık gibi dönüyordu. Adam: “Hey! Beni neden kurtardın? Kadın sağır mısın?” Satı durdu, kaşları kalktı, perdeleri kapatıp odadan hızla çıkıverdi. Hemen sonra odaya elinde bir tüfek ve bir bardak suyla döndü. “Belli intihar etmişsin şeytan evladı! Ben seni ne demeye suladım cana getirdim. De şimdi bana kurşun mu, su mu?’’ Genç adam doğruldu, gözleri tüfek deliğine sabit… Sanki yatağa mıhlandı. Satı’nın cesareti kirpiklerinden akıyor, kan ter içinde, genç adamın ırmak yeşili gözlerinden, ölüm ile yaşam arasında bir cevap bekliyordu. Genç adam ayaklarını yorganın altından çıkardı ve güçlükle ayağa kalktı; başını kaldırdı, kaşlarının keskin detayları kaskatı bakışıyla birleşti ve… “Adım, bir güç savaşında ayaklar altında ezildi. Bağrım, şeref kadehlerinde içildi. Sesim, yıkık taşlar altında sustu. Ben sadece ölmek istedim. Göğsümü dolduran hırs, zırlayan veletler gibi. Bitli bir it gibi kaşınıyor ruhum, ben sadece ölmek istedim! Neden parlak bir kuş yaptın beni, neden ölüme terketmedin?” Satı, bir mucizeyi aralar gibi dağılmış; ama ağır hareketlerle indirdi tüfeğini. Sanki uzunca süreler aksattığı, ertelediği bir savaş haritasını çizer gibi oturduğu yerde parmağıyla halının çiçeklerini dolaşıyordu. Dudaklarından çelimsiz bir cümle çıkıverdi. “Gelecek ve hiç gitmeyecekti. Bekledimdi…”

KARGANIN SESİ MEKTUP OLUP SANA GELSİN İSTER MİSİN? :)

Bunları da Sevebilirsin :)

YORUMSUZ BIRAKMA ^^

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.