Kahvaltı Sonrası Yazıları!

Category archive

KISA GAK!

KARGALARIN DA ANLATACAK HİKÂYELERİ VARDIR; BAZEN Bİ GAK KADAR KISA, BAZEN Bİ ÖMÜR KADAR UZUN!

GÜN GEÇMİYOR Kİ!

YER: KISA GAK! YAZAN:
dervis-ve-kuyu
♦ KAYNANASI CAMCAMA

Karşı köyün delisiyle muhabbet eden komşu köyün velisi Bostan Efendi (bu ismin kendisine verilme sebebini sormamanızı rica edecektir fakat kendini bildi bileli rahatsız olduğu ismini ana-babasına saygısından ötürü değiştirmeye hiç niyetlenmemiştir), kıyametin yakınlaştığı kanısına varır. Bu elzem haberin kesinliğine öylesine iman eder ki insanları ve cümle uzay canlısını uyarmayı kendisine görev bilir. Bastona muhtaç yaşına bakmaksızın düşer yollara. Yanında kıyamet haberini kendisine veren karşı köyün delisi (deliden öte bir ismi yoktur delinin, isimsiz bırakmamız hakir görmemizden değildir) ve muhabbetlerine şahit olup peşlerine takılan meraklı bir peri kızı vardır. Üç yolcunun da kaynanası yoktur lakin yine de bu bölüm kaynanalara ithaf olunur.

♦ ORTADAKİ HÜZÜNLÜ KUYU

Yanından geçeni bol, “Su içenim ol!” feryadındaki Orta Dünya’nın orta kuyusu Hırfaz (bu ismin babası, kuyuyu kazan solucandır. nasıl oluyor da solucan kuyu kazıyor demeyin; gayret her şeye kadirdir), asırlar sonra ilk kez doğanın sesinden öte bir ses duyar. Önce kalp atışlarını hisseder üç varlığın, sonra ayak adımlarını duyar iki insanın. İkisi insan ise birisi ne oladır. İnsan suya muhtaçtır, bunu bilir lakin üçüncüleri de muhtaç mıdır? Acep kendisinden su içmeyi tercih mi ederler yoksa yanından sessizce geçip gitmeyi mi? Sessizce ağlar heyecandan Hırfaz, içi gıcıklanır, titrer meraktan, stresten. Sesler yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır… Hırfaz heyecanla kabartır suyunu yeryüzüne kadar. Bostan Efendi şahit olur bu hâle, acır: Dolu matarasındaki suyu döker yeni filizlenen bir fidanın dibine, varır kuyunun başına.

– Zaman yorgunu Orta Dünya’nın orta kuyusu! Hüznün niyedir? Yaşlılık mı yoksa yalnızlık mıdır seni bu hâle sokan?

– Zaman yormaz bizi dostsuzluk kadar. Dostsuzluk ve susuzluk giderememek: Asırlardır Hırfaz’ı yoran bu ikisinden başkası değildir.

Üç yolcu susuzluklarını giderirler Hırfaz ile. Ayrılma vakti Hırfaz’ın hüznüne dayanamayıp onu da yanlarına alırlar.

♦ YOL VE YOLCULAR

Yolun sonu var mıdır bilinmez ama yolcular hayli ilgi görür uğradıkları her diyarda: Asası ve derviş hırkasıyla komşu köyün velisi Köse Bostan Efendi, karşı köyün haylaz kambur delisi, muhabbet aşığı güzeller güzeli peri kızı ve arkalarında onları yer altından takip eden kuyu Hırfaz.

♦ YER BİTER, GÖK BAŞLAR

Dünya haberdardır kıyametten. Sıra semanın ötesindeki diyarlardadır.

HAFTALIK KISIR GÜNÜ

YER: KISA GAK! YAZAN:
kaf-dagi-karga
♦ VEBALI ÇOCUKLAR KOROSU

Ses veriyoruz, fakat sevgili arkadaşlar hep bir ağızdan olmamasına özen gösteriyoruz. Aksi hâlde aşağı mahallenin kara ağacının kara kargalarından farkımız kalmaz. İyisi mi siz bana iyice kulak verin ve nidalarımızın ne oranda olması gerektiğine dikkat kesilin. Şükredin ki başınızda benim kadar bu hususta bilgili bir kardeşiniz var. Heyt  be! Kendi kendini yücelten yüce gönüllü ben: Namıdiğer FalanFeşmekan. Sizlerin yaşındayken ne kadar da diri idi kanatlarım var gökyüzünü kaplayan nidalarım. Neyse konuyu dağıtmayalım; hicaz makamından sesleneceğiz, unutmayın. Hafif bir hüzün esecek havada, rüzgar hüznümüzü taşıyıp gezdirecek semada. Kaf Dağına varmak hedefindeyiz. Sultan duymalı hüznümüzü, duymalı ve kulak kabartmalı hüzne sebep olan kederimize. Haydi, ilk ben gak!lıyorum ve beni takiben siz. GAAAAAAAAAAA!!!!!KKKK!!!

 

♦ TANRIDAN ALDIM BİR TANE, EVE GELDİM BİN TANE

Annesi rica edince, kitabının başından kalkıp bulgur almaya çıktı; kısırlık bulgur, anne iyice tembihledi. Fakat dalgınlıktan olacak ki para vermeyi unuttu çocuğuna. Evden çıkmış bi kere, geri eve eli boş dönmek olmaz. Bakkal Refik Efendi:

– Veresiyeyi kaldıralı sabi idin eşek oldun! De get, anandan para al da öyle gel!

Asık suratıyla ayrıldı Refik Efendinin yanından. Bi ümit ceplerini karıştırsa da para çıkma ihtimali yoktu: Hem çıksa çıksa birkaç kuruş ki son bulduğu kuruşluklar daha dün midesinde lokum olup erimişti. Bulgur almaya çare kalmayınca yolunu Tanrıya çevirdi. Şu annesinin ve babasının durmaksızın dillerinde olan Tanrıya gidecek ve ondan isteyecekti; ya bulgur alacaktı, yada bulgur parasını. E ama nasıl?

İlk iş, cami adı verilen ve Tanrının evi denilen yere vardı. Baktı ki yerde yok, minareye yöneldi. Merdivenin sonunda bulacağından emindi bulgurcusunu. Minarenin son katına ulaştığında kimseleri göremedi ama bir başka merdiven gördü göğe yükselen. Basamakları tek tek çıkıyordu. Bir süre sonra sonu gelmeyen basamakları çıkmak oyun hâlini aldı. Birer ikişer çıkarken göğün merdivenlerinden heyecanla, çürümüş basamağı fark etmeden zıpladı üstüne. Kırılan basamağın tahta parçalarıyla beraber caminin avlusuna düştü.

Öldü sanmayın, sırtından karga kanatları belirdi kan renginde. Başını kaldırıp göğe, düştüğü basamağa baktı sinirle. Kanatlarını acemice de olsa çırpa çırpa ulaştı göğün merdivenlerinin sonuna. Kan rengi karga kanatlı çocuğu bir gişe karşıladı. Kendisine bir sıra numarası verdiler. Sırasını bekledi hayali çizgilerde seksek oynayarak. Vakit gelince adını seslediler ve gişe memuru ona bir paket bulgur uzattı. Çocuk sevinçle indi yeryüzüne, evine vardı, kapıyı çaldı. Anne, geciken oğlunun cezası olan süpürge ile belirdi kapıda: Elinde süpürge, gözleri faltaşı gibi açılmış kadın, yığıldı olduğu yere. Ayıldığında oğlu kısırı hazır etmiş ve misafirlere ikram ediyordu.

KARTAL KANATLI SÜLEYMAN

YER: KISA GAK! YAZAN:
ucurumkenari

Çamurluydu ayakkabıları, insanların yüzüne bakmaya utanıyordu: kendisinden çok sahibindendi utancı: günlerdir kendinde değildi, yüzünü dahi yıkamıyordu ki herif, onu temizlemeyi akledebilsin. Dertliydi; sırtında o kadar ağır bir hüzün taşıyordu ki, bunu cansız haliyle hissedebiliyordu. Olsun, her şeye rağmen biraz temizlenebilir ve kendisini de silebilir, üzerindeki çamurlardan onu azat edebilirdi.

Baba yadigârı, siyahlı grili çizgilerle desenli, ahı gitmiş vahı kalmış bir ceketti sırtındaki. Ne siyahı siyahtı artık, ne de grisi gri: vefat eden babayla gömülüp gitmeyi yeğliyordu şu zamanları görmektense. Her bir yanındaki yırtıklar öylesine acıtıyordu ki canını: zaten var olanlar yetmezmiş gibi Allah’ın her günü yeni bir tanesi daha ekleniyordu. Herifin hanımı da -nasıl bi ev hanımıysa artık (!)- eskisi gibi söküklerini tamir etmiyordu günlerdir. Bağırsa ayıp olacak ve belki de kendisine acıdıkları için onu tamir edeceklerdi ama acınmak ihtimali onur kırıcıydı.

Gömlek ve pantolon ise sadece sustular günlere. Ne de olsa herifin hüznünü tenlerinden hissediyor ve onun yerinde olmadıkları için her şeye rağmen mutlu olabiliyorlardı.

– Beyim, nasıl rastlayamazsınız izine? Kaç gün oldu perişanız evde. Gayrı oraya ev denir mi bilinmez: dört duvar ve bi tavandan başka bi şey değil: zindan gibim, kafes gibim beyim! Ne olur bulun onu.

Amirin gerginliği yüzünün her bir hattından belliydi. İçinde daima susturmayı başardığı acılı amigo çılgına dönmüştü. Koca amir, zayıflık gösteremez: karşısındaki adam gibi ağlayıp sızlayamazdı: sonra ne derdi himayesindeki polisler: dalgaya almazlar mıydı: koca amir ağladı lan bi köylünün karşısında! Odadaki iki memur, amirin işaretiyle koluna girip dışarı çıkarttılar adamı: evine gitmesini ve tekrar gelmemesini, bi gelişme olunca kendilerinin zaten geleceğini söyleyip, içeri döndüler. Adam, karakol kapısının karşısındaki banka oturdu: başını yere eğdi: gözleri toprağı; saf ve huzur verici olanı izliyordu. Günlerce şehrin her köşesine; çiçeklerine, pisliklerine, ara sokaklarına, çıkmaz sokaklarına, afili sokaklarına, hastanelerine ve vahi viranelerine şahitlik etmişti. Yorgundu: uykusuzdu günlerce: kepenklerini indirmek, iflas bayrağını çekmek hatta bakana yazar kasa fırlatmak dahi istiyordu. Ansızın seyrettiği kuru toprak canlandı: tohumlar berildi üzerinde: kendisini çağıran bi ses duydu adam ve kaldırdı başını. Tarlanın sonuna; uçurum kenarına vardı: Süleyman’ın yanına oturdu: babasının adını, adı gibi tebessümünü de yaşatan oğlunun; oğulcağzının yanıbaşına. Süleyman, parmağıyla karşı köyü işaret etti adama ve gözlerinin içine baktı.
– Baba! (Anlık bi sessizlik çöktü tarlaya: bi kelebek son nefesini tüketti ve cansız bedeni yaprak misalince uçurumdan aşağıya doğru süzüldü.) Ordan daha ötede köyler, evler var mı?
– Var ya oğulcağzım, olmaz mı. Koca koca şehirler, o şehirlerde kocaman evler var. (Toprak Apartmanı 24 numaralı evde yedi yaşındaki kız, artık büyüdüğünü söyleyerek ninesinin titrek elleriyle diktiği bez bebeği camdan aşağıya fırlattı.)
– Minareden de büyükler midir?
– Evet, çok daha büyükler.

Gözleri parıldıyordu Süleyman’ın. Kafasında delicesine dönen hayallerine ulaşma arzusu katlandıkça katlanıyordu. Birden uçurumdan aşağı atladı Süleyman. Dipteki sert kayalıklara çarpacakken kanatlanıverdi: uçuyordu: sırtındaki kartal kanatları ile o koca şehre varıyordu. Ağa oğlunun -ki köyde her çocuk gıcık giderdi ona- ballandıra ballandıra anlattığı denize varıyor: nasıl olduğundan hiç emin olmadığı o denizin üstünde yüzen koca demir parçasına; vapura biniyor: balıkları ve martıları izliyordu. Herifin gözleri, uzaklara; oğulcağzının uçtuğu ötelere kilitlendi kaldı dakikalarca. Karakol kapısında nöbet tutan polis, sinir oldu üzerindeki gözlerden.
– Defol git lan şurdan! Asabımı bozma daha fazla, elimden bi kaza çıkacak!

“Bugün yine geldi.”

– Kim geldi, neden geldi, neler oluyor hem?
– Bi şey olduğu yok sevgili ilahi bakış! Hikâyenin devamına kanunun bana veremediği yetkilere değil, gönlümün feryadına dayanarak kendi cümlelerimi koyuyorum. Bunu hak edebilecek kadar sıkıntı çektim.
– Haklısınız. Peki, buyurun amirim!

“Bugün yine geldi. Üstü başı perişan haldeydi. Sanırım ilk geldiği günde de aynı kıyafetlerleydi. Gözlerinin altı bi kat daha şişmiş, ilk günden beri uyumadığına yemin edebilirim: şuncacık günde erimiş gitmiş adamcağız. Kim bilir hanımı ne hâldedir şimdi? Bu kadar zorlanmamıştım: bu kadar ağır bir yük hissetmemiştim omuzlarımda. Ama elimden geleni yaptığım hâlde neden bu sıkıntıdan kurtulamıyorum. İlk günden beri şehrin bakılmadık bir köşesini bırakmamama rağmen neden bunca uykusuzluk. Anlam veremiyorum kendime. … Ah ulan kerata! Hele bi bulalım seni ya da çık gel neredeysen! Ben çaresiz kaldım!” (33 Mart 2015/Çarşamba)

*enfa edebiyat üçüncü sayısında yayımlanmıştır. ayrıca kapak resmi minnie valero'a aittir.

MURAT KUŞU

YER: KISA GAK! YAZAN:
yol cam kenarı

Aydınlık korku verici ve de kalabalıklar.. Karahasan köylüsü Çoban Mehmed’in kaval sesi ile inlerken dünya, kuzular otlarken, kurt pususunda uykuya dalmış horuldarken, kargalar öğlen kahvaltısı için hazırlık yapıyor olmalıydı. “Yağmur ormanlarındaki her devrilen ağacın sesini duymak istiyorum!” diye haykırdı bu sırada Düzce istikametine giden otobüsteki genç. Yanında oturan Devlet Demir Yolları çalışanı Feyruz Efendi katıldı onun haykırışına ve yeni bir hikâye başladı o an:

Demiryolcu genç Feyruz, delikanlı Feyruz: demiryolun en hızlı bilet kontrolcüsü Feyruz.. Beş yıl sürdü Feyruz’un bu unvanı, beşinci yılında en yavaş bilet kontrolünü gerçekleştirdi: cam kenarında oturuyordu yolcu; pencereyi hafif aralamış: rüzgar saçlarını okşuyor: yeni uyanan güneş yüzünde parlıyor.. En uzun bilet kontrolünü yapıyor Feyruz: Feyruz bileti bi türlü kesemiyor. Saçları olan varlık, Feyruz’un elinden geri almak isteyince bileti göz göze geliyorlar lakin ne âşık oluyor kız Feyruz’a ne de bi tebessüm ediyor.. Feyruz, pencere kenarı biletlerini kesemiyor bi türlü: Feyruz… Hey Feyruz! Hooop Feyruz!!! Feyruz??

Düzce yolu bitmiyor ve radyoda hep aynı türkü çalıyor.. Feyruz, pencere kenarında oturuyor ve dışarıyı seyrediyor. Genç, yolun sonunu hayal ediyor: ağaç oluyor yolun sonunda ve devriliyor sonra: sesini duyuyor bir fotoğraf karesi ötelerden: ses şiir söylüyor: şiir, baykuşları uykusundan uyandırıyor.

Baykuş deme oğlum, uğursuzluk getirir: murat kuşu de!

GÜMÜŞ TAMİR ATÖLYESİ

YER: KISA GAK! YAZAN:
Gümüş tamircisi

“Ayaklansam iyi olucak, vakit baya geç oldu!”

Akşam ezanına az bi zaman kala ki anne dilinde buna müezzinin eli kulağında da denir, akşam yemeğine yetişebilmek için apar topar topladı tezgahın üstünü. Ertesi sabah ilk işi gümüş bilekliğin tamiri olmalıydı: kadıncağıza saat dokuzdan önce teslim edeceğine dair söz vermiş olduğunu hatırlıyordu. Tezgahın sol ucundaki yüzüklerle dolu kutucuğa göz atınca karamsar bir duman çöktü üzerine: kimi genişletilmek kimi ise daraltılmak amacıyla duruyorlardı: her bir yüzük bi kağıt parçası ile nişanlı idi ve nişanlılarının üstlerinde asıl sahiplerinin ve bir sonraki hayatlarında girecekleri kalıbın numarası yazıyordu. Değerli taşlarla kaplı olan bir yüzük oldukça dikkat çekiyordu kutudakiler arasında. Derin bir ah çekerek başladı konuşmaya: “Ay aman Allahım! Şu düştüğüm hallerede bak: ah umarım poker arkadaşlarımdan herhangi birisi beni görmez bu rezil yerde!” Rezil lafına aldırmadı gümüş tamircisi… Yarına bunca işi nasıl yetiştirebileceği sorusuna cevap aramakla meşguldü. Müezzinin eli cidden kulağında olmalıydı ve biraz daha gecikirse annesinin endişelenmemesi imkansızdı. “Evelallah hallederiz!” dedi kendini kandırmak istercesine, kalktı ve paltosunu giydi, kapıya vardığında anlık güveni kaybolmuş ve tekrar umutsuzluğa kapılmıştı: gözlerinin önünde canlanan müşteriler tek tek yakınıyor, o ise mahcup mahcup bahanesini anlatarak af diliyordu. Bahanesi!!! Arkasını döndü, derin bi nefes aldı, “İnşallah!” diyerek kepengi indirip evine doğru hızlı adımlarla yola koyuldu.

 

▪ tefrika hâlinde devam edecektir umuduyla..

Bİ SAÇMA Bİ SAPAN

YER: KISA GAK! YAZAN:
kar manzarası
♦ BİR SAPAN

Üstünlük sağlanabilmiş değil dedi ve kalktı homurdanarak. Nihayetinde son arpasını da bu bahse yatırmış olmasının verdiği sefillik hissi ona ağır gelmişti. Kanatlarına yüklenen ağır duygu, onda yuvasına dönecek güç bırakmadı: yarı yolda süzülerek bir ağacın dalına kondu. Etrafta birkaç arpa danesi aradı gözleri: kış aylarında onlardan bir tane bile bulabilmek hayli zor hatta imkansız bi işti. Yem ararken, yem olma tehlikesini göze alarak yere indi ve karları eşeleyerek altlarında gagaya dokunur şeyler aramaya koyuldu.
ayrac
 

♦ BİR SAÇMA

“Biz öyle hemen gaza gelmeyiz kardeş!” demesine rağmen içinde oluşan heyecan patlamasına engel olamamıştı. Kısa bi süre istifini bozmamış olsa da, arkadaşı ayrılır ayrılmaz fırladı yuvadan. Hava hayli soğuktu ve dışarıda in cin çift kale maç yapıyordu. Karların altını eşelemeye başladı lakin her seferden boş geri dönüyordu. Yuvaya eli boş dönmek ona hayli ağır geliyor, arkadaşının lafının altında ezilmekten korkuyordu. “Tilki dediğin cesur olacak arkadaş!” diyerekten kendi kendini gaza getirdi ve Üstad Simsar Selimin şehit düştüğü çiftliğin yolunu tuttu korkusuzca!

ÇAY VERİM Mİ ABİM

YER: KISA GAK! YAZAN:
otobüs yolculukları

Sayın yolcularımız, kaptanımız yarım saat yemek ve ihtiyaç molası vermiştir. Lütfen değerli eşyalarınızı yanınıza alınız.
Otobüsten ağır usul indi.
Çay içen! Çay verim mi abim?
Ceketinin cebini yokladı. Eline birkaç iğdenin arasında son kalan lirasının sıcaklığı değdi. Koskoca İstanbul macerasından kalan son lirasıydı bu. Bir anlık duraksadı, yine kendine küfürler etti içinden. Önce çaycıya baktı, sonra elindeki o son liraya. Acı bir tebessüm beliriverdi yüzünde. Çaycıya, tepsisindeki kirli çay bardaklarına, yüzündeki gevrek gülümsemeye baktı uzun uzun. Öyle bir iç geçirdi ki, kim bilir nerelerdeydi şimdi aklı…
İçiyor musun abim? Tavşan kanı!
Sonunda dayanamadı, bir bardak çaya büyük bir serveti ödedi. Buz gibiymiş ya çay, kursağında kaldı, belki birkaç küfür etti çaycıya ama.. içinden… Esen rüzgârda ana çayının kokusunu hissetti. Hani, deme bir tutam da kekik atıverirdi ya şifa olsun diye.. ne de hoş olurdu. Topladı düşüncelerini birer birer, dinlenme tesisinin soğuk, kirli ve yabancı çayını geride bırakıp otobüsüne bindi.

GÖĞE