Bizim oralarda en hafif tabirle deli mi dürttü seni derler. Yazın bunca sıcağına rağmen önce Sivas, sonra Tokat ve Eskişehir’in ardından şimdi de Ankara’daydım. İlk cümlem şu olmalı: Ankara, içinde yaşayan muhabbetli bir dostunuz varsa güzel. Eğer böyle bir şansa sahip değilseniz, Anıtkabir ziyaretiyle bitmesi gereken bir gezidesiniz demektir.

Hızlı tren ile vardığınızda karşınızda Ulus Parkını buluyorsunuz. Fakat Eskişehir yolu öncesi zaten gezmiş görmüştüm. Garın önünde çantalarımı önüme koyup gözlerimi kapattım ve gelecek olanı beklemeye koyuldum. Varolsun, geç olsa da gelişi, gözleri ona açmak hoş bir duyguydu. Deniz; Ankara’yı güzel kılan dost.

İstanbul’da bir kere metroya binmişliğim vardı ama hayli zaman önce olduğundan unutmuşum o kalabalığı ve gereksizliği. Ücretsiz olması ayrı bir hareketlilik katmış metroya. Bu yüzden geriye kalan hayli yolu tamamen yürüyerek gittik. Bir hikâye vardır: Umarım atalarınızdan bu hikâyeyi dinleyebilme şansına erişenlerdensinizdir bendeniz gibi. Bir kısmında şöyle bir muhabbet yaşanır hikâyede: Birbirini tanımayan iki kişi yoldaş olurlar. Birinci adam gezmektedir (gezmesinin amacı hikâyenin öncesinde saklı). İkinci adam ise onu kendi köyüne davet eder ve böyle başlar bizim için mühim olan kısım. Birkaç muhabbetin ardından hayli dik ve uzun bir yokuşun başına varırlar. İkinci adam, burayı çıkmanın zorluğundan ve sıkıntısından bahseder. Gezginimiz ise, yarısına kadar sen beni taşırsın, yarısından sonra ben seni deyiverir. İkinci adam anlam veremez bu söze ve yorum yapmaya çekinir, deli beller gezgini. Sözün manası hikâyenin ilerisinde meydana çıkar: Yol ne kadar uzun olursa olsun yada zor, bir kısmında sen bir şeyler anlatırsın, diğer kısmında da ben, geçer gider bütün yol… Kasıt, muhabbettir. Muhabbet varsa, tüm zorluklar kolaylaşır. Öğüt değil amacım ve gezi anlatmam gerek farkındayım: Hatırlayınca bahsetmeden edemedim işte (ah şu koca gagam!).

Şu meşhur Kızılay Meydanını ve birkaç benzerini görüp yürüdükten sonra Deniz’in mahallesine vardık. Şans o ki, Anıtkabir manzaralı evleri. Vakit geç olduğu için içeri giremesek de dışarıdan seyretmek yetti. Asıl güzel olan ise Deniz’in evine misafir olup, ailesi ile tanışmak ve annesinin elinden yemek yiyebilmek oldu. Çok mu özel olur bilemiyorum ama annesi, bendenizi gördüğünü söyledi rüyasında: Evine gelen tanımadığı bir misafir görmüş, misafir seccade istemiş ama bir türlü kendi seccadesini bulamamış. Ardından bambaşka bir seccade bulmuş ve vermiş misafirine. Karganız, eve gelip akşam ibadeti için seccade isteyince şaşırdı kaldı ve anlattı rüyasını. Şaşırmaktan öte sevindim onun bu muhabbetine. Ankara işte böylece güzel oldu hatta güzelden de öte.

Deniz ve kardeşi ile yine çıktık yollara, bir güzel insan daha katıldı aramıza: Bir çay, bir çay daha ve yine bi… Sindirella’nın büyüsü bozulmadan varmam gereken öğretmenvine yürüyerek tam vaktinde vardık ve onca yorgunlukla uykuya daldım. Plan şuydu ertesi gün için; saat on gibi tekrar buluşup muhabbet edicek ve saat iki gibi trene binip Konya’ya geçecektim. Erken uyanmak kafama nasıl kazındıysa, saat ikide uyumama rağmen beş buçuk gibi uyanıverdim. Uyku tutmadı, boş boş bakındım Ankara’ya öğretmenevinin balkonundan.

Deniz yani Ankara’yı güzel kılan uyanamadı. Korkum onu görmeden gitmekti sadece ama son yarım saat muhabbet etme şansımız oldu yine. Ankara büyük şehir: Her bir yanı yorucu ve zaman istiyor. Yo, hayır: Yapamaz karga böyle bir yerde. Ama geri dönmek için bir bahanem olabilmesi de güzel.

Şuan yine başka bir yoldayım. Yolun sonu Konya’ya varıyor. Orada iki dostu var Adamkarganızın. Oradan da yazarım en kısa zamanda. O vakte kadar hoşça bakın kendinize ve lütfen yazın sonunda keşke demeyecek şekilde yaşayın kendi imkanlarınızca. Karganın çok kuruşluğu yoktur ama yollar her zaman madden insafsız olmuyor. Yorgunum sadece, çok yorgunum ama bitsin istemiyorum bu deli dürtmesi!

Başlığın cevabı belliydi en başından beri: Ankara değil, dost ve muhabbet 😉

Bunları da Sevebilirsin :)

5 Comments

  1. Faruk Yaman

    26 Temmuz 2016 at 18:06

    Konya’da öğrencilik yıllarım geçiyor Ankara’da da ikamet ediyorum.. İki şehrin de beni ayrı ayrı ruh haline soktuğu da bir gerçektir. Güzel bir gezi olmuş gibi anlaşılan selametle! 🙂

    1. ADAMKARGA

      27 Temmuz 2016 at 12:02

      Varolasınız, hayli hoş bir yolculuk oluyor bendeniz için. Konya apayrı bi tat verdi bana, umarım tekrar gelebilmek şansım olur 🙂

  2. IBRA

    13 Ağustos 2016 at 15:07

    “Ankara, içinde yaşayan muhabbetli bir dostunuz varsa güzel.”
    O kadar güzel bir cümle ki, 18 yıldır neden Ankara’dan nefret ettiğimi çözmüş bulunmaktayım. Çok yorucu, gri renk ve türevlerinden geçilmeyen, binbir türlü insan barındıran enteresan bir şehir.
    Boşuna da Gri Şehir denilmiyor 🙂 Ha’ son olarak, her zaman Anıtkabir’e bakan bir evim olsun istemişimdir, arkadaşın Deniz(ismi çok manidar geldi) bu yüzden çok şanslıymış, her akşam dertleşebileceği büyük bir insan var karşısında.
    Bu güzel yazı için eline sağlık Kargacım.

  3. pelinay

    9 Eylül 2016 at 21:00

    Ankara ile üniversite zamanlarında tanıştım. Benim için memleketin tek sıkıntısı ağır korna sesleri. Memur kenti olmasına bağlıyorum. Herkes ben statü sahibiyim daaatt! Hayır ben daha iyi yerde çalışıyorum daaat! kafasında. Ancak ne olursa olsun bence yaşanacak şehir. İş dolayısıyla hala gidip gelme fırsatı buluyorum. Ancak eski tadı alamıyorum.
    Ne güzel demişler; Ankara’da ya okunur, ya da aşık olunur. Biz ilkini yaptık diğerleri tat vermiyor. 🙂

    1. ADAMKARGA

      11 Eylül 2016 at 20:07

      beni halen tek cezbeden yanı, güzel bir dostun orada yaşıyor olması.
      okuduğu şehir insan için apayrı bir yere sahip: benim içinde sivas aynı etkiyi yaratıyor; okunacak şehir diyorum, sonra belki de yaşanabilir bir yer olarak kalabilir zihnimde ama olmuyor, çekip gidiyorsun başka yerlere 🙂
      teşekkür ederim hoş yorumunuz için ^^

YORUMSUZ BIRAKMA ^^