Yazar, yeni bir hikâye yazabilmek ümidiyle gittiği çay salonunda, radyodan yükselen “Yaşamaya Geldim” türküsü eşliğinde iki çay söylemişti. Elinde dolma kalemi ki bu kalemle daha iyi yazdığı iddiasındadır daima, önünde kâğıt, ikinci çayın sahibini; yeni hikâyesini bekliyordu. Bu esnada dünya hâlâ itinayla dönüyordu;

Yeni gelinin duvağını açıyordu toy damat. Kurbağa yavrusu, ilk sineğini yakalamış, karasinek, altıncı yavrusunu da yitirmişti. Leylek hanım, güneye göç etmek, başka bir yerde bir delikanlı da ilk görev yeri olan bilmem ne adında bir köyün yolculuğu için valizini hazırlıyordu. Muhtar Emmi, dört yıl aradan sonra köylerine gelecek olan ilk öğretmen şerefine verecekleri şenliği planlıyordu köyün yaşlılarıyla birlikte. Paçalı güvercin, ilk taklasını atmış, çocuk güvercinine takla atmayı öğretmiş olmanın mutluluğu ile zıplarken damdan düşmüş, kolunu kırmıştı. Bir doktor ilk ameliyatına giriyor olmanın heyecanıyla durmaksızın terliyor, hemşire küfürler ederek doktorun alnını siliyordu. Baba, ameliyata giren kızının derdine dayanamayıp gözyaşlarını adak adıyordu yaradanına. Mecnun, işte tam da bu anda doğuyordu yeniden. Ancak, yeniden doğmak için yanlış bir asırda olduğunu anlamış olacak ki, aldığı ilk nefesiyle son nefesinin arasında ancak bir “Leyla!” demelik süre vardı diyor görenler. Bir âşık, kahvehanede, başköşede kendisi için ayrılan tabureye oturmuş, elinde sazı, iki yıl önce kaybettiği eşine türküler yakıyor, aynı anda izbe sokağın sonundaki meyhanede bir fahişenin sesi yankılanıyordu; “Yeter artık!”

Yazar hikâyesini beklerken ümitsizce, bunca ahvâle dönüyordu dünya. Hatta yanı başında çay içen küçük bir çocuk vardı mesela. Yanakları al aldı ve elleri soğuktan buz tutmuştu. Çaycı tanır severdi bu keratayı. Kimi kimsesi yoktu keratanın ama çok büyük hayalleri vardı. Günün birinde öğretmen olacak, para kazanacak, kimsesiz çocuklara yardım edecekti. Nerde yatardı ki acaba geceleri, ne yer ne içerdi? Okula gidiyor muydu, ödevlerini düzenli yapıyor, öğretmenlerince seviliyor muydu? Belki aşklanmıştı sınıfından bir kıza, ama yüzünü kaldırıp bir bakamıyordu bile ona… Anlayacağınız yazarın yanı başında büyük bir hikâye oturuyordu. Kalem yazarın körlüğüne dayanamayıp feryat etti, “Hadi be ihtiyar! İkinci çayın sahibi geldi. Gör artık onu ve çayını ver. Bak! Buz tutmuş elleri, ısıt avuçlarının arasında. Titreyen vücudunu koynuna sar. Hadi be ihtiyar…” Olmadı, göremedi. Oracıkta büyük bir hikâye başladı ve bitti. O ise bütün her şeyden bihaber, bir türlü gelmediği için kızdığı hikâyenin soğumuş çayını tek dikişte içti ve kalemi kâğıdı arkasında bırakıp çıktı çay ocağından.

Bir çocuk, ısınmak ümidiyle girdiği çay salonunda radyodan yükselen “Yaşamaya Geldim” türküsü eşliğinde, masanın üzerinde ağlayan bir kalem ve kâğıt buldu. Neden ağladıklarını sordu “Biz sahibimiz olmadan ne işe yararız, çöp olur gideriz ancak, ona ağlıyoruz.”. Çocuk gülümsedi ve “Ben” dedi, “Dost olabilir miyim sizlere?”. Kalemi aldı ve yazmaya başladı kelimeleri; soğuk kış gecelerini ve yanan sobaları yazdı. Ölen anne babasını, yaşadığı evi, okulunu ve satamadığı mendilleri yazdı. Sonra insanları anlattı; güler yüzlüleri, hüzünlü olanları, ağlayanları, yüzüne bakmadan gelip geçenleri ve başını okşayanları anlattı birer birer. Çocuk yazdıkça yazdı… Ne kalem böyle bir hikâyeye şahit olmuş ne de kâğıt kendisine yüklenen kelimeleri kaldırabilmişti. Radyodan yeni bir şarkının sesleri yükseliyordu ve dünya hâlâ itinayla dönüyordu.

Bunları da Sevebilirsin :)

4 Comments

  1. Kerim Potuk

    9 Eylül 2014 at 23:57

    Rıdwan’a sevgiler. Güzel bir hikaye olmuş 🙂

    1. ubeydullah

      10 Eylül 2014 at 01:33

      teşekkürler abi, sağolasın 🙂

  2. Alper Sağlam

    8 Eylül 2016 at 02:55

    Ridwana benden de sevgiler, yazinizi cok begendim ubedullah dostum..

    1. ADAMKARGA

      11 Eylül 2016 at 20:07

      varolasın kardeşlik 🙂
      sevgiler karşılıklı..

YORUMSUZ BIRAKMA ^^