Kahvaltı Sonrası Yazıları!

Category archive

OKUYAN KARGA

SOKRATES’İN SAVUNMASI

YER: OKUYAN KARGA YAZAN:
sokratesin-savunmasi

Buralar hep dutluktu muhabbetine dalmadan evvel, kayıp balık bulunamasa da kayıp karga ortaya çıkıp tekrardan gak!lamaya karar verdi. Gak!larla dolu bir yeni yılda yazısız kalmak da neymiş? İşte bu yazı bir karga savunmasıdır.. Yok, o bu yazıda değil, belki başka bir yazıda olur ama bu yazı karganın değil Sokrates Beyamcanın savunması üzerine olmalı.

Okuduğum ilk felsefe üzerine kitaptı, tabi üniversite ve lise dönemlerinde ders ve ödev niyetine okuduklarımı saymazsam. Pençelerimde kitabı gören her bir bireyin “Bırak bu işleri, devlet su işleri!” tepkilerine rağmen tamamlamayı başardım. Başarı sonrası nasıl bir sevinç ortaya çıktıysa artık, bunu anlatma ihtiyacı hissederek şu ses kaydını hazırladım. Baktım ses kaydı almak güzel şey; neden devam etmiyim diyerekten PK48 isimli youtube kanalında kayıtlar paylaşmaya başladım.

Hem dinleyin hem de yorumlarını eksik etmeyin.

TAVŞANLAR, İNSANLAR VE LENNİE

YER: OKUYAN KARGA YAZAN:
fareler-ve-insanlar

Fareler ve İnsanlar üzerine yazılacak bir yazının başlığı için gönlümün hoş bulabildiği tek başlık bu oldu; tavşanlar, insanlar ve Lennie. Oldukça gereksiz gelebilir tespitim sizlere fakat (her zaman öyleymişim gibi bir hisse kapıldım nedense) Lennie’yi Dalton kardeşlerin Avarel’ine benzetmekten kendimi alamadım. Hatta bütün kitap boyunca Avarel’in sesiyle konuştu Lennie. Aralarındaki tek fark Lennie’nin biraz daha cüsseli canlanmasıydı zihnimde. Elbette kitaptaki George ise bir miktar Joe barındırıyordu içinde (sanırım daha da saçmalayamazdım). Kitap zaten akıp giderken ve büyük bir merakla ve heyecanla Lennie’nin hayalinde kendinizi bulurken yani her şey bunca güzelken Avarel ve Joe’nun iki kardeşini bi yerlere saklayıp bu öyküde birden karşıma çıkmaları kitabı daha da bi ilgi çekici hâle soktu. (John Steinbeck Beyamcamız umarım mezarında ters falan dönmüyordur bu yorumlarım yüzünden!)


Biraz ciddi adımlayacak olursak şunları dile getirmek diliyorum: John Steinbeck biraz Yaşar Kemal gibi geldi gözüme. Yaşar Kemal’in romanları yepyeni bir Çukurova oluştururken ve orayı koca bir dünyaya dönüştürürken aynı şeyi John Steinbeck’te de görmek şansını yakaladım. O da, kendi yaşadığı toprakları, özellikle de Salinas’ı büyütüp ayrı bir dünya haline getirmiş (yalnızca bir kitabını okumuş olsam da diğer kitapları için yazıdan önce yaptığım küçük araştırma sonucu bunları dile getirebiliyorum).

İşte ipucu tufanın başladığı paragraf bu oluyor ademçocukları! Kitap, Salinas çiftliklerinde çalışan işçilerden olan iki arkadaşı; George ve Lennie’nin yolculuğunu anlatıyor. George, ufak tefek ama aklı başında birisi: Lennie ise uzun boylu, hayli cüsseli ve güçlü ama bi o kadar da akıldan yana yoksun birisi. George’un onu yanında bulundurma sebebini pek anlayamıyorsunuz: Her şeyi unutan ve yeniden ve yeniden aynı şeyleri anlatmak zorunda kaldığınız bir insana kardeşiniz ise katlanabilinir gibi geliyor sadece. Ancak ikisinin arasında hiçbir bağ olmaması olayları daha da ilginç bir duruma sokuyor. Onlar için birbirine muhtaç iki kişi diyebilmemiz için bile birçok sebep var sıralanabilecek ama bütün bu sebepler bile George’nin Lennie’ye katlanması için yeterli değil romanın diğer karakterleri için.

Lennie, yumuşak şeyleri okşamayı seviyor. İşte bu yüzden tavşanları çok seviyor ve yine tavşan bulamadığı için fareleri ve yumuşak kumaşları okşamayı seviyor. Koca cüsseli, çocuk yaşamlı Lennie, farkında olmadan başını derde sokmayı alışkanlık haline getirmiş. Fareleri ve köpek yavrularını severken öldürmesi hatta daha fazlalarını da yapabilmesi (bu kadar büyük bir ipucunu anmaktan son anda kendimi alıyorum, kitabı okurken anlayacaksınız) onun kötü olduğunu göstermiyor. O öylesine masum hayallere sahip, tavşan dolu bir çiftliği var hayalinde ve onlara bakmak görevi sadece ona ait. Tarladan yonca toplayıp, tavşanları beslemek istiyor sadece ve onları sevmek durmaksızın, belki aralarında bile uyuyabilir geceleri.

Lennie’nin hayallerine kendimi daha fazla kaptırmadan ve kitabı okunmaz hale getirmeden susuyorum. Kesinlikle okumanız gerektiğine inandığım bir kitap olduğunu da tekrar tekrar vurguluyorum. Kanat çırpmadan önce sizi yine hoş bir türkü ile baş başa bırakıyorum (aklıma nedense Aşık Veysel düşüverdi) 🙂

YILANI ÖLDÜRMESELER Mİ?

YER: OKUYAN KARGA YAZAN:
yilani-oldurseler-yasar-kemal

Kaşlarını kaldırması işe yarasaydı köyün kocamışının ve Hasan dokunmasaydı anasına. Bütün köy inanmasaydı kendi yalanlarına, hayallerine, içlerinde yaşasalardı bütün heyecanı. Yada Esme bu kadar güzel olmasa mıydı; kendini düşman ettirecek kadar bütün köye. Halil kaçırmasaydı kızcağızı ve kıymasaydı namusuna. -Koca hikâye hiç yazılmamış olsaydı der gibisin karga!- Sanki öyle der gibiyim hatta daha da ötesi Hasan’ın uçurum kenarından düşüp ölmesini, başında uçuşan kartalları sevindirmesini dilerdim. -Tamam sakin ol efendi!-

“Bu yazıya gözün değdiyse sevgili misafir, mantıklı cümleler olmayacaktır okuyacakların, bunu bilmelisin.” Der ve bu adam neden yedi yıl bekledi sorusuyla okumaya başladığım bir Yaşar Kemal öyküsünden bahsi açarım. Abbas gelip neden Halil Aga’yı öldürmek için yedi yıl bekledi diyerek ilk arayı verdim romanda. Olayların detayı için elbette okumaya devam etmek gerekiyordu ama bu soru üzerinde bir süre düşünüp bi şeyler oluşturmak zevkli bir uğraş oldu benim için. Fakat sonradan her bişiiiler (böyle yazıyorsak bi sebebi var)  farklı imiş. Hikayeyi külliyen anlatmış olmak istemesem de adamcağız meğersem hapisteymiş. Şimdi dersen ki Abbas kim, Halil’i neden öldürdü ve neden bekledi yedi yıl: Bütün bu soruların cevabını okumanızla bulabilirsiniz.

Yaşar Kemal okumak ayrı bi dünya yaratmanıza sebep oluyor zihninizde: Küçümen Çukurova, koca bir dünyaya dönüşüveriyor. Çukurova’dan yola çıkıp geçmişteki Türkiye’yi anlıyorsunuz biraz ve sonra neden böyle olduğumuzu (Lafın bundan sonrası için kırmızı ışık yakıyoruz.).

Yılanı Öldürseler, aile olgusunu ve dini hurafelerin ne kadar sıkıntılı noktalara ulaşabileceğini sorgulamaya sebep oldu bendenizde. Hortlar hikayeleri, kanı arkada kalma mevzusu, zebanilerin işkenceleri vs. Hele de kanı arkada kaldı diyerek bir adamın yeniden dünyaya gelmesi farklı hayvan suretlerinde, ölüp ölüp geri dönmesi, bir gün kedi, bir gün köpek olması, çekirge olması mesela, kurbağa olması… Halk içinde bunca şeyin dinin bir parçası olarak görülebiliyor olması, korku verici. Ayrıca, (evet, bunca psikolojik baskı, baskının ötesinde nasıl denir zorlama, dellendirme vs. olanca şeye rağmen) bir evladın annesini öldürmeye niyet etmesi bile ürkütücü bir düşünce idi. Neyse daha fazla geviş getirmek kargaya yakışmaz!

Kitapta bir güzel şey daha var, Abidin Dino’nun çizimleri: Can katmış öyküye. Esme’yi anlatılan kadar güzel resmedilememiş olsa da varlığı oldukça güzeldi çizgilerinin (Ağrı Dağı Efsanesindeki çalışmalar daha çok hoşuma gitmişti ama).

Gitmeden romanın Türkan Şoray’ın yönetip, başrolünde olduğu (Esme olmak bi ona yakışırdı zaten) bir Yeşilçam filmimiz de mevcut, tavsiye edelim ve dam üstünde çul serer diye diye kanat çırpıp bu yazıya bir nokta koyalım artık. -İyi edersin, az bi şey de hemen kaç zaten, cahillik akıyor sözlerinden! Bu gün iyice düşman kesildin bakıyorum da bize. Yok ondan değil de kırgınım sana. Neden mi o? Pek yer vermez oldun bana! Tamam söz, bir diğer sefere beraberiz. Valla mı? Valla.-

BEN BİR GÜRGEN DALIYIM

YER: OKUYAN KARGA YAZAN:
ben-bir-gurgen-daliyim

Okuma listem düzenli bir şekilde belli ve araya en fazla sürpriz bir kitap koyma hakkım var. Hasan Ali Toptaş bu listeyi bozmama sebep olan bir kitap oldu. Aslında okuma yoğunluğum azalınca bi farklılık olsun diyerek koştum kitabevine. Sanki evdeki hiçbir kitabı okumak dilemiyor gibiydim. Yeni bir yazarı tanımak için en ince kitabını alırım genelde ve yine aynısı oldu: Hasan Ali Toptaş’ın çocuk romanı sıfatını taşıyan fakat çocuklardan öte herkesin okumak zorunda bırakılması gereken bir kitap Ben Bir Gürgen Dalıyım.

Ege toprağında gencecik bir gürgendim ben.

Böyle başlıyoruz maceraya. Büyük bir düzlükte yaşayan ağaçların öyküleri dalgalanıyor rüzgarda: İnsanlardan uzak ve mutlu ağaçlar; gürgen, çam, köknar, çınar, meşe ve daha birçoğu. Ademçocuğunun yokluğunun huzuru hakim düzlüğe fakat yaşlı meşe ağacının insanlar hakkında anlattığı korku rüyaları yaprak uçlarını titretiyor her bir ağacın. Savaşan, birbirlerini öldüren, ağaçları insafsızca kesen ve farklı şekillere sokan; mesela bir kapı, pencere yapan, masa, sandalye yapan insanlar. Düzlük bu öykülerle çınlasa da, insansızlığın huzuruyla dolular.

(Çok ipucu verme lütfen Adamkargacım!) Aradan geçen zamanda, ormanda ademçocuklarının varlığı hissedilmeye başlanır ve tüm ağaçları korku kaplar. Artık tek düşündükleri, kesildikten sonra ne şekle girecekleridir. Ormanda kurtulma umudu olan pek kalmamıştır. Bir tek kahramanımız gürgen kanatlanıp uçmayı hayal eder. Fakat onun umut dolu rüyalarını dahi bozar insanlar. Romanda en çok hoşuma giden şey, kesilip götürülen ağaçların ormana haber göndermek için kullandığı yol oldu; rüzgarla ile haberleşme. Hasan Ali Toptaş, rüzgarı öylesine güzel tasvir etmiş ki; onun taşıdığı sesleri ve umutları, kokuları, çocuk gülüşlerini, sevdalı türküleri, deniz havalarını, Mecnun’un sazını… O sayfadan sonra dışarı attım kendimi ve Sarya’dan (insanlığa mahkum olmadan önce yaşadığım topraklar; vatanım) sesler duymaya çabaladım. Fakat, rüzgarın dilinden anlayamayacak kadar hâkirdim hâlen: Sabırla beklersem bir gün bende anlayabilirim rüzgarın dilinden, umarım.

Kahramanız gürgen her alternatifi düşünüyordu ve iyi bir şey yapılabilmek için kendini güzelleştirmeye ve dik tutmaya çabalıyordu. En büyük korkusu, sobaya odun olmak ve sonsuza dek yok olmaktı. Her ağaç, güzel bir formda sonsuza dek yaşamak diliyordu. Yeni doğan bir çocuğa beşik ve çocuklar için tahtırevan olmak, genç ve heyecanlı bir gencin elinde gitar olmak en güzel seçeneklerdi gürgen için. Fakat onlar ne kadar iyi veya güzel olursa olsun, ne hayal ederlerse etsinler, her şey insanoğlunun kafasındaki şeye bağlıydı ve insanın pek insaflı olduğu söylenemezdi.

İnsanlar, balık yerken bir şarkıyı da yediklerini fark etmiyorlardı gene; şarkıyla birlikte biraz da gitarı, dolayısıyla, zavallı komşum köknarı da yediklerini de fark etmiyorlardı tabii.

(Allah’tan ipucu verme diyoruz!) Sonunda gürgen de bir gün ansızın kesilir ve yaşlı bir marangoza satılır. Değişir hayaller yeniden. Ardından yine bambaşka bir yere taşınır gürgen. Size de bir şeyler kalsın diyerek fazla ayrıntıya girmek dilemiyorum ama şunu bilin ki; bir çok acıya şahitlik edip, insanların acılarıyla kendi derdini unutacak hâle geliverdi gürgenimiz. O sıralar en büyük korkusu kilit olmaktı mesela veya bir kapı: En iyisi pencere olabilmekti.

Kilit, insanın utancı demektir her şeyden önce… Ama dünyanın her yerinde, pencerelerin gönlü kapılarınkinden daha zengindir.

Hiç ummadık bir son bekliyor gürgeni. Öyle kalmaktansa odun olup yanmak ve yok olmak dileyebileceği kadar kötü bir son. Onun dilinden şu sözleri paylaşarak son veriyorum bunca ipucu dolu anlatıya.

… böylesine güzel gülebilen insanlar ölemez, öldüremez.

DÜNYA’NIN SON SAVAŞI

YER: OKUYAN KARGA YAZAN:
dunyanin-son-savasi

Uyku hâli sadece gözlerin kapalı olduğu vakitte gerçekleşiyor olamaz: Ademçocukları, uykunun yepyeni bir formunu ortaya çıkartabilecek kadar büyük bir gafletin içersinde. Otobüs beklerken, çalışırken, yürürken, konuşurken, düşünürken, para harcarken, yemek yerken, haber izlerken… Uykuyu öylesine çok hayatına yaymış ki insanoğlu; nefsini, “aşk”ı, saf ve temiz olanı, gönlünde olan yaratıcının nurunu, hikmeti, doğayı ve bütün güzellikleri göremez hâle gelmiş. Büyük konuşuyor olabilirim hatta cümlelerim anlamsız gelebilir bir kitap yorumu için; ama aksine, tamda romanımızın yola çıkış noktası ademçocuklarının bu vaziyeti.

Dünya’yı biz yaratmadık ama biz yok etmek üzereyiz. Sahip olduğumuz birçok üstün vasfa rağmen bunları burayı koruma adına maalesef kullanamadık. Gerçeğin peşine düşmedik. Zahirî bir gerçekliğin esiri olduk.

 

Dünya’nın Son Savaşı, bir bilimkurgu romanı fakat onu acayip kılan ve diğerlerinden ayıran bir sıfatı daha var; tasavvufi bilimkurgu. İlk karşılaştığınız vakit hayli şaşırtıcı ve neyle karşılaşabileceğiniz konusunda hayal sınırlarınızı zorlayan bir konu. Merak etmeyin; sadece dini öğüt ve nasihatlerle dolu, sıkıcı bir roman değil asla. Tam aksine, Dünya Dışı varlıkların ve onların sahip olduğu yaşam biçimlerinin öylesine güzel tasvirlerini yapmış ki Fuat Bey, kitabın bitişini kabullenmek istemeyeceksiniz.

Kahramanımız ilk bakışta yine Dünya Dışı bir varlık; Ceres gezegeninden Khaguno. O, Dünya’ya keşif amaçlı gelen binlerce uzay varlığından sadece bir tanesi. Hikâyemiz, kendi nefislerinin ve şeytanın peşinden ego düşkünü olmuş insanoğlunun, hem kendileriyle hemde tüm evreni ve Dünya’yı tehdit eden güçlerle savaşmak zorunda kalmasıyla başlıyor. Öylesine büyük bir düşman duruyor ki karşılarında, uzayın bütün iyi yürekli varlıkları da destek için yeryüzüne iniyor. Onlarca farklı ırk, Dünya’yı korumak için bir araya gelirken, ademçocukları kendilerini değilde bütün insanlığı düşünmeye başlayabilecek mi dersiniz? Klasik olarak betimleyecek olursak, iyilik ve kötülüğün en büyük savaşının çanları çalıyor. İşte tamda bu sırada kahramanlarımızdan birisi Khaguno’ya şunu soruyor:

– Peki iyilik mi kazanacak, kötülük mü?
– Hangisini beslersek, o…

 

Peki tasavvuf bunun neresinde? Sürpriz burada gizli diyebilirim. Aslında bu giz, ancak romanın sonuna geldiğinizde, dikkatli bir okuyucu iseniz kendisini açığa çıkarıyor. Ayrıca tasavvufun en temel öğretilerinden olan “aşk” ve “ruh” olgusu oldukça vurgulanıyor hikâyemizde. Andromedalılar, Cygnusianlar, Pleiadesler, Siriular, Vegalar ve Santor ve daha nice ismi konulmuş uzaylı tasviflerinin hepsinin yaşam kaynağı olarak yine saf bir ruh’tan bahsediliyor. Burada ilgimi çeken bir nokta, uzayı varlıkların ve ipucu vermesi korkusundan dolayı ismini anamadığım bazı kahramanlarımızın ruh göçü yapıyor olmasından, yeni bir yaşamdan ve eski yaşamlardan bahsedilmesi oldu. Anlayacağınız sürprizlerle dolu bir romanımız var: Hele hele sonundaki giz, eğer ortaya çıkarabilirseniz, sizi öylesine hayrete düşürüyor ki..

Aşken huben…

 

Çok söz saç malatır derler: AS 275 yılında biten (bu yılın ve önekinin ne anlama geldiğini elbet okuyunca kavrayabileceksiniz) büyük ve şaşırtıcı bir sona sahip olsa da keşke devamı olsaymış dedirten bir roman oldu. Fuat Sağıroğlu bu kitabı bana imzalayarak hediye göndermişti. Kendisine tekrardan çokça teşekkür ediyorum. Ayrıca, kitap hakkında bir röportaj sözü bulunmakta: Yakın zamanda onu da buralarda görebileceksiniz umudundayım 🙂

fuat-sagiroglu-imzali-kitap

YABANİ MUTLULUK

YER: OKUYAN KARGA YAZAN:
yabani-dergi-yorumu

Karganın dergi takip etmek gibi bir adeti yoktur aslında. Kitabevinin dergi standı önünde durup, hayli inceledikten sonra ismine bakmaksızın dikkatini çeken bir dergi olursa gagasına sıkıştırıp toz oluverir. Ama hiçbir dergi için diğer sayısının heyecanına kapılmışlığı yoktur. (Enfa isimli içinde bulunduğum edebi tebessüm hariç.) Kendimden üçüncü şahıs olarak bahsetmem biraz garip oldu sanırım!

Eveleyip gevelemeden onca güzel lafı, biz sadede gelelim: Yabani isimli bir çizgi-roman dergisi konumuz ve şimdiden yeni sayısı için sabırsızlanıyorum. Bir bilimkurgu, fantastik ve korku çizgi roman dergisi Yabani. Konu başlığı hayli geniş ama hepsini barındırabilecek kadar da sağlam. Gerek çizgi-romanları ve gerekse hikâyeleri ile tek solukta okuyabileceğiniz bir çalışma. (Hızınızı alamayıp editör yazısını dahi okuyacağınızdan emin olabilirsiniz.)

Çizgi-roman kültürüm yok fakat Türk Mitoslarına karşı büyük bir ilgim ve merakım var. Ayrıca, bizden olan bilim-kurgu çalışmalarını arayıp taramaya başladığım bir süreçteyim. Tamda bu arayışlar ve merak içindeyken, dergiyi elime aldığımda Kan Emenler ve silindir motor (adı başka bir şey de olabilir) üzerinde bir Korkut Dede bulacağımı bilemezdim, öylesine sevindirici bir durum oldu ki benim için, bütün arayışlarımın karşılığını tek bir dergide, sırf benim için özel olarak bir araya getirmişler gibi hissettim.

Dergide iki hikâye yer alıyordu: Bebek Fabrikası ve Tengri ve İnanna. Bebek Fabrikası, aklıma Cesur Yeni Dünya romanını getirse de apayrı bir gelecek yaratmayı başarabilmiş, iki sayfalık bir hikâye yerine upuzun bir roman olmasını arzulatacak kadar büyüleyici idi. Tenri ve İnanna, aynı mükemmellikte olsa da zihin yorucu bir hikâye idi: Daha uzun olsaydı, okumak için birkaç güne bölmek zorunda kalabilirdim.

Çizgi serilerden en fazla ilgimi çekenler, ele aldığı konular sebebiyle Misafirler ve Kralına İsyan oldu. (Elbette diğerleri de oldukça ilgi çekici ve devamını diletici idi lakin karga bunlara çok gak!ladı.) Misafirler, bahsini ettiğim ve Türklerin kendi efsanelerinde yer alan Kan Emenleri yani Batı diliyle Vampirleri ele alıyor (karga böyle düşündü!). Kralına İsyan ise başlangıçta sıradan gelse de son anda karşıma çıkan Korkut Dede ve Köroğlu ile aşırı derecede ilginç bir hâl almayı başardı. Hele hele Korkut Dede’nin motoruna atlayıp gitmesi muhteşem bir sondu. (Devrim Kunter yazıp, çizmiş. Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları da ona ait. Birkaç blog sayfasına serinin son kitabını hediye ettiklerini görünce bi imrendim gibi oldu. Umarım önümüzdeki yaz aylarında diğer kitaplarını da temin edip,okuyabilirim.)

Dergiyi bu kadar anlatmak yeter diye umut ediyorum. Sosyal mecralardan ve adam olan her kitabevinden temin edebilirsiniz. Adamkarga bunu şiddetle tavsiye ediyor.

VAROLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

YER: OKUYAN KARGA YAZAN:
varolmanin-dayanilmaz-hafifligi

Benim diyen bir çok kişinin okumuş olması gereken bir kitap dediler ve bizde okuma grubumuz ile yaz aylarında okunması için seçtiğimiz beş kitabın arasına iliştirdik Milan Kundera’nın farklı kokan kitabını. (Koku imgesi hayli büyük bir iz bıraktığından olsa gerek yada acı diyelim biz ona: bu kelimeyle tanıtmayı uygun görüyorum: evet, farklı kokan bir kitap Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği.)

Romanımızda her zihne hakim bir yazarımız var: Kahramanları anlatmak dilediği olgu çerçevesinde seçen, onların neliğini derince sorgulayan bir yazar. Aslında kitabın baş kahramanı bir olgudur diyebiliriz; kitsch. Yaşamın her alnında karşımızda olan fakat asla arkamıza dönüpte bakmadığımız, umursamadığımız yada umursamak dilemediğimiz bir kelime (gerçi biz kargalar için pek geçerli olduğu söylenemez). Şu şekilde başlayabilirim onu anlatmaya: en sevdiğiniz, hayranı olduğunuz sanatçının, tuvalate giderek b.kunu yaptığını hayal edin ve sonra bunu silin atın hayatınızdan. Sadece sanatçının değil, kendinizin ardını (anadolu ağzında b.k anlamına gelen bir kelimedir) da zihninizden silin ve görmezden gelin, yokmuş gibi davranıp hayatınızı yaşamaya devam edin. Yaratılışınızda sizinle birlikte bu dünyaya gelen ne kadar iğrenç şey varsa bi yok saydınız bi dünya kurun kendinize: İşte bunun adı kitsch. Kalkıp da karga halimle iki cümlede anlattım oldu diyemem: Koskoca üçyüz küsur sayfalık roman bunun üzerine kurulu desem yalan olmaz. Ama merak etmeyin, roman oldukça hijyenik!

Yazarın ilk keşfettiği kahramanı Tomas. Tomas’ın kaçışları, sorgusuz kalma dileği, bol kadınlı yalnızlık sevgisi ve hatta dışarıdan fark edilemeyen derin arayışlarıyla dolu hayatı, yazar için biçilmiş kaftan. Onun bunca uzun tasvir edilesi hayatı ile başlayan serüven ve yazarın tahlilleri, yine Tomas’ın hayat ağının bi köşesine tutunmuş diğer kahramanlarımız ile devam ediyor. Tomas, Tomas’ın yalnız uyumak ilkesine dayalı hayatına onca tesadüflerle dalan Tereza, Tomas ve Tereza’nın hayatlarının en büyük parçası Karenin, Tomas’ın isimsiz ve sayısız sevgililerinden Sabina, Sabina’nın Tomas’sız kalan yaşamının bir bölümüne binlerce huzur saklayan Franz ve yine Tomas’ın hiç görmediği oğlu ve ağa takılan bazı insanlar: Ve (!) onların kitsch’leri.

Yer yani her şeyin başladığı durak, Çekoslavakya; Sovyet askerleri acımasız ve insan hayatını hor gören bir işgaline maruz kalmış bir ülke. Kahramanlarımızın hepsinin (bu topraklardan olmayan Franz’ın bile) işgal ile bir bağlantısı var; hepsi gak!lamayı yani sizlerin dilinde haykırmayı kendi metodlarınca başarabilmiş kişiler. (Her şeyi anlatmamak için kendimi zor tutuyorum.) Fakat bu haykırışlar, kahramanlarımızı göçe zorlayan bi durum: seyirci olamazsan ve elinden pek bir şey de gelmiyorsa, huzuru başka topraklarda aramaya kapılmak hoş görülebilir bir davranış haline bürünür. Franz’ı yaratan bu göçtür.

Uzun lafın kısası; kahramanlarımız yazar tarafından ayrı ayrı ele alınıp, hepsinin ruh halleri üzerinden uzunca tahlillere yer verilmiş olsa da okuması yorucu değildi. Hele hele bunca sayfa dolusu tahlil ve döngüyü seviyorsunuz okudukça, daha fazlasını istiyorsunuz. Bazen, anlamak için tekrar tekrar okuduğunuz bölümleri yok değil ama bu anlayamamak yazarın değil kendi kitsch’lerinizin suçu.

“es muss sein!”

GÖĞE