Sabahları hep erkenden kalkardı, hani mecbur olmasa kalktığını söyleyen ama kalkmayanlardan olurdu. Her sabah, ceketini, beyaz gömleğini ve kırmızı kravatını yeniden ütülerdi. Her işte olduğu gibi bunda da kolaya kaçar, gömleğinin sadece üst ön kısmını ütüler, pantolonun içine sıkıştırdığı kısım ile sırt kısmına ilişmezdi. Memuriyet zor iş gelirdi ona. Ama mesai bitimine doğru tüm işlerini bitirip keyif sigarasının ilk zehrini çekti mi memuriyetten kolay bi iş kalmazdı. Velhasıl, iki lafı birbirini tutmayan, kaçak çay tadında bir adamdı.

Sözde her şeyi sever, her kıza âşık olurdu lakin her ne hikmetse ne gerçek manada sevdiği bişey vardı, ne de şu vakte kadar bir kıza âşık olmuşluğu. Ters yazar, düz okurdu. Aklına esince ters yazar ve yine ters okumaya çabalardı. En sevdiği yemeğin ne olduğuna kendisi dahi emin olmamakla birlikte, her güzel yemeğe sevdalanma özelliğine sahipti. Söylemeden geçmek mümkün değil, çok şanslıydı kerata: ne kadar yese de zerre kadar kilo almazdı. Metabolizması mı ne hızlıymış, öyle derdi hep. Elinden hiçbir iş gelmese de insanların gözünde çok hamarat gözükürdü.

Bir gün ansızın âşık oldu yol üstünde bir kıza. Tütsü kokan hint filmi sahnelerinden birini yaşıyor gibiydi. Ta ki kafasını tavuk dürümcünün tabelasına çarpana kadar devam etti sahne. Yerden doğrulduğunda, yönetmen yemek molası vermiş, figüranlar duvarın önüne dizilmiş önlerine atılan sandviçleri yiyorlardı. Sağa sola bakınıp kızı aradı bir süre. Tek bulduğu yarısı yenmiş bir hayaldi. Üstünün tozunu silkeleyip kahveye yöneldi. Çayı önüne geldi oturur oturmaz. Ziyan olmasın diyerek çayın yanına azık etti hayalin geri kalanını. Bardağın dibinde son bir yudum kalmıştı ki içmeksizin kalktı ayağa ve geldiği yoldan geriye yeni bir sahne eşliğinde yürüdü.

Bunları da Sevebilirsin :)