Geçtiğimiz günlerde bir haber çıktı karşıma. Sivaslı bir sobacıdan bahsediyordu: Şaşkınlıkla okudum haberi ve sonrasında haberin videosunu bulup heyecanla izledim.  Geçmişim, heyecanlarım ve dahası canlandı gözlerimde: Yakın arkadaşım, can dostum, güzel insan Eyüp Aktuğ ile beraber Nun Edebiyat Dergimiz için Sivas’ın esnafları ile röportaj yapmaya niyetlenip araya taraya bulduğumuz bir güzel insan vardı: Sobacı Kadir Emmi. Haber onunla ilgiliydi ve  canayakın cevaplarıyla 4 yıl sonra yeniden karşımdaydı. Araya giren onca zamana rağmen mesleğine hâlâ devam etmesine ve böylesi bir haberle onure edilmesine çok sevindim. Bu arada haberi yapanların bizim röportajı okuduğundan kesin eminim çünkü sorularımız hep aynıydı neredeyse 🙂

Onunla o gün yaptığımız güzelim muhabbeti aradım gün boyu ve ses kayıtlarıyla birlikte fotoğraflarını ve muhabbetin yazıya aktarılmış halini buldum. Haber ve videosu bizim röportajımızın kısa özeti mahiyetinde de olsa eminim röportajı okumak için ayırdığın vakitten pişman olmayacaksın. Dilersen direk ses kaydını da dinleyebilirsin tabi 🙂

yıl ikibinondört, yer sivas

Yola çıkmaktaki amacımız, kurgunun ötesinde yaşanmışlıklar üzerine kurulu hikâyelere şahit olabilmekti. Sivas’ın en eski esnaflarının olduğu birkaç çarşıyı dolaştıktan sonra kendimizi eski bir pasajda bulduk. Pasaj içinde sadece iki iş yeri vardı; anahtarcı ve sobacı. İlk önce Anahtarcı Celal Dayı ile muhabbet edelim istedik ancak dişlerinden rahatsız olduğunu ve konuşmakta zorlandığını söyledi ve bizim için çocukluk arkadaşı olan Sobacı Kadir Emmi’yi çağırdı. İş yerinde değildi Kadir Emmi, kendisini ziyaret etmeye gelenler olduğunu öğrenince çıktı geldi on dakikada. Ayaküstü tanışıp, ziyaret sebebimizi anlattık. İlk başta naza çekse de kendisini, sonradan kabul etti ve dükkanına buyur etti bizi.

Sobacı Kadir Ki… Mütevazı ve küçücük bir dükkan burası. Yerler kesilmiş sac parçalarıyla dolu ve eski bir kasetli radyodan şarkı sesi yükseliyor. Kullandığı alet edevat ilk işe başladığı günlerden kalma. Daha sonra teker teker aldığı fiyatlarını dahi söylediği yapım makineleri sapasağlam durmakta ve sahibine hizmet etmekte. Duvarında asılı olan alet tahtasının üst ortasında, gençliğinden kalma belki de tek resmi asılı. Birkaç kez gösterdi bize onu ve gençliğinden bahis açtı.

Kadir Emmi, yedi yaşında babasını, sekiz yaşında da annesini kaybetmiş. Babasının vefatından sonra sanayide Sobacı Adem Çelebi’nin yanına vermişler ve 13 yıl onun yanında çalışmış. Öksüzdür ve yakınlarından pek hayır göremez. Hatta amcaları çoğu zaman haftalığına el koyar, döverlermiş. O da sırf bunlardan kurtulmak için çalıştığı dükkanda yatıp kalkmaya başlamış. Ne üstünde doğru düzgün giyecek kıyafeti ve ne de sağlam bir ayakkabısı varmış. İlkokul üçüncü sınıfta nihayete eren okul hayatı da işte bu kılık kıyafeti yüzünden son bulmuş. Adını muhabbetle andığı hocası Mustafa Er…k, bir gün okul girişinde kıyafetinden dolayı Kadir Emmi’ye öyle bir tokat atar ki, Kadir Emmi bir daha okula gitmez olur. Neyse efendim, biz daha fazla muhabbetin heyecanını kaçırmadan, sözü Sobacı Kadir Emmi’ye bırakalım artık, değil mi;

– Çocukluk yıllarınızı, gençliğinizi ve yaşadığınız çevreyi anlatabilir misiniz?

Çocukluk yıllarımı ben pek düzenli yaşamadım ki. O zamanlar ayağımıza bi ayakkabı almazlardı. Haftalık iki buçuk liraya çalışırdım o zamanın parasıyla, kağıt iki buçuk liralar vardı. Öyle böyle derken 17 yaşına geldim. Çalıştığım yerin arka tarafında bir demirci vardı. Onun kızı da benim okul arkadaşımdı. Dükkanda yattığımı ustam Âdem Çelebi görmüş,“La Kadir!” dedi, “Niye burda yatıyon?” dedi. Öksüz olduğumu da bilmiyormuş. “Seni everek” dedi, “Ever, yalnız benim bi okul arkadaşım var, demircinin kızı..” dedim. Gittik kızı istemeye ama öksüzüm diye bana kızı vermedi rahmetlik kaynatam. Dedim ki; “Vermezsen verme, alır kaçırırım yav!”. Kös tava vardı bilir misiniz, kös tavayla beni oradan bi kovaladı, bi kaçtım ki sormayın. Ondan sonra sabah oldu, dükkâna geldik, ustam olan biteni sordu, anlattım, vermediler dedim. “Ben yarın dünür gideyim.” dedi.

Ustam, kendi ailesiyle yanına beni de aldı, demircinin evine vardık. Allah‟ın emri ilen kızı bana istedi. Onlar yine öksüzüm diye bana kızı vermek istemeyince ben yine dayanamayıp “Vermezsen kaçırırım la!” diye bağırıverdim o kadar kişinin önünde. Öyle böyle derken, Allah’ta yazmış, aldım, 41 senedir de aynı evde yaşıyoruz. Evlendikten sonra dükkân açmaya yeltendim. Yeltendim yeltenmesine ama dükkân yok ortalarda.

(Aldığı iş makineleri hâlâ aynı duruyorlardı ve teker teker aldığı fiyatlarla tanıttı bize makinelerini.)

7879 yıllarıydı işte, aldığım makineler yaklaşık 135 lira tuttuydu. Kılavuz tarafında bi dükkân tuttuk ustamın yardımıyla. Aylık 6 lira mı ne kirası vardı. Ustam iki de sac getirip dükkânıma koydu biliyon mu, yapayım diye. İki derken dört oldu, dört derken artırdık artırdık derken bir tane ev aldım o arada. Bu arada da üç dört tane çocuk oldu. O dükkânı yıktılardı, oradan başka yere, ondan sonra da son olarak buraya geldik komşumun vesilesi ile. Şuan emekli oldum ama hâlâ devam ediyorum.

– O zamanlardan kalma, zihninizin bi köşesine yer edinmiş bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Unutamadığım anı şu; biz yemek yerdik, amcam benim kafama fazla yemek yiyorsun diye kaşıkla vururdu. Benim babamın gözleri kör idi âmâ idi. Ama babam eşek ile höllük satarmış evin nafakası için, eşeğin üzerinde de ben otururmuşum hep.

O zaman Mehmet Varinli diye bir vali varmış. Babam için, bu adam dilenmiyor da höllük satıyor, ailesini geçindiriyor diye babama bir ev yaptırıp teslim etmiş. Babam da ölüyor, annem de varıp gidiyor, amcam hile hurda ile o evi kendi üzerine alıveriyor. Bende o zamanlar dükkanda yatıp kalkıyorum. Beni arıyorlar, bulamıyorlar tabi. Amcam da benim arkam sıra haber gönderiyor ki gelsin helalleşelim diye. (Acı bir tebessüm oluştu yüzünde sonra uzaklaştı konudan, canı sıkıldı biraz… Bizde konuyu değiştirelim istedik.)

– Gençliğinizde nasıl birisiydiniz?

O zamanlar hem çalışırdım hem de tekvandoya giderdim. Şu bacağımı kafama bile vururdum. Bir gün bacada oluk takıyorum, öğlen oldu sıcağı beynimize vurunca tepemin üstüne yere düştüm. Burnum kırıktır, belim kırıldı, beş sene yattım. Şimdi ne eğilebiliyorum ne de doğrulabiliyorum doğru düzgün. Ama işte gözü karaydım, adama bir kez vurdum mu ikiciye gerek kalmazdı.

– Yedi yaşında sobacılığa başladınız ve o zamandan beri bir fiil bu işte devam ettiniz…

Evet, ilk zamanlarda biz saat on ikilere, birlere kadar çalışıyorduk. Bana iki buçuk lira haftalık verirdi ustam, ayriyeten de iki lira ek ücret verirdi geç zamana kadar çalışıyoruz diye. Şimdi, o esas dünyada, biz yalan dünyadayız.

İki buçuk lirayı aldım mı, hele bi pazar günü oldu mu… (Yüzünde belirgin bir tebessüm ve heyecanla devam etti.) Sivas’ta 11-12 tane sinema vardı, hemen hemen hepsine giderdim. Sinemanın en pahalısı 25 kuruştu o zamanlarda. Bu arada askere gittim geldim, ustam dedi ki gel yanımızda çalış diye. Ustam, askerden geldiğimde haftalığımı 35 lira etti ama ben 50 lira verirsen çalışırım yoksa çalışmam yanında diye inat ettim. “Yok, elli lira çok” dedi. “İster ver, ister verme, çalışmıyorum daha.” dedim. Ondan sonra sac sökmeye falan götürmeye başladılar beni. 50 lira yövmiye veriyorlardı bana. Şimdi 50 lirayı alıyorum, götürüyorum 40 lirasına eve veriyorum bizim hanıma. Ben bizim hanıma hükümet derim, “Al hükümet!” diyorum, “Kırk lira sana, on lira da bana.” On liranın üç lirası sigara param, 125 kuruşa düremeç yaptırırdım günlük, yerdim işte. Bizim hükümet de artan paraya bilezik yaparmış kollarına.

İşte o sıralar bizim ev de satılığa çıkmış. Ev sahibim Denizli‟de öğretmenlik yapıyormuş. Yanıma geldi bir gün, “Ben ev sahibinim.” dedi, tanımayıp gönderdim onu. Ne biliyim ben, biz kirayı bankaya yatırırdık hep, görmedim ki hiç adamı. Evi alacağım diye hükümetten bileziklerini istedim, inanmayıp vermedi. Bende zorla alınca aramız bi kötü oldu ki sorma. Ardından bilezikleri bozdurmaya gidince ev sahibi de eve gelmiş, evi verecektik, nerede falan diye sorunca hanım bana inandı. İşte efendim, evi aldık, geri dönüyoruz, ev sahibi sordu paran var mı diye. Bende kalmadı deyince yüz lira tutuşturdular elime, bende gittim hanıma bir bilezik aldımdı.

– Sizin zamanınızda Sivas nasıl bir yerdi?

Bizim zamanımızda Sivas’ta öyle bir insanlık vardı ki biliyon mu, kimin yanına gitsen her şeyini yapardı. Şimdi bi şey istesen dileniyor derler, diyorlar da nitekim. Artık, cebinde kaç liran var, farz edelim ki 400 lira, ben 400 liralık adamım. Üç liran varsa üç liralık, on liran varsa on liralık adamsın, bu devir böyle. Bir gün hocaya gittim, üçüncü sınıftan beni beşinci sınıfa geçirdi. Hani bana tokat atan hoca vardı ya, o işte, iri yarı heybetli bi adamdı. Çalıştığım yerden beni aldı kolumdan tutup, gel diplomanı vereyim, diploması olmayana hamallık da yaptırmazlar artık dedi bana.

– Günümüz Sivas’ında sizi en fazla rahatsız eden şey nedir Kadir Emmi?

Birbirini istememezlik çok oluyor. Biz elhamdülillah din kardeşiyiz. Öbürü alevi idi şeydi, öyle bi şey yok ya. O da Âdem’den gelme, sen de ben de hepimiz Âdem’in zürriyetinden gelmeyiz. Öyle değil mi? (Duvarda asılı Bakara ve Fatiha suresinin bulunduğu tabloyu göstererek) Şu Kur‟an-ı Kerim‟in şeyi senin de evinde var asılı benim de evimde var. Bu ayrımcılık çok var maalesef.

– Hiç kitap okur muydunuz? Aklınızda kalan bir şeyler var mı okuduğunuz kitaplardan?

İnce Memed diye tarihi kitaplar vardı. Dövüşlü kavgalı kitaplardı, onları okurdum işte. Kızı sever alamazdı, tüfek sırtında gezerdi, o vardı işte bi tek.

İşte böyleydi Sobacı Kadir Emmi’nin hikâyesi… Kah güldük, kah hüzünlendik onunla. Oturup bi çay içemesek de içimizde kaç demlik demlendi muhabbetten. Daha nice anılar uçuştu havada ve nice ağır nasihat bindi sırtımıza.

KARGANIN SESİ MEKTUP OLUP SANA GELSİN İSTER MİSİN? :)

Bunları da Sevebilirsin :)

YORUMSUZ BIRAKMA ^^

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.