Kahvaltı Sonrası Yazıları!

Category archive

KARGASAL!

BİZLERİNDE DUYGULARI VE YAŞANTILARI VARDIR!

DELİ DÜRTMESİ: KONYA VE İKİ GÜZEL İNSAN

YER: KARGASAL! YAZAN:
konya-gezi-rehberi-brosur

Bizim oralarda en hafif tab… Son dört yazıdır aynı şekilde başladım yazıya ve halen bu plansız gezintinin ilk yazılarını okumadıysanız sizi önce birinci kapıdan, sonra ikinci, üçüncü ve son olarak dördüncü kapıdan buyur edelim. Dördüncü kapı Ankara idi ve bir öğle vakti Ankara’dan Konya’ya geçtim hızlı trenle. İşte bu yazı, Konya’nın hikâyesidir.

Bu vakte kadar gidip gördüğüm hiçbir şehirden bu kadar büyük bir zevk almadığımı itiraf ederek söze başlamak en doğrusu olacaktır. Tren garından çıkınca kısa bir yürüyüşün ardından (pek kısa sayılmazdı) akşama kadar beraber olacağımız bir güzel insanla buluştum: Onunla üniversite yıllarından ve sonrasında dergimiz vesilesiyle hoş bir muhabbetimiz var (kardeş gibisinden birisi işte; Sümeyye). Bendenizi ilk alıp götürdüğü yer Dante isminde hayli ilginç ve hoş bir kafe oldu. Tarif edemeyeceğim kadar dolambaçlı, her yan birbirinden apayrı; duvarlar çizimler, yazılar karalamalar ile dolu, ikinci kata çıkıyorsunuz ilk önce ve dilerseniz ilk bölümün ilginç ve birbirinden farklı dekorlu odalarından birinde oturabiliyorsunuz, dilerseniz iç kısımdaki bir merdivenden etrafı binalarla çevrili bir bahçeye iniyorsunuz, bahçe minyatür bir kuyu, bir ağaç, iç bölümler ve yine farklı odamsılarla dolu, her bir yan bir diğerinden daha farklı ve bendeniz şuan bu cümleleri yazarken bahçeye bakan minik bir balkonda oturuyorum (sanırım anlatmak konusunda hayli beceriksizlik yaptım, gelin ve görün).

konya-kafeleri-kafe-dante-girisBir süre dinlendikten sonra yürümeye başladık ve zaten her şey yürüme mesafesinde olunca sağda solda görülesi bir yığın manzaraya şahit olduk. Elimde bir tanıtım broşürü ile dolanırken her şey daha kolay oluyor. Alaaddin Tepesinden Mevlana’ya, Bedestenlere, Şems Makamına kadar birçok yere selam verebilmek şansımız oldu. Ayrıca, yine birkaç farklı kafeye uğradık. No: 51 isimli kafe hayli hoşuma gitti fakat Dante kadar olmadığını söylemeliyim. Dante’yi öyle sevdim ki Konya’daki ikinci günümde bu yazıya başlarken yine oradayım.

semsi-tebrizi-tasviri-cizimAyrı olarak bahsetmem gereken bir yer daha var: Nar’ı Aşk. Hem bir sanat galerisi hem de hoş bir kafe. Sıralasam eksik kalacak sanat eserini barındırıyor içerisi. En fazla dikkatimi çeken hatta oradan bahsetmeme vesile olan şey ise ilk defa karşılaştığım Şems’i Tebrîzi tasviri oldu. Daha önce karşılaşmadığım bir çizimdi ve ilgili ağabey ile bir miktar muhabbet ettik çizim hakkında.

Akşama doğru en azından altı yıldır muhabbetimiz olduğu halde hiç görüşme şansı bulamadığımız güzel bir insanla buluştuk: İsmail Usluer. İsmail, tuttu kolumdan yedirdi, içirdi. Ardından kötü bir örnek olacak fakat nargile içmeye gittik. Onunla nargile konusunda hayli karşılıklı muhabbetimiz olmuştur. Nargile içiciliğinin havasını hayli atar bendenize fakat hava atmakta hayli haklıymış adam: Götürdüğü yerin bir eşine benzerine daha önce hiç rast gelmedim: Onca muhabbet ve hizmet bir arada olunca şaşırdım kaldım.

cafe-dante-konyada-kafeler
Konya’da ikinci günüm, yorgunluğumu hat safhada hissetmeye başladığım gün oldu. Bu yüzden bir yerleri gezmek yerine gündüz dinlenebilmek istedim. Fakat uyumak eylemi için ilk başlarda uygun bi yer bulamadım. Sonunda bir camide birkaç beyamca ile beraber uykuya daldık: İyi uyuduk!

Yorgunum, son bir Meram gezmesi İsmail ve Mehmet ile (İsmail’in muhabbetli arkadaşı: fenerbahçe maçı oynanırken bizimle ayrı yerde oturmak durumunda kalıp, yanda maça verilen tepkilerle yerinde duramayan bu adamı kolay kolay unutmam, varolsun 🙂 )…

Memleketime geri dönüyorum artık: Çok yoruldum.

DELİ DÜRTMESİ: ANKARA MI DOST MU SORUSU

YER: KARGASAL! YAZAN:
ankara-gezilmeyecek-yerler

Bizim oralarda en hafif tabirle deli mi dürttü seni derler. Yazın bunca sıcağına rağmen önce Sivas, sonra Tokat ve Eskişehir’in ardından şimdi de Ankara’daydım. İlk cümlem şu olmalı: Ankara, içinde yaşayan muhabbetli bir dostunuz varsa güzel. Eğer böyle bir şansa sahip değilseniz, Anıtkabir ziyaretiyle bitmesi gereken bir gezidesiniz demektir.

Hızlı tren ile vardığınızda karşınızda Ulus Parkını buluyorsunuz. Fakat Eskişehir yolu öncesi zaten gezmiş görmüştüm. Garın önünde çantalarımı önüme koyup gözlerimi kapattım ve gelecek olanı beklemeye koyuldum. Varolsun, geç olsa da gelişi, gözleri ona açmak hoş bir duyguydu. Deniz; Ankara’yı güzel kılan dost.

İstanbul’da bir kere metroya binmişliğim vardı ama hayli zaman önce olduğundan unutmuşum o kalabalığı ve gereksizliği. Ücretsiz olması ayrı bir hareketlilik katmış metroya. Bu yüzden geriye kalan hayli yolu tamamen yürüyerek gittik. Bir hikâye vardır: Umarım atalarınızdan bu hikâyeyi dinleyebilme şansına erişenlerdensinizdir bendeniz gibi. Bir kısmında şöyle bir muhabbet yaşanır hikâyede: Birbirini tanımayan iki kişi yoldaş olurlar. Birinci adam gezmektedir (gezmesinin amacı hikâyenin öncesinde saklı). İkinci adam ise onu kendi köyüne davet eder ve böyle başlar bizim için mühim olan kısım. Birkaç muhabbetin ardından hayli dik ve uzun bir yokuşun başına varırlar. İkinci adam, burayı çıkmanın zorluğundan ve sıkıntısından bahseder. Gezginimiz ise, yarısına kadar sen beni taşırsın, yarısından sonra ben seni deyiverir. İkinci adam anlam veremez bu söze ve yorum yapmaya çekinir, deli beller gezgini. Sözün manası hikâyenin ilerisinde meydana çıkar: Yol ne kadar uzun olursa olsun yada zor, bir kısmında sen bir şeyler anlatırsın, diğer kısmında da ben, geçer gider bütün yol… Kasıt, muhabbettir. Muhabbet varsa, tüm zorluklar kolaylaşır. Öğüt değil amacım ve gezi anlatmam gerek farkındayım: Hatırlayınca bahsetmeden edemedim işte (ah şu koca gagam!).

Şu meşhur Kızılay Meydanını ve birkaç benzerini görüp yürüdükten sonra Deniz’in mahallesine vardık. Şans o ki, Anıtkabir manzaralı evleri. Vakit geç olduğu için içeri giremesek de dışarıdan seyretmek yetti. Asıl güzel olan ise Deniz’in evine misafir olup, ailesi ile tanışmak ve annesinin elinden yemek yiyebilmek oldu. Çok mu özel olur bilemiyorum ama annesi, bendenizi gördüğünü söyledi rüyasında: Evine gelen tanımadığı bir misafir görmüş, misafir seccade istemiş ama bir türlü kendi seccadesini bulamamış. Ardından bambaşka bir seccade bulmuş ve vermiş misafirine. Karganız, eve gelip akşam ibadeti için seccade isteyince şaşırdı kaldı ve anlattı rüyasını. Şaşırmaktan öte sevindim onun bu muhabbetine. Ankara işte böylece güzel oldu hatta güzelden de öte.

Deniz ve kardeşi ile yine çıktık yollara, bir güzel insan daha katıldı aramıza: Bir çay, bir çay daha ve yine bi… Sindirella’nın büyüsü bozulmadan varmam gereken öğretmenvine yürüyerek tam vaktinde vardık ve onca yorgunlukla uykuya daldım. Plan şuydu ertesi gün için; saat on gibi tekrar buluşup muhabbet edicek ve saat iki gibi trene binip Konya’ya geçecektim. Erken uyanmak kafama nasıl kazındıysa, saat ikide uyumama rağmen beş buçuk gibi uyanıverdim. Uyku tutmadı, boş boş bakındım Ankara’ya öğretmenevinin balkonundan.

Deniz yani Ankara’yı güzel kılan uyanamadı. Korkum onu görmeden gitmekti sadece ama son yarım saat muhabbet etme şansımız oldu yine. Ankara büyük şehir: Her bir yanı yorucu ve zaman istiyor. Yo, hayır: Yapamaz karga böyle bir yerde. Ama geri dönmek için bir bahanem olabilmesi de güzel.

Şuan yine başka bir yoldayım. Yolun sonu Konya’ya varıyor. Orada iki dostu var Adamkarganızın. Oradan da yazarım en kısa zamanda. O vakte kadar hoşça bakın kendinize ve lütfen yazın sonunda keşke demeyecek şekilde yaşayın kendi imkanlarınızca. Karganın çok kuruşluğu yoktur ama yollar her zaman madden insafsız olmuyor. Yorgunum sadece, çok yorgunum ama bitsin istemiyorum bu deli dürtmesi!

Başlığın cevabı belliydi en başından beri: Ankara değil, dost ve muhabbet 😉

DELİ DÜRTMESİ: ESKİŞEHİR VE TALİHLİ TALİHSİZLİKLER

YER: KARGASAL! YAZAN:
eskisehir-odunpazari-evleri

Bizim orda en hafif tabirle, deli mi dürttü derler. Çıktığım yol önce Sivas‘a, ardından da Tokat‘a vardı. Şimdi ise plansız ve pek bahtlı giden yolculuk Ankara’yı aracı edip hızlı tren ile Eskişehir’e ulaştı ( treni o kadar hızlı bulmadığımı söylersem kızan olmaz umarım).

Eskişehir’in methini defalarca duymuş da olsam, bazı resimlerine hayran hayran bakınsam da çoğu zaman, disneyden fırlamış şatosunu düşlesem de… gitmek aklımın ucundan bile geçmedi hiç. Orda öğrenci olunmadan gidilmez gibi geldi, yada ismi bunca sık anılınca akılda kalıcılığı mı azalıyor ya da her zamanki garipliklerimden sadece birisiydi buda.

eskisehir-gezilecek-yerler

Eğer tek başınaysanız ve bir yere ilk defa gidiyorsanız yanınıza kesinlikle bir pusula almalısınız 🙂 İlk adımı nereye atacağınızı dahi bilemezken aynı yerleri tavaf etme olasılığınız fazla oluyor. Normal ihtiyaçlar silsilesi gereği kahvaltı yapmalıyken kendimi bir teknoloji mağazasında buldum ve ardından başka bir alışveriş merkezinin içinde ve sonra bir başka yerde; ismi karga idi ve kafe olduğunu zannetmiş olsam da bir hediyelikçiydi: Kendi tasarımları olan malzemeler ve tişörtler satıyorlardı: İsmi beni içeri çekmiş olsa da içerdeki her şey güzeldi: Kuruşluk harcamama sözüme rağmen iki tişört almadan çıkamadım.

Bi şeyler almak derdi sadece bununla kısıtlı kalmadı; içinde kayık yüzen süslü dere kenarında gözüme çarpan bir kitabevinin raflarında yer alan fanzinlerin hepsine saldırı düzenledim ve alabildiğimi satın aldım. Ayrıca bir de o güzelim disney şatosunun resmi olan bir küçük not defteri aldım. Almak ve almamak… halimi duyan cinsiyetimden şüphe eder alimallah. Böyle diyorum, çünkü daha kendi sözümü yenice yenilemiş ve kuruşluk konusunda iddialı bir tutum tutturmuşken, bir kolye ve deri yüzük edinmeyi ihmal etmedim ve birde topaç vardı (onu hangi arada aldıysam artık).

eskisehir-hediyelikleri

Bendenizi orada lise zamanlarından beridir muhabbetini koruyan güzel bir insan bekliyordu. Onunla Odunpazarı Evleri denilen bir yerde buluştuk. O vakte değin tek başına avarelik ederken, o daha görülesi şeyler sundu; el sanatları sergileri, birbirinden güzel minyatürlü çalışmalar, ebrular ve bi şey taşı vardı… hah, lüle taşı yani sanırım lüle taşından yapılma bir yığın şey. Kızmayın resimlerini falan paylaşmıyorum diye, gidin kendiniz görün, resimle iş olmaz.

Buraya kadar olan cümleleri Tiryakizâde isimli bir yerde yazıyorum. Oldukça hoş bir mekan: Dışarda gezmek ve yeni yerler keşfetmek dururken burada oturmaya devam etmek beni rahatsız etmiyor hatta rahat ve huzurluyum. Kitap kafe desen değil ama her yan gerçek ve okunması gerekenlerle hatta ansiklopedilere ve dini ciltli kaynaklara varana kadar her şey var. Bütün bunları güzel kılan elbette ilgilenen abla: O kadar hoş ilgileniyor  ve tebessüm ediyor ki, getirdiği tost ne kadar sert de olsa, çaya batıra batıra kraker yer gibi yedim 🙂 Bu arada wifi şifresi “acemasiran1”

Hastaneye uğramak zorunda kalacak kadar kötü hissetmeye başladım kendimi. Ardından pek bir sıkıntım olmadığını öğrenince rahatlayıp gezdim haylice şehrin içini. Söylemeden geçemeyeceğim ama burada her şeyler çok ucuz ve insanlar birbirine güveniyor: Nedenleri bana özel kalsın.

eskisehir-anadolu-konukevi-odunpazari-evleri

Akşamı Anadolu Üniversitesinin Odunpazarı Konukevinde geçirdim: Köşk gibiydi dışı ve içi insana huzur verecek kadar hoştu. Odamı ise hiç anlatmak istemiyorum bile; her köşesi ahşap ve buzdolabı ve kapağı dahi… Güzel bir uyku çektiğimi ve ertesi güne hayli dinç kalktığımı söylememe gerek yok sanırım. Kahvaltıyı eksik bırakıp, Ankara yolu için bilet aldım. Ve her şey bundan sonra başladı.

Hamamyolu denilen güzergahta güzel bir insanlar yürürken başımdan aşağı, tişörtüme hatta ayaklarıma kadar bir şey döküldü. Aslında dökülmedi, düştü: Bir güvercin kardeş kendi muhitinde gördüğü kargadan hoşlanmamış olacak ki, pisliğiyle tehdit etti karganızı. Umarım bu durum ademçocuklarının dediği gibi şansa alamettir 🙂 Başıma gelen tek dert bu da değil:

eskisehir-disney-sato-korsan-gemisi

Hani demiştim ya, disneyvari şatonun olduğu yerlere gideceğim diye en başta: Gitti ve gezdim, oldukça güzel ve etkileyici ama biraz da boştu. Daha fazla güzellik yer alabilmeliydi. Şatonun içine girebilme trenini kaçırmış olsam da dışardan görmek yetti bana. Nuh Gemisi ve Korsan Gemisi de güzel olsa da onun yanında sönük kaldılar. Ancak vahim olan durum bu da değil. Tren vaktine bir saat var olduğundan biraz rahat davrandım ama yanımda hiç nakit olmadığını ve o bölgede bir tane bile bankamatik olmadığını fark ettiğimde binmek zorunda olduğum minibüse param yetmeyeceği ortaya çıktı. Ayrıca yarım saatten az bi zaman kaldı bu derdi yaşarken trene. Yolda bir motorlu güzel insanı durdurup akıl danıştım ve varolsun (helal olsun, Rabbim razı olsun) attı arkasına beni ve bendenizi korkutan bir hız ve çeviklikle minibüs durağına ve hatta minibüse yetiştirdi. Yol parasını çıkarıp ödedi ve arkasına bile bakmadan işine yetişmek için yola koyuldu. Bu vakıa, belki unutup gideceğim Eskişehir’i ve insanını sevmeme vesile oldu.

Şuan hızlı trenle Ankara’ya gidiyorum yani bu yazıyı da önceki bölüm gibi trende yazıyorum. Ankara’da bekleyen başka bir güzel insan var.

DELİ DÜRTMESİ: ECEVİT BARDAĞI VE TOKAT

YER: KARGASAL! YAZAN:
ecevit-bardagi

Sivas doyulmayacak bir şehir. Bunun sebebi onun maddi yapısından kaynaklanmıyor: Meydan Camiinde Şems-i Sivâsi Hz.’leri ile, Ulu Camii ile, medreseleriyle, tarihiyle, Abdulvahhab Gazi ile ve elbette hiç geride kalmayan dostluklar ile.
İlk geldiğim andan beridir yürüyorum her bir yere. Tabanlarım yanıyor desem, inanın bi nebze abartı olmaz. Dostların hepsiyle olamasa da bir çoğu ile teker teker oturmak ve muhabbet etmek, adımlamak o kadar huzur vericiyd…

Eyüp ile onca zaman sonra iki bardak çay içmek, onun simit yiyişine tekrardan şahit olmak, yanımda durup son yazdığı şiirini okuması telefonundan (basit bir şair özentisi sanmayın onu, okuyabileceğiniz en dolu ve en samimi şiirlere vesile olandır.) ve nedensizce yürümek onunla: Hepsi güzel, onunla yapılan her şey güzel.

..ertesi gün..

Enfa ile de buluştuk ama biraz komik oldu: Çok yoğun olduğu için ancak otobüs yolculuğunda birbirimize eşlik ederek muhabbet edebildik. Beraberce üniversiteye gittik geldik, hem o hem de ben işlerimizi hallettik ve geri dönmemizle şehir merkezine, muhabbet bitti 🙂 Enfa ile her an ayrı bir kıymetlidir; nasıl ve ne şekilde olursa olsun.

Eyüp yeni bir yer var diyerek kaptı götürdü bendenizi. Minicik bir bardakta sundular çayı; ipince ve hayli küçük: Ecevit bardağı diye açıkladı Eyübüm ve hayli ilgincime gitti. Rivayete göre, Ecevit dönemindeki krizde insanlar çayı dahi kısıtlamak zorunda kalmışlar ve bunca küçük bir bardak yaparak geleceğe bir hatıra bırakmışlar.

Enfa sıfatını dergi olarak verdiğimiz bir hocamız var; Hüseyin Kaya. Yıllardır bizlere hem akıl hocalığı hem de babalık eder. Biz onu aramayı unutsak bile o bizi unutmaz, varolsun. Sivas’tan ayrılmadan önce onunla üç bardak çay içebilmenin ederi yoktur bendenizde. Geçmişten, dergimizden ve dergicilikten, dergicilerin ahvallerinden, sevdiğimiz bazı şahısların ne hallerde olduklarından, köyde ansızın kaybolan dedemden, içinde bulunduğumuz günlerin genel gündeminden… Her şeyden konuştuk desem yeridir o üç bardak eşliğinde. Ve bütün bunları asık suratlı çırağa rağmen yapabilmeyi başardığımıza halen şaşırıyorum.

ve tokat

Hayatıma iz bırakan güzel insanlardan birisin yaşıyor Tokat ilinde. Yanlarına varır varmaz beni ünlü bir Tokat türküsünü süsleyen Almus ilçesine balık yemeye götürdüler. Lakin, martıdan öte bir karga olduğumun farkına varsalardı, balıktan aldığım tek tadın onların muhabbeti olduğunu da fark edebilirlerdi. Tokat’ta sadece Almus Barajına uğrayıp Ankara’ya ve aslında Eskişehir’e (işler biraz karışık, plansız olunca böyle oluyor, anlatırım bir ara)… Onu gördüm ya, başka bir dileğim yoktu Tokat’tan ama yine de o beni yaprak sarmasız bırakmadı: Üç tabak sarmayı tek başıma yedim (abartı yok efenim). Daha ben bu hayattan ne isterim 🙂

geziyom ben ?

ubeydullah (@ubeydullahoz) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

DELİ DÜRTMESİ: SİVAS

YER: KARGASAL! YAZAN:
sivas-meydani-tam-goruntu

Zikredilebilecek en kibar tabirle, deli mi dürttü derler bizim ellerde. Yani durduk yere ne gereği vardı bu maceranın dercesine, otur oturduğun yerde adamakıllı dercesine bir söz bahsini açtığım. Bizim burada zikretme sebebimiz ise bir deli dürtmesinin ardından ansızın alınan Sivas otobüs bileti ve akşamına yola çıkış: İşte bütün mesele bu; dellenmek yada dellenmemek!

Planlı programlı çabalarla daha önceleri birkaç kez daha üniversiteyi okuduğum şehir olan Sivas’a gelmeye çabaladım fakat ben ne kadar plan yaparsam o kadar bozuldular ve Sivas her seferinde yalan oldu. Burada öylesine güzel muhabbetler var ki, birkaç gün kalmak bile yetemiyor: Gelmeliydim yani. Antalya’nın sıcağından ve gezilmez sokaklarından bir an evvel kendimi kurtarıp nefes almam gerekiyordu. Hiçbir şey yokken ortada, ansızın alınan bir karar oldu benimkisi. Dikkatimi çeken bi şeye bel bağlayıp, o an aldım biletimi, aynı günün akşamına.

Otobüs yorucu. Hele hele uçması gerekirken kanatlarından mahrum bırakılan bir Adamkarga daha da yorucu ve eziyet verici. Oniki saatlik yolda bir gram uyku uyumaksızın, horlamalara, leş gibi sigara kokusuna (her molada iki komşumda içip geliyorlardı), ağlayan bir sabi ve arka beşli de oturan yerel şarkı grubunun bitmez tükenmez laflamalarına katlanarak geçen uzun ama upuzun…

Sabahın ilk ışıklarıyla insim Sivas’a. Meydana geldiğimde, Sivas’a ilk geldiğim gün aldığım kokunun; huzurun aynen orda durduğuna şahit oldum. Güller açmış, etraf süslü püslü. Çifte Minare ve Buruciye bütün heybetleri ve güzellikleriyle karşımda. Ve Kale Camii… Baştan aşağı yürüdüm gelir gelmez, tabanlarım sızlayana kadar yürüdüm ve hatıralarımı seyrettim birer birer. Heyecanlarımı, dergimizin ismini ilk kez bulduğumuz yeri, Enfa ile ilk karşılaştığımız ağacı, Eyüp ile gece yarısı oturup şiir okuduğumuz köşeyi… (Zikretmezsem ayıp olur; dün gece meydanda uykuya dalmış bir çok insan vardı. Bazıları yeni yeni uyanıyor, bir kısmı ise halen uyku halindeydi. Güzel bir manzaraydı.)

Şimdi, bir aralar, öğrenci iken kısa bir süre, çalıştığım kafenin karşısında (sahibini hayli severim halen) Sivas Meydan Camii’nin içinde dinlenirken yazıyorum bu yazıyı. Bir Sivas yol hikâyesi için çok erken olmuş olabilir. Olsun, yine yazarım!

ek not:

Yazıyı anında yayınlayacak gibi yazınca nerde olduğumu unutuvermişim birden ve asıl unuttuğum internetsizlik: soğuk çikolatamın eşliğinde (bi sıcak çikolata bir de çikolatalı oralet bilen karganız için hayli ilginç ve cahilce bi sipariş oldu) adı gibi fotoğraflarla dolu olan bir kafede, yeşilçam köşesinden feci bir bakışla gözlerime odaklanmış Coşkun ağabeyin baskısı altında son noktayı koyup, kaçıyorum. (evet, gereksiz bi ek oldu!)

EXPO 2016 ANTALYA MACERASI

YER: KARGASAL! YAZAN:
expo-2016-antalya-resimleri

Memleketten uzaklarda iken başlayan EXPO 2016 fuarı ilgimi çekmiş ve o muhteşem açılışta orada olmayı dilemiştim. Fakat bunun pek imkanı yoktu. Memlekete döner dönmez yapmak dilediğim işlerin başında orayı ziyaret etmek ve doyasıya bahçeleri dolaşmak vardı. Hayalim daha büyük ve neredeyse tamamen farklı ülkelerin bahçe kültürleriyle dolu bir alandı: Binlence farklı çiçek, bahçe, insan, koku, renk ve tebessüm idi beklediğim: Yine büyük hayaller kurmuşum ve bu açıdan hüsrana uğradığımı söylersem hata etmiş sayılmam.

ayrac

Evet 56 farklı ülke bahçesi ve birçok ülkemizden farklı ilçe bahçeleri ve üniversite bahçeleri ile dolu olan EXPO, maalesef tam bir ticaret merkezi rolünde: 56 farklı ülkenin bahçeleri yerine, o ülkelerden insanları ve onların satmaya çalıştığı hediyelik eşyaları görmek üzücü. Elbette bahçe kültürlerini sergilemekte olan ülkeler de mevcuttu ama bendeniz tamamının böyle olacağını umut etmiştim. Ülke bahçeleri açısından gerçekten farkını gösterebilenler oldukça nadirdi. Mesela Nepal bahçesinde bir havuzun ortasında bir tapınak örneği vardı, evet yine bahçe var sayılmazdı ama farklıydı en azından. Kore, Çin ve Japon bahçeleri de kendi kültürlerini sergileyebilecek kadar hoş bahçelere sahipti. Bunların yanı sıra en azından kendi ev yapılarını barındıran Sudan gibi bahçeler de mevcuttu. Fakat yine maalesef onlarında en büyük varlığı ticaret yapmak üzere idi. Özellikle hayal kırıklığına uğradığım bayraklardan birisi de Hindistan oldu. Elimizdeki haritadan tek tek etrafı gezer ve yeni yerler ararken gözümü Hindistan’dan ayıramıyordum. Çabuk sıkılan bir kuzen ile geziyor olduğum için onu kırmadan kendi dilediğim noktalara da ulaşmak zor oldu. Hindistan bahçesine bahçe demek yerine dükkanlar topluluğu demek daha iyi olur. Altı Hintli ve aynıları buralarda da bolca satılan hediyelik eşyalar haricinde en azından birkaç Hint atıştırmalığı tatma şansı bulabildik.

ayrac

Gençten bir kuzen olunca yanınızda, biraz heyecanlı olmalı geziniz yoksa onun dili sizi boğmaya başlayacaktır. Onun isteği üzerine hayli pahalı da olsa iki kişilik bir elektrikli bisiklet kiraladık. O arkada harita kontrol memuru oldu bendeniz ise sürücü. İlk başta uğradığımız ülke bahçeleri ve sadece evlerden ibaret olan yerel bahçelerin ardından büyük bir tebessüm sebebi olan EXPO Serasına; yağmur ormanları ve orkide bahçesine girdik. Kuzen pek sevmese de içeri girer girmez teneffüs ettiğiniz o toprak kokusu ve yeşilliğin huzuru muhteşemdi. Yer yer birbirini tekrar ediyor olsalar da yağmur ormanlarının yeşillikleri arasında dolaşmak… Kısa sürdü: Kuzen sıkılıyordu ve çıksak iyi olacaktı ama beş dakika kadarlık biraz acayip ve belki gereksiz ama hoş bir hatıra niyetine vidyo çektik: Orkideleri ve boyanmış tahtalara benzettiğim bambuları, o güzelim yeşilleri kaydettik. Belki izlemek dilersiniz diye şuracığa bırakıyorum 😉

ayrac

Çıkışın ardında yolu Türkiye Biyoçeşitlilik Parkuruna çevirdik. Kuzen burayı görmeyi çok istiyordu ama meğer minecraftvari (bir oyun ismi) maceralı, atlamalı zıplamalı bir yer zannettiği içinmiş. İçeri girdiğimizde ne kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını anlatamam 🙂 Ama yine aynı muazzam toprak kokusu ve büyük bir serinlik karşıladı içeride bizi. Burada ise ülkemizin yaylalarında yetişen, yüksek yerlerin soğuk seven bitki ve çiçekleri vardı. Aslında pek yabancı gelmeyen güzelliklerdi bunlar bize: Zaten oralardan gelmeydik, dünyaya gözümüzü açışımız onlarlaydı. Keloğlanın dediği gibi, biz bu fakir fukara çiçekleri içinde büyüdük ama fazla büyüyemeden şehrin betonlarına teslim olduk ailelerimizle (yine konudan saptık, gidiyoruz maşallah). Parkurda eğlenceli bazı taşlar vardı, anlatmak yerine yine bir vidyo kaydetmeyi tercih ettim ve şuracığa bırakıyorum onu da 🙂

ayrac

Anlatmaya değer bulduğum (gezebildiklerim arasından) bir diğer yer ise THY Çocuk Bilim ve Teknoloji Merkezi; kuzenin seveceğini zannederek heyecanla girdiğimiz yer. Fakat fazla sıkılgan bir kuzenim olduğunu söylemiştim sanırım ve eğer yukarıdaki iki videoyu izlediyseniz anlamışsınızdır birazcık da olsa. Onun yaşları için olsa da oradaki her şey, ondan daha çok bendeniz heyecanlı: Sanırım bu içimdeki çocuk davasını halen içine hapsetmeyenlerdenim; o hep benimle zaten. Kumdan oynanabilen harita, küreler, göz yanılsamaları, papağan, yaşlandırma bilgisayarı, sanal gerçeklik gösterisi (benim için oldukça muazzam, kuzen için hayli sıkıcı bir deneyimdi) ve aralarında en güzel olan bilmemne uzay gösterisi (uzanarak 360 derecelik bir gökyüzü filmi izliyorsunuz; başlamadan önce yıldızlar üstünüze yağıyor gibiydi ve kendimi rüyada hissettim, sonrasındaki film kısmı cidden cahilliğimin resmi oldular) idi. Kuzen yine çok sıkıldı ve erken çıktık.

En can sıkıcı olaylardan birisi ise kiraladığımız bisikletin azcık çizilmesi ve bunun için bizden havai bir ceza istenmesi, bunu ödemek zorunda bırakılmamız. Gün bitmemesine rağmen hayli canımızı sıkan bir durum oldu ve moral kalmadı. Kendimizi bi şekilde kandırıp eğlenmeye devam etmeye çalışsak da fazla başarabildiğimiz söylenemez. En azından Turkcell Kulesi adındaki koca yere çıkacak mecali bulduk kendimizde. EXPO alanını tamamen ayaklarınız altına seriyor kule ve çıkmadan gitmek olmazmış gerçekten.

ayrac

EXPO 2016 Antalya, bir seferde tatmin olabileceğiniz bir yer değil. Hele de tekrar ulaşmak o kadar zor değilken (bir saatlik otobüs yolculuğunu saymazsak). Kendi ailem ile önümüzdeki günlerde tekrar gideceğim kesin. Hatta ayın 28inde idi sanırım: Zaz konseri var ve orada olmak için her şeyi yapmaya razıyım. Belki sonra bir kez daha yazarım size EXPO’yu. Yazmalıyım çünkü tamamen gezmiş sayılmam 🙂

Yaz ve tatil: umarım yazın sonunda keşkeleriniz olmaz ve her şeyin tadını imkanlarınız dairesinde çıkarabilmiş olursunuz (paranın canı cehenneme, yaşasın muhabbet ve huzur!).

MEMLEKET, YAZ OKUMALARI VE SEYFETTİN EFENDİ

YER: KARGASAL! YAZAN:
Walk-in-the-Sun-Birgit-Pruess-Karga

Karganız memlekete kanat çırpalı iki yazı ve bir bayram geçti aradan fakat bu yazı için ancak fırsat bulabildim. Soğuk Van ilinden Antalya’ya gelmek hayli yorucu ve yakıcı bir tecrübe: İkinci günün sabahı geri dönüp dönmemekte hayli kararsız kaldım ve kendimi zor tuttum diyebilirim. Ailenin hatrı olmasa yani bunca sıcağa katlanmak akıl kârı değil. Gelgelelim Manavgat (memleketim) her şeye rağmen güzel yer ve gezme şansın olabilse, yerinde hiç durmayacak olsan yani hava bu kadar bayıltıcı olmasa ülkenin en güzel köşesi.

yaz-kita-okuma-listesi-2016

yaz okuma listesi

Yaz için herkes bir tatil planı yaparken, benim yaptığım koca bir okuma planı oldu ve bu plana durmaksızın yeni kitaplar dahil edildi. En başta Don Kişot’u bitirme arzusu zaten bütün planın en büyük sarsıntılı noktası. Genelde hafif kitaplar yer alsa da listemde gözümü korkutan bir kaç kitap da var: Foulkner’in Ses ve Öfke’si bunların ilki. Listemden halen eksik kitaplarım var; kargosu halen elime ulaşamayanlar. Onların gelmesini bekledim bu yazı için aslında fakat baktım ki adamlar hayli inatçı bir ayda göndermeye üç kitabı, yazım kafamdan uçmadan paylaşayım dedim her şeyi.

İlk kitap Yaşar Kemal’in Yılanı Öldürseler kitabı ki onu zaten okumuş ve anlatmıştım şu yazıda. John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar’ı ikinci kitap idi ve bu da okunup şurada yazıldı bile. Geri kalanları ise liste halinde hızlıca alt alta yazıyorum 🙂

  • Cengizhan’a Küsen Bulut – Cengiz Aytmatov
  • Biz – Yevgeni Zamyatin
  • Bilinmeyen Adanın Öyküsü – Jose Saramago
  • Ses ve Öfke – Foulkner
  • Katip Bartley – Herman Melville
  • Satranç – Stefan Zweig
  • Kuşlar Da Gitti – Yaşar Kemal
  • Kuştimar Kahvehanesi – Necip Mahfuz
  • Şato – Franz Kafka
  • Değişim – Mo Yan
  • Cemile – Cengiz Aytmatov
  • Dünyanın Sonundaki Dünya – Luis Sepulveda
  • Boş Koltuk – JK Rowling
  • Kuyucaklı Yusuf – Sabahattin Ali

Bu listeyi sırasına göre okumanın dışında ara ara okuyarak bitirmeyi planladığım bir kaç kitabım daha var. Bu yazıyı yazarken yaptığım bir alışveriş yüzünden hayli liste uzadı ama bunları başka bir yazıda anlatmalıyım 🙂 İki kitabım Türk Mitosları üzerine ve ilgimi çeken bir konu: Yüksek lisans için olabilir mi acaba diyerek okuyorum onları. Diğer kitap ise Don Kişot’un tam metni: İkibin sayfaya yakın olması biraz korku verici olsa da başarmak konusunda iddialıyım.

seyfettin-efendinin-maceralari-devrim-kunter

devrim kunter armağanları olan seyfettin efendi’nin heyecanı
Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları serisinin üç kitabını Devrim Kunter Bey, imzasıyla süsleyerek bendenize gönderdi ve bu vakte kadar ki aldığım en büyük hediyelerden oldu. Daha önce internet üzerinde birkaç hikayesini okumuştum bu çizgi romanın ve sonradan unutup gitmiştim. Fakat Yabani’nin karşıma çıkması ve Devrim Kunter Bey’in muazzamlığı ile tekrar yüzgöz olmam sebebiyle hatıralarım depreşiverdi, Seyfettin Efendi ismi beynimde çınlamaya başladı. İlk kitapları temin edilemediği için canımı sıktığım bir vakit, koca bir patavatsızlık ederek Devrim Bey’e seslendim (sonradan hayli utandığım bir seslenme idi bu). Devrim Bey ise hemen geri dönüş yaparak üç gün içinde ulaştırdı ulaşılamaz konumda olan kitapları. Tekrar tekrar teşekkür edeiyorum kendisine: Blogum adına aldığım ikinci hediye idiler ve karganızı gelecek adına hayli ümitlendirdiler.


Gitmeden evvel bunca karmaşa için özür dilerim. Kafamda onca yazı birikince, ilkini bi an önce yazma isteği yüzünden pek mantıklı cümleler kuramamış olabilirim. Yayınla tuşuna hemen basmamak için kendimi zor tutuyorum 🙂 Pek fazla hasara yol açmadan, diğer yazıyı da bu yazıya dahil etmeden kaçıyorum. Umarım bol kitaplı ve bol muhabbetli bir yaz geçirirsiniz hepiniz.

Yazın sonunda keşkeleriniz olmaması ümidiyle 🙂

GÖĞE