Çamurluydu ayakkabıları, insanların yüzüne bakmaya utanıyordu: kendisinden çok sahibindendi utancı: günlerdir kendinde değildi, yüzünü dahi yıkamıyordu ki herif, onu temizlemeyi akledebilsin. Dertliydi; sırtında o kadar ağır bir hüzün taşıyordu ki, bunu cansız haliyle hissedebiliyordu. Olsun, her şeye rağmen biraz temizlenebilir ve kendisini de silebilir, üzerindeki çamurlardan onu azat edebilirdi.

Baba yadigârı, siyahlı grili çizgilerle desenli, ahı gitmiş vahı kalmış bir ceketti sırtındaki. Ne siyahı siyahtı artık, ne de grisi gri: vefat eden babayla gömülüp gitmeyi yeğliyordu şu zamanları görmektense. Her bir yanındaki yırtıklar öylesine acıtıyordu ki canını: zaten var olanlar yetmezmiş gibi Allah’ın her günü yeni bir tanesi daha ekleniyordu. Herifin hanımı da -nasıl bi ev hanımıysa artık (!)- eskisi gibi söküklerini tamir etmiyordu günlerdir. Bağırsa ayıp olacak ve belki de kendisine acıdıkları için onu tamir edeceklerdi ama acınmak ihtimali onur kırıcıydı.

Gömlek ve pantolon ise sadece sustular günlere. Ne de olsa herifin hüznünü tenlerinden hissediyor ve onun yerinde olmadıkları için her şeye rağmen mutlu olabiliyorlardı.

– Beyim, nasıl rastlayamazsınız izine? Kaç gün oldu perişanız evde. Gayrı oraya ev denir mi bilinmez: dört duvar ve bi tavandan başka bi şey değil: zindan gibim, kafes gibim beyim! Ne olur bulun onu.

Amirin gerginliği yüzünün her bir hattından belliydi. İçinde daima susturmayı başardığı acılı amigo çılgına dönmüştü. Koca amir, zayıflık gösteremez: karşısındaki adam gibi ağlayıp sızlayamazdı: sonra ne derdi himayesindeki polisler: dalgaya almazlar mıydı: koca amir ağladı lan bi köylünün karşısında! Odadaki iki memur, amirin işaretiyle koluna girip dışarı çıkarttılar adamı: evine gitmesini ve tekrar gelmemesini, bi gelişme olunca kendilerinin zaten geleceğini söyleyip, içeri döndüler. Adam, karakol kapısının karşısındaki banka oturdu: başını yere eğdi: gözleri toprağı; saf ve huzur verici olanı izliyordu. Günlerce şehrin her köşesine; çiçeklerine, pisliklerine, ara sokaklarına, çıkmaz sokaklarına, afili sokaklarına, hastanelerine ve vahi viranelerine şahitlik etmişti. Yorgundu: uykusuzdu günlerce: kepenklerini indirmek, iflas bayrağını çekmek hatta bakana yazar kasa fırlatmak dahi istiyordu. Ansızın seyrettiği kuru toprak canlandı: tohumlar berildi üzerinde: kendisini çağıran bi ses duydu adam ve kaldırdı başını. Tarlanın sonuna; uçurum kenarına vardı: Süleyman’ın yanına oturdu: babasının adını, adı gibi tebessümünü de yaşatan oğlunun; oğulcağzının yanıbaşına. Süleyman, parmağıyla karşı köyü işaret etti adama ve gözlerinin içine baktı.
– Baba! (Anlık bi sessizlik çöktü tarlaya: bi kelebek son nefesini tüketti ve cansız bedeni yaprak misalince uçurumdan aşağıya doğru süzüldü.) Ordan daha ötede köyler, evler var mı?
– Var ya oğulcağzım, olmaz mı. Koca koca şehirler, o şehirlerde kocaman evler var. (Toprak Apartmanı 24 numaralı evde yedi yaşındaki kız, artık büyüdüğünü söyleyerek ninesinin titrek elleriyle diktiği bez bebeği camdan aşağıya fırlattı.)
– Minareden de büyükler midir?
– Evet, çok daha büyükler.

Gözleri parıldıyordu Süleyman’ın. Kafasında delicesine dönen hayallerine ulaşma arzusu katlandıkça katlanıyordu. Birden uçurumdan aşağı atladı Süleyman. Dipteki sert kayalıklara çarpacakken kanatlanıverdi: uçuyordu: sırtındaki kartal kanatları ile o koca şehre varıyordu. Ağa oğlunun -ki köyde her çocuk gıcık giderdi ona- ballandıra ballandıra anlattığı denize varıyor: nasıl olduğundan hiç emin olmadığı o denizin üstünde yüzen koca demir parçasına; vapura biniyor: balıkları ve martıları izliyordu. Herifin gözleri, uzaklara; oğulcağzının uçtuğu ötelere kilitlendi kaldı dakikalarca. Karakol kapısında nöbet tutan polis, sinir oldu üzerindeki gözlerden.
– Defol git lan şurdan! Asabımı bozma daha fazla, elimden bi kaza çıkacak!

“Bugün yine geldi.”

– Kim geldi, neden geldi, neler oluyor hem?
– Bi şey olduğu yok sevgili ilahi bakış! Hikâyenin devamına kanunun bana veremediği yetkilere değil, gönlümün feryadına dayanarak kendi cümlelerimi koyuyorum. Bunu hak edebilecek kadar sıkıntı çektim.
– Haklısınız. Peki, buyurun amirim!

“Bugün yine geldi. Üstü başı perişan haldeydi. Sanırım ilk geldiği günde de aynı kıyafetlerleydi. Gözlerinin altı bi kat daha şişmiş, ilk günden beri uyumadığına yemin edebilirim: şuncacık günde erimiş gitmiş adamcağız. Kim bilir hanımı ne hâldedir şimdi? Bu kadar zorlanmamıştım: bu kadar ağır bir yük hissetmemiştim omuzlarımda. Ama elimden geleni yaptığım hâlde neden bu sıkıntıdan kurtulamıyorum. İlk günden beri şehrin bakılmadık bir köşesini bırakmamama rağmen neden bunca uykusuzluk. Anlam veremiyorum kendime. … Ah ulan kerata! Hele bi bulalım seni ya da çık gel neredeysen! Ben çaresiz kaldım!” (33 Mart 2015/Çarşamba)

*enfa edebiyat üçüncü sayısında yayımlanmıştır. ayrıca kapak resmi minnie valero'a aittir.

Bunları da Sevebilirsin :)

YORUMSUZ BIRAKMA ^^