Okuma listem düzenli bir şekilde belli ve araya en fazla sürpriz bir kitap koyma hakkım var. Hasan Ali Toptaş bu listeyi bozmama sebep olan bir kitap oldu. Aslında okuma yoğunluğum azalınca bi farklılık olsun diyerek koştum kitabevine. Sanki evdeki hiçbir kitabı okumak dilemiyor gibiydim. Yeni bir yazarı tanımak için en ince kitabını alırım genelde ve yine aynısı oldu: Hasan Ali Toptaş’ın çocuk romanı sıfatını taşıyan fakat çocuklardan öte herkesin okumak zorunda bırakılması gereken bir kitap Ben Bir Gürgen Dalıyım.

Ege toprağında gencecik bir gürgendim ben.

Böyle başlıyoruz maceraya. Büyük bir düzlükte yaşayan ağaçların öyküleri dalgalanıyor rüzgarda: İnsanlardan uzak ve mutlu ağaçlar; gürgen, çam, köknar, çınar, meşe ve daha birçoğu. Ademçocuğunun yokluğunun huzuru hakim düzlüğe fakat yaşlı meşe ağacının insanlar hakkında anlattığı korku rüyaları yaprak uçlarını titretiyor her bir ağacın. Savaşan, birbirlerini öldüren, ağaçları insafsızca kesen ve farklı şekillere sokan; mesela bir kapı, pencere yapan, masa, sandalye yapan insanlar. Düzlük bu öykülerle çınlasa da, insansızlığın huzuruyla dolular.

(Çok ipucu verme lütfen Adamkargacım!) Aradan geçen zamanda, ormanda ademçocuklarının varlığı hissedilmeye başlanır ve tüm ağaçları korku kaplar. Artık tek düşündükleri, kesildikten sonra ne şekle girecekleridir. Ormanda kurtulma umudu olan pek kalmamıştır. Bir tek kahramanımız gürgen kanatlanıp uçmayı hayal eder. Fakat onun umut dolu rüyalarını dahi bozar insanlar. Romanda en çok hoşuma giden şey, kesilip götürülen ağaçların ormana haber göndermek için kullandığı yol oldu; rüzgarla ile haberleşme. Hasan Ali Toptaş, rüzgarı öylesine güzel tasvir etmiş ki; onun taşıdığı sesleri ve umutları, kokuları, çocuk gülüşlerini, sevdalı türküleri, deniz havalarını, Mecnun’un sazını… O sayfadan sonra dışarı attım kendimi ve Sarya’dan (insanlığa mahkum olmadan önce yaşadığım topraklar; vatanım) sesler duymaya çabaladım. Fakat, rüzgarın dilinden anlayamayacak kadar hâkirdim hâlen: Sabırla beklersem bir gün bende anlayabilirim rüzgarın dilinden, umarım.

Kahramanız gürgen her alternatifi düşünüyordu ve iyi bir şey yapılabilmek için kendini güzelleştirmeye ve dik tutmaya çabalıyordu. En büyük korkusu, sobaya odun olmak ve sonsuza dek yok olmaktı. Her ağaç, güzel bir formda sonsuza dek yaşamak diliyordu. Yeni doğan bir çocuğa beşik ve çocuklar için tahtırevan olmak, genç ve heyecanlı bir gencin elinde gitar olmak en güzel seçeneklerdi gürgen için. Fakat onlar ne kadar iyi veya güzel olursa olsun, ne hayal ederlerse etsinler, her şey insanoğlunun kafasındaki şeye bağlıydı ve insanın pek insaflı olduğu söylenemezdi.

İnsanlar, balık yerken bir şarkıyı da yediklerini fark etmiyorlardı gene; şarkıyla birlikte biraz da gitarı, dolayısıyla, zavallı komşum köknarı da yediklerini de fark etmiyorlardı tabii.

(Allah’tan ipucu verme diyoruz!) Sonunda gürgen de bir gün ansızın kesilir ve yaşlı bir marangoza satılır. Değişir hayaller yeniden. Ardından yine bambaşka bir yere taşınır gürgen. Size de bir şeyler kalsın diyerek fazla ayrıntıya girmek dilemiyorum ama şunu bilin ki; bir çok acıya şahitlik edip, insanların acılarıyla kendi derdini unutacak hâle geliverdi gürgenimiz. O sıralar en büyük korkusu kilit olmaktı mesela veya bir kapı: En iyisi pencere olabilmekti.

Kilit, insanın utancı demektir her şeyden önce… Ama dünyanın her yerinde, pencerelerin gönlü kapılarınkinden daha zengindir.

Hiç ummadık bir son bekliyor gürgeni. Öyle kalmaktansa odun olup yanmak ve yok olmak dileyebileceği kadar kötü bir son. Onun dilinden şu sözleri paylaşarak son veriyorum bunca ipucu dolu anlatıya.

… böylesine güzel gülebilen insanlar ölemez, öldüremez.

Bunları da Sevebilirsin :)

YORUMSUZ BIRAKMA ^^